şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Oscar adayı olan filmleri pek takip ettiğimi söyleyemem. Ancak bu sene şanslıyım, ya hakkında bir fikrim olan ya da izlemek istediğim filmler ödül aldı. Life of Pi, Django Unchained, Silver Linings Playbook, Les Miserables, Argo benim bu seneki Oscar yarışında ilgimi çeken filmler. Bir kaç tane de adını bile hatırlayamadığım ama adayları izlerken merak ettiğim film var.

Geçen haftalarda "Django Unchained" filmini sinemada tamamen şansa izlemiştik. Aslında olaylar şöyle başladı: İngiltere'ye yakın zamanda yerleşen bir arkadaşım, facebook'a "Django Unchained'e 8.9 vermişsin, az bile vermişsin imdb" gibi bir not düştü. Tarantino'yu çok da sevmeyen nadir insanlardanım herhalde. Yine de filmi aklıma yazmıştım.

Ve sonra oluşan bütün engellemelere rağmen, evren filmi görmemizi istiyormuş: Hangi sinemaya bilet aldığını unutup yanlış sinema kapısında filmi beklemeler, başlamasına 10 dakika kala durumu farkedip Cumartesi gecesi Palladium'dan CKM'ye yetişebilmeler... 20 dakikalık reklamlar... Hepsi filmi görmemiz ve çok sevmemiz içinmiş meğerse... 

Eğer izlemediyseniz, çok da detaylandırmak istemiyorum ama Christoph Waltz'ın Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını almasına akrabam ödül almış gibi sevindim resmen. Hala da hatırlayıp hatırlayıp seviniyorum. Django'da öyle bir rol oynuyor ki bu adam, tamam Tarantino çok güzel yazmış, fakat sadece o da değil, Christoph Waltz'ın öyle nazik, öyle zarif bir insan olduğuna inanmama sebep oluyor ki bu rol, sanki karakterinin büyükçe bir parçası öylece ortada... Tuhaf şey, Dr. King Schultz nerede biter, Christoph Waltz nerede başlar, birbirine karıştı bende...

Onca kana, patlayan insanlara biraz tahammül edin ve bu filmi izleyin bence. Christoph Waltz'in ballı börekli her dakikasını doya doya görün. Ben de Waltz'i ilk kalabalıklarla tanıştıran Tarantino filmi Inglorious Basterds'ı bir izliyim. Artık bu adamı daha az sevebileceğimi sanmıyorum zaten :)

Not: Tüm yazıda adamdan Christopher diye bahsetmişim, sabah sabah kafam nerelerdeydi acaba... Neyse düzelttim şimdi :)

Birkaç yağmurlu, kapalı gün geçirmek, yazın da gelip geçici olduğunu hatırlattı biz fanilere... Ve bir panik hasıl oldu bana, yazın sonuna yaklaşıyoruz ama yapmak istediğim yapamadığım hala pek çok şey var!! Ben de bir liste yaptım, hem beni dinginleştirdi, hem de kafam netleşti.

İşte listem...

Yaz bitmeden yapmak istediklerim:
  • Ev limonatası yapmak,
  • Şile ya da Ağva'ya gitmek,
  • Şehirde havuza gitmek,
  • Bir sürahi suyun içine salatalık kabukları atmak,
  • Zahter salatası yapmak (çekirdek çıkarıcı al),
  • Zeytinyağlı taze fasulye pişirmek (yaz boyu istediğim kadar fasulye pişirememek beni deli ediyor),
  • Derin dondurucuyu boşaltmak,
  • Bamya pişirmek ve dondurmak,
  • Kalamış Marina'da akşam birşeyler içmek, tercihen Roma'dan alıp henüz hiç giyemediğim mavi ayakkabılarımı giymek,
  • Moda Ali Usta'dan dondurma yemek,
  • Birkaç akşam üstü 5 çayı aktivitesi daha yapmak,
  • Caddebostan'da akşam takılmak,
  • Joker Bahçede'nin bahçesine gitmek,
  • Balkon'un terasına gitmek (tercihen Ramazan bitmeden),
  • Boğaz'da geç saatte sadece çay içmek,
  • Sütiş'te kahvaltı etmek,
  • Jason Mraz albümlerini iphone'a atmak, evde yolda dinlemek,
  • Şevval Sam albümleri eşliğinde yemek yemek,
  • Evdeki bütün mumlukları salona toplayarak yemek yemek...
Sizin de yaz bitmeden yapmazsam içimde kalır dediğiniz şeyler var mı? Paylaşır mısınız?...

Ah buraları gene boşladım. Caaağğnım blogum. Otlar bürümüş sağını solunu. Bilsen ne çok yazmak istiyorum sana. Zihnimde yazıyorum da, ama fiiliyata geçmiyor bu bir türlü...

Madonna konserini herhalde yorumlamayan kalmadı güzide ülkemizde. Ama ben yazmazsam eksik kalır. O yüzden hem okuması hem yazması rahat olsun diye maddeler yaptım, serdim yollarınıza...


  • Öncelikle beğenmedim diyenin aklını alırım. İddialı başlıyorum.
  • İyi ki, iyi ki saha içinden almışız, tribüne gitmemişiz. O çileleri çekmişiz. Bon Jovi'ye nazaran harika bir ses sistemi vardı. Herşeyi çok güzel duyduk, yankı vs olmadı. Tribünden çekilmiş bazı videolara baktım, hangi şarkıdır nedir, hiç anlaşılmıyor.
  • İlk defa stadyum konserine gelen arkadaşlarımın da yırtık çıkması ile, biz öyle ortalarda başladığımız konseri, Golden Circle'ın demirlerinde bitirdik. Yani ödediğimiz paraya göre en iyi yerdeydik :)
  • Çok fazla gay vardı, ve çok tatlılardı. Çift olarak gelmişler ve gördüklerim ezzzbere bütün şarkıları söylediler. Yeni albümü falan hatmetmişler. Pembe kemik çerçeveler falan.. Pek tatlılardı :)
  • Promo Tour neymiş, ben bu konserde çok iyi anladım. Öyle indie, alternatif müzisyenlerin konserlerine gide gide, müzik endüstrisinin kocca ellerini unutmuşuz. Anacım, kadın geldi, cüzdanımda ne var ne yok, süpürdü gitti. Harcamalarım kısaca; konser bileti 150 (biletix ücretiyle falan), konserde aldığım merchandise t-shirt 50 tl (Bu Bon Jovi konserine göre ucuzdu, ama kalite daha düşük), konser sonrası haftasonu gaza gelip dvd, cd gibi kendimi kaybetmiş harcamalarım 100 tl, gidiş dönüş yol parası, içerde sosisli ve su (gerçi bunu bana ısmarladı arkadaşlarım ama)... Siz sorun ben söyleyeyim yani. Düşünün ki, konser ertesi haftasonu D&R bütün Madonna materyallerini standlara çıkarmıştı ve hepsi kapış kapış gidiyordu. Promosyon turnesi bu değildir de nedir, ey agalar! 
  • Tabii insanlar bu hesapları yaparken, yerel ekonominin ne kadar etkilendiğini gözden kaçırıyorlar. Yani o stadın çevresindeki sucusundan Madonna maskeleri satan adama kadar, organizasyonda çalışan tüm insanlar, müzik dükkanları... Hepsi ekmek yiyor. Sonra diyorlar ki, Madonna konserden 10 mio tl sade biletten kazandı. Kazansın anacım. O bacak kaslarını gördünüz mü siz... 
  • Hakkaten gördünüz mü? Bir DVD'sinde dediği gibi aynen, 'Je suis l'art' (I am art) olmuş bu kadın. Bir de Madonna'yı görmek, canlı canlı, o minnak ama kıpır kıpır halini, kaslarını, etlerini butlarını ve meme ucunu, insanı bi gaza getiriyor. "Bu yaşta ben de böyle olacaaaam" diyen kaç kız arkadaşım var. Hepimiz deli gibi gaza geldik özetle.
  • Sahne önünden bilet almadığıma YİNE-YİNE ve YİNE pişman oldum. Bir daha parayı basıcam, en önden izleyeceğim arkadaş. Sahne önündeki insanlarla sarılmalar, mikrofon uzatıp şarkı söyletmeler (ve yakından öyle güzel, taze ki cildi, pırıl pırıl ve ışık saçıyor, biri sonsuz gençliğin sırrını bulmuş sanırım da söylemiyor) çoook tatlı. Yani resmen şok oldum o videoları izlerken. Bu kadar sıcakkanlı olacağını bilsem mayışımı oraya gömerdim.

  • Ve sanat yönetmenliği. Ben böyle sanat yönetmenliği görmedim!! Hatırı sayılır sayıda konser de izlemişliğim vardır, en azından İstanbul'a gelenleri. Arkadaki 3 led ekrana (ki şu ana kadar üretilmiş tek parça en büyük led'lermiş her biri) yansıtılan görüntüler akkklımı aldı. 3 boyutlu katedral görüntülerinden, kaleydeskoplara, bir otobüs yolculuğundan, mezarlıklara... Herşey görsel olarak çok tatmin ediciydi. Ve Bon Jovi sana söylüyorum, o konserde arkadaki ekrana verdiğiniz poposunu sallayan oynak kadın gölgesi, o ne ucuz ne uyduruk, öğrenci-grafiker işi saçmalıktı öyle yaaa... 
  • Konser Madonna'nın kariyerine yapılmış bir ziyaret gibiydi. Her döneminden tatmin edici miktarda materyal vardı. Bence çok sık gitmediği ülkeler için ideal bir setlist'ti.
  • Yeni albümden tabii ki bir sürü şarkı söyledi. Ve hiç beklemediğim şekilde albümü sevmemi sağladı. Gang Bang, Girl Gone Wild, I'm Addicted hastası oldum resmen. Lady Gaga'nın kendisinden arakladığı 'Born This Way' şarkısını 'Gimme All Your Luvin'e mash-uplaması da harika bir hareketti bence. 
  • Ayrıca bu kadın konserlerinde bir şarkısını çalarken veyahut geçişlerde, potpori diyebileceğimiz ama aslında sample'ları üst üste kullanarak ballı börek bir karışım ortaya çıkarmakta. Ve dolayısıyla, albümleri çok güzel hatmettim, konsere ne gerek var asssla demeyin. Çünkü duyduklarınız aslında kadının eski şarkılarını kullanarak baba dj'lerine yaptırdığı yesyeni şarkılar, tazecik...
  • 'Like A Prayer'... Toplu bir ayin gibiydi. Bir stadyum dolusu insanın aynı anda aklını yitirme sınırına nasıl gelebildiğini gördüm. Müzik, sizi bilmem ama, benim üzerimde çok etkili.
  • Havada iplerle yürüyen koca bir bando gördünüz mü hiç. Onlar yavaş yavaş yukardan seyircilerin üzerine doğru ilerlerken, biz şaşkınlıkla yukarda öyle bi hareket olduğunu farkediyorduk ve bildiğin parmakla birbirimize gösteriyorduk alt çenemiz yerlerde.
  • Oğlu Rocco'nun çok tatlı ve yaz tatilinde annesiyle turneye çıkıp işi yerinde öğrenmesini çok sevimli buldum. Madonna akıllı kadın netekim.
  • Playback mevzusu. Tabii ki yaptığı yerler var. Konser sonrası bir dolu dvd'yi gözümü kısıp dikkatle izledim. Anlaşılmıyor. Ve acapella söylediği yerleri de çook iyi söylüyor. Yani o kadar dansedip koşturduğu kısımlarda da playback yapsın bi zahmet. Deliler gibi dansediyor kadın, onun bir şarkısının 1/3'ünde harcadığı enerjiyi ben pilates dersinde harcamıyorum. 
  • Ve ben bunu yeni öğrendim: Madonna konserlerinde kapı ilk açıldığında içeri girerseniz (yani harbi fansanız ve vaktiniz varsa), Madonna'nın gün içerisinde yaptığı provanın sonlarını izleyebiliyorsunuz. (Gün içerisinde 1 küsür saat prova ve akşam da 2 küsür saat konser, her konser günü!!) Ve bu bir gelenek olmuş sanırım, gelenlere Madonna şarkılar söylüyor eşofmanlarıyla, akşama görüşürüz diyor... Allam çok tatlı!
En üst fotoda t-shirtümü ve konser sonrası aldığım dvd'lerimi görebilirsiniz. Yaptım ve pişman değilim!!! Kıssadan hisse; üşenmediğim, para ayırdığım, o trafiği çektiğim, ayaklarım patlayana kadar dikildiğim için hiç pişman değilim. İyi ki kaçırmamışım!

Love you Mı-dağ-na!

İçinden ışık geçen laleler :)

Yıllardan beri istemişimdir ancak bir türlü şu Lale Festivali'ni yakalamak kısmet olmuyordu. Genelde baharın yüzünü gösterdiği o ilk günlerde ben öyle bahar sarhoşu oluyorum ki, organize olup bir yerlere gitmek hiç içimden gelmiyor. Kendimi sokaklara vuruyorum ama tamamen doğaçlama. Bir yerlere erken gidemeyince de bu şehirde birşeyler görmek mümkün olmuyor doğrusu, hep kalabalık.

Bu sene sağolsun şirketten bir arkadaşımız fotoğraf gezisi organize etti de, rehavetten kurtulup laleleri görebildim. Favori çiçeğim değildir laleler ama o tuhaf gizemli şekilleri de beni çekmiyor değildi. Cumartesi kalktık sabahın köründe ve o yağmura rağmen ümidimizi yitirmeyip Emirgan'a gittik. Gerçekten temiz yürekli arkadaşlar varmış yanımda, tam dedikleri gibi oldu, yağmur durdu 2 saat açtı ve işimiz bittiğinde yine tüm şiddetiyle yağmaya başladı.

Ben de acemi bir fotoğraf heveslisi olarak aşağıdaki kareleri elde ettim. Çok keyifli bir sabahtı, Emirgan Parkı bomboştu ve herkes gelene kadar işimizi bitirip toparlanmamız çok iyi oldu. Ancak öyle mavi laledir orijinal şeyler göremedim. Peyzaj da açıkçası pek ilham verici değildi... Daha sanatsal yaklaşımlar bekliyorum artık, güzel İstanbul'umuza yakışır...

Güncelleme: Meraklıları için bazı bilgileri eklemek istedim. 7. Uluslararası İstanbul Lale Festivali 7 - 29 Nisan 2012 tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle sürdürülüyor. Lale ekimleri Emirgan Korusu, Yıldız Korusu, Yedikule Soğanlı Bitkiler Parkı, Hidiv Korusu, Beykoz Korusu, Göztepe Gül Bahçesi, Büyük Çamlıca Korusu ve Küçük Çamlıca Korusu'na yapılmış. Toplamda 104 türde 11.6 milyon lale ekimi gerçekleştirilmiş. En büyük lale koleksiyonu Emirgan Korusu'nda ve 112 türden toplam 1.8 milyon laleyi içeriyor.


Koyu kırmızı rengi çekmek çok zormuş gerçekten, yukarıdaki tonların hakkını veremiyor insan


Üstteki lalenin rengine bakar mısınız... Renklere bakmaktan kompozisyon düşünemiyordum...


Kadraj dolusu renk :)


Sabahki yağmurun damlaları hala tazecikti biz çekim yaparken...


Bu asi beyaz çiçeği kim akıl edip kırmızı lalelerin arasına dikmiş bilmiyorum ama çok güzel bir konu vermiş bize :) 


Yine kadraj dolusu renk. Başımı döndürüyor bu fotoğraf :)


Yukardaki de en sevdiğim fotoğraflardan... 

Arada sırada şansı bayağı yaver giden bir insan olarak dün akşam Oyun Atölyesi'nin yeni oyunu Don Juan'ın Gecesi'ni premiyer gecesinde izledim. Salonu tıka basa doldurmayan kalabalıkta pek çok ünlü sima vardı ama tabi isimlerini sorsanız ancak 'şu dizideki çocuk' diyebilecek bilgisizlikte olduğumdan hiç girmiyorum :P

Oyun bence başarılı, kadro çok iyi, Oyun Atölyesi'nin her oyunu gibi bir kapalı gişe mucizesi olacağı belli. İlk yarı çok eğlenceliydi yani bu kadar güleceğimi hiç beklemiyordum. Ah biz kadınlar... Dışardan bakınca gerçekten çok acayip görünüyoruz :)

İkinci yarıda akıştaki ağırlığın da zamanla çözüleceğini düşünüyorum. Angelique'i oynayan genç oyuncunun işi ne kadar zor, insan okuldan mezun olup da ilk profesyonel oyununu Haluk Bilginer'e karşı oynar mı... Rüya mı kabus mu bilemedim doğrusu :) Haluk Bilginer'in performansı göz dolduruyor, önce onu bu rolde daha gençken izlemek isteyeceğimi düşünmüştüm ama hayır, bu yaşına daha yakışmış rol sanki. Özetle izlemekten mutluluk duyacağınız, hikayede ilginç bir 'twist' de barındıran tatlı bir oyun bu.

Yavaş yavaş sezon açılırken hem yeni oyunlar beni heyecanlandırıyor hem de trafik vs yüzünden eskisine göre daha çok üşeniyorum. Bakalım sezon sonunda kaç (iyi) oyun görmüş olacağım. Ey şehir, hem ne güzelsin hem de çok zor!




Bu akşam saat 9 itibariyle, 31 yaşımda bisiklet üzerinde durabildim, hayatımda ilk defa! 1, 1.5 saatlik bir süre sonunda pedalları çevirip ilerleyebiliyor ve düşmüyordum! Yıllardır aklımda olan ve yapmak istediğim birşeyi gerçekleştirmenin keyfiyle uyuyacağım bu akşam.

Bu yaşa kadar öğrenmemiş olmamın pek ilginç bir hikayesi yok: Sokaktaki arkadaşların bisikletlerinden tur isteyerek öğrenme çabalarım, biraz sakınan bir çocuk olduğum için ve bisikletim de olmadığı için sonuca ulaşamamıştı. Yazları evde dikiş dikip SEGA oynadığım için de annemlerden bisiklet istemek, bilmem aklıma gelmemiş herhalde. Bir ara kaykaya sarmıştım, çok çok istiyordum ama bir türlü o kaykay gidilip alınamamıştı. Zaten sakınıyordum dediğim gibi, kaykaya nasıl binerdim pek hayal edemiyorum. Kaykay kullanmayı düşlerken, bisiklet arada kaynadı gitti...

Eh sonra ortaokulda yeni taşındığımız sitede popüler bir aktivite değildi, herkes birbiriyle çıkma işlerini düşünüyordu ve lisede de öğrenmek için yeterli hevesim yoktu. Sonra çok geç olduğunu düşündüğüm üniversitede, millet Adalar'da gezip coşarken farkettim ne kadar özgürleştirici birşey olduğunu. Birileri hep "ohoooo ne olacak, gel sana öğretelim Ada'da, bir günde öğrenirsin" dedi ama kimse de kalkıp öğretmedi.

Caddebostan sahile gide gele ve tekerlekler üzerinde fiii oraya fiii buraya gezenleri göre göre artık canıma tak dedi. Tabii bu tak deme süreci 4 yıl falan sürmüştür herhalde heheh. Neyse, Mayıs başından beri eşimin beynini yemek suretiyle kıvama getirdim. Dün de çok tesadüf bir şekilde bizi Kadıköy'den arabasıyla alan kardeşimi hazır arabada yakalamışken "yaaaa Metro'ya gidelim bisiklet alalım yaaa yaaa" diye diye bisikletime kavuştum :)

İlk denemelerim felaketti, bayağı şikayet ettim ve söylendim. Eşime "Hmmm ben de tam bilmiyorum nasıl dengede durduğumu, içgüdüsel bişey" dediği için kızdım. Kesin yapamayacaktım zaten. Hem karşı apartmandaki çocuk niye izliyordu ki beni. Hem de yerde bir sürü taş vardı. Camlar da çoktu. Kavga eden çocuklar da kafamı karıştırıyordu.

Sonra kafamın çok dolu olduğunu, bunun beni deliye çevirdiğini ve çok fazla düşündüğümü farkettim. Kaç tam tur pedal çevirdiğimi saymaya başladım, bilinçsizce. Ve bu benim hızla konsantre olmamı sağladı: "Biiiirrr.... Biiiiirrr... Biiiiirrrr....Biiirrrkiiii ah... Biiirrr..Biiirrrr... Biiirkiiiiüüüççççaaaaaaaaaaa"

Sanki görünmez bir el arkamdan tutuyordu ve gidebiliyordum. Hala nasıl olduğunu anlamış değilim. Zaten ilk yaptığım sıralarda tekrarlayamıyordum ve bu durum beni daha da zorluyordu: Az önce yaptığın birşeyi nasıl oluyorsa yeniden yapamamak... Yapmıştım ama yineleyemiyordum. Sonra bir baktım, aaa yine yapıyorum, aaa yine yaptım, a aaaaa yine yaptım. Bu sefer yapışlarımla yapamayışlarım arasında dengeli bir oran olmaya başladı. Ve yarın yine gittiğimde yapabilecekmişim hissi arttı, en azından güvenli bir şekilde ayrıldım oradan.

Bunu 31 yaşında yazıyor olmam hazin gelebilir kiminize. Dün bisikletin ayarlarını yapıp bana teslim eden yaşlı ustaya öyle gelmişti. Halbuki birşeyi öğrenmek için yaş sınırı yoktur ve ben asla öyle bir sınır tanımıyorum. Bu lafı ettiğimde "Ama şunu öğrenemeyebilirsin, ya da belki bunu" diyerek sinir bozmaya çalışanlara, işte bu yazım kapak olsun.

Siz siz olun, yapmak istediklerinizi hangi yaşta olursanız olun denemekten imtina etmeyin. En azından bir deneyin yani, içinizde kalmaz :) Sevgiler.



Aylar önce gittiğimiz Cihangir kızlar gezmesinden... Hatta üzerinden ne kadar geçtiğini öğrenmek için yarın sabah kızlara sormam gerek. Hisar'daki Nar'da... Ehem... Bir keyif sabahı olması dileğiyle yatağa ışınlanıyorum... Pankek ve iyi pişmiş jambonla günah dolu bir kahvaltı olmasını umuyorum. Sessiz blogum için üzgünüm, yakında dönerim. Sevgiler.
Uykusuzluk ve yol... 24 punto ve bold karakterleriyle aylardır üzerimde oturuyor bu ikisi. Kariyerimin de muhtemelen. Gözlerim boş bakıyor. Beynim uyuşuk. Ölen beyin hücrelerimin haddi hesabı yoktur.

Yollarda perişanım. Servis koltuklarına yapışık yaşıyorum. Koltuklardaki mite'lar ve başka insanların saç telleri en yakın arkadaşlarım.

Taşınma konusunu açmayalım, istemiyorum. Sadece birazcık ama birazcık erken yatabilmeyi öğrenmek istiyorum. Ama kaskatı bir direnç var içerilerde benim, bazı konulara karşı. Oturup ele alıyorum ve sonra gene eskisine dönüyor.

"What part of forever, don't you understand... " Hem aşkı anımsatıp karnımı gıdıklayan bir şarkı bu. Hem de nedense bitmeyen yolları, bu aralar...

Şimdi bu şarkı ile uyuya kalacağım... Filmlerde hani kahraman koca bir macerayı tamamlar ve neşe ile uykuya dalır ya. İşte öyle :)



Dün akşam alışveriş merkezinin (yağmurlu bir pazar için en güzel aktiviteydi) bilgilendirici & eğlendirici billboardunda şöyle bir yazı okudum:

"Gündüz şehir gece köy
İstanbul'un Maslak ilçesinde (ilçe?) gündüz nüfus 1,5 milyon olarak tahmin edilirken gece bu rakam 1857 olmaktadır!"

Şimdi bu bilginin şaşırtıcılığı bir yana, önce doğruluğunu sorguladım. Ehh orda yurt var; 400 kişi eder en az :) Hepsi bu mu yani?!? Bir yandan da Maslak'ın ıssızlığını bilen bir kişi olarak (Sevgiler Anne ve Bebişi) olabilemez mi diye düşündüm.. E hani oralara bir sürü rezidans yapılmıştı...

"Zaten ilçe diyerek patlamışlar" demeyin. Semt de yazıyor olabilir ama sanki ilçe gibi hatırlıyorum. Bu bilgi gerçekse çok şaşırtıcı, bu bilgiyi bulabilmek iyice bir şaşırtıcı ama biri de gidip bunu bir tarafından atarak yazdı ise işte bu en bi şaşırtıcı olaydır benim için arkadaş!!!

Maslak'takiler?!?! Parmak kaldırın, sayıcam...
Sanırım artık bindiğim taksinin şöförüyle kavga etmeden indiğim çok azdır. Dün gecekinden sonra sorunun bende olabileceğini kabul ettim galiba.

Sabahın 06.45'inde kalkmış, çalışıp didinip bir de arkadaşlarım kırılmasın diye aktivitelerine katılmışken, dönüş yolunda ayakkabılarımın vurması sonucu korkunç bir 45 dakika geçirmiştim. Saat geceyarısını vurmak üzereydi. Aktarma yapacağım yerdeki taksiye atladığımda tek isteğim eve bir an önce ulaşmaktı. Fakat ben ki, hayatımın en korkunç hatasını yaparak bir taksiciyi bir çöp arabasının arkasında bıraktım. Daha 10 saniye geçmedi beklememiz, adam neden buraya girdiğimizi sordu. Bilmiyorum, belki normal bir soruydu. Ama o ayakların acısı yok mu... Evde bekleyenlerin düşüncesi. Neyse oldu artık, devam ederiz girdik bir kere diye geçiştirmeye çalıştım, çünkü çöp arabasından kurtulup devam etmemize 5 metre ya var ya yoktu. Şöförün bu akşam biraz asabisiniz demesiyle irkildim. Bakın taksicilere hak vermeye çalıştığım şu yazımda dahi, yine sinirleniyorum: Hiçbir taksici bana gelip de biraz asabisiniz galiba diyemez kardeşim! İşte tabi ki kopardım attım ipleri. İçimi tek rahat ettiren konu: Şöför bana sabahın 11'inden beri çalıştığını söyledi. Nihahah, ben sabahın kaçından beri çalışıyordum acaba. Oradaki zafer duygumu tarif edemem.

Sonra tabi gecenin o saatinde giyilen asabiyet bir türlü çıkmıyor insanın üzerinden. Eve geldim, kedi tepeme çıktı. Tahammülüm yoktu, resmen kavga ettim kediyle de. Var gücüyle ısırıyor bu hayvan, kıyafetler inceldi, etime sokuyor resmen dişlerini tşörtlerin üzerinden. Varsa bir allahın kulu bilen, anlatıversin hayvanın bu huyunu nasıl düzelteceğiz... Sonra tabi ev halkının geri kalanı da, 3 dakikalık taksi maceramdan paylarına düşeni aldılar. Gereksiz yere.

Sabah, taze, yeni bir gün. Geceki gerginliğim yorgunluk olarak kalmış üzerimde. Ama bugün herşey farklı olabilir. Bir daha hiçbir taksiciyle dalaşmamanın bir yolu olmalı. Eşimin en yeni ayakkabımın üzerine kendi ayakkabısını koymaması için ona bir raf açmalıyım. Kedinin ısırıkları içinse bir çözüm vardır elbet (Buna ben de inanmadım nedense heheh)

Gereksiz kızgınlıklara hayır diyorum. Taksici milletiyle savaşımı burada sonlandırıyorum.

Yüzyıl Sonra Gelen Edit: Farkettim ki, taksici veya değil, beni tanımayan herhangi bir insanın "biraz asabisin galiba" demesi pimimi direkt çekiyor. Kimsenin gününü, geçmişini, ya da son 10 dakikasını bile bilmeden birine böyle bir laf edilemeyeceğini düşünüyorum. Ama tabii, bir davranışla birbirini etiketlemeye hazır insanoğlu, ne kadar kolay bu lafı edip sıyrılmak. Aslında asabi olmakla suçlanmak değil, ne olup bittiğini anlamaya çalışmadan hakkımda peşin hüküm verilmesi beni sinirlendiriyor...
Hiç abartmadan ve terbiyemi de takınmadan söyleyebilirim ki; Kadıköy şu an boka benziyor! Gene her yer kazılı muhabbetini bir kenara bırakıyorum: Kazılı olmayan yer var mı?

Karaköy İskelesi'nin önü, o devasa Marmaray istasyon inşaatı nedeniyle, yıllardır kazılı. Herşeyi öyle bir kapatıyor ki ne iskele ne deniz görünmüyor karşıdan. Hadi anladık proje büyük, getirisi büyük. Ama bu kadar mı çirkin kapatılır bir semtin göbeğindeki inşaat alanı.

Deniz Otobüsü iskelesinin arkasında sürüp duran, benzin istasyonu ile tramvay durağından sonra, sahile kadar olan koca alanı griye boyayan ve kapatan kazı alanına ne demeli?! Gene Marmaray'dır diye tahmin etsem de, hemmen arkasında adam 6 ayda 3500 katlı dev otel dikti (rezalet!!!) sen ne yapıyorsun kaç senedir diyesi geliyor insanın...

E peki Beşiktaş İskelesi'nin tam karşısında bulunan belediye binasının yan tarafında neler oluyor? Eski postane binasının hemen önü. Aylardır etrafı çevrelenmiş bir şekilde bekleyip duran ve içinde ne olduğunu anlamadığım bir zerzevat daha. Yine deniz görünmüyor, yine görünmüyor.

Hah o belediye binası var ya, işte onun diğer yanındaki otobüs duraklarına da dadanmışlar. Bahar aylarında Karaköy İskelesi'nin yanındaki dolmuş duraklarını eşeliyorlardı. Otobüs duraklarını da oraya aldılar. Şimdi onların eski yerini dev bir kazı alanı haline dönüştürmüşler. Ufak bir durak topluluğu ve boşluk (!) vardı hani, akbil doldurturduk eskiden, işte tam orası. Yani boş bi orası kalmıştı teknolojisi. Geceyarısı öyle bir gürültü ile çalışıyorlardı ki... Etraf batık, arkasındaki tramway durağı çevresindeki yollar asfaltlar, tam bir curcuna. Çirkinlik ötesi, sanki ufak çaplı bombalama olmuş.

Bahar aylarında durak yerlerinin değişmesi ile birlikte minibüsler de çirkinliklerine yaraşacak kadar uzak bir yere, uslu ve düzenli durmak şartı ile sürüldüler. Haydarpaşa'ya yakın bir taraftalar, aslında Haydarpaşa'nın etrafı biraz kendini toplasa istasyon binasını en güzel gören sote yerdeler. İşte, kime niyet kime kısmet, ben olsam oraya ne güzel sosyal & süslü alanlar yaparım, kimi dolmuş durağı yapıyor.

Ve fakat, tüy dikme anı ise şöyle oldu benim için: Haydarpaşa'ya yeni dolmuş yerlerine yürürken gördüm ki demin, künkleri dizmişler, dozerleri çalıştırmışlar, dolmuş durak diplerini gene eşeliyorlar. Daha 15 gün olmadı orası düzenleneli. Yarın gidicem, tüm Anadolu yakası nüfusu Kadıköy'e akmış olacak, bu işlerin hepsi ortada yatıyor, herkes birşeylerin üzerinden zıplayarak yaşamaya çalışıyor, çirkinlikten gözüm yorulacak.

Şimdi yanyana koyar ve sahili baştan başa zihnimizde yürürsek;
Deniz otobüsü iskelesi arkası kapalı, denize ait bir görüntü yok.
Hemen bunun yanı, Alkım kitabevinin önü kapalı, oradan da görünmüyor.
Yürüyoruz, belediye binasını geçiyoruz, binanın sağına bakıyoruz, kapalı, hayatta da deniz görünmüyor.
Devam ediyoruz, Karaköy İskelesi'ne doğru ilerliyoruz, Karaköy İskelesi'nin arkası - tiyatronun yanı- tamaaaaamen kapalı, net şantiye, deniz ya da su kelimeleri bu çevrede bilinmiyor.
Karaköy İskelesi'nin sağından devam ediyoruz, berbat çirkin çaycılar var, deniz yoook.
En sonunda çaycıları geçip deniz kırıntısına ulaşabildik.

Hayretler içerisinde buranın sonunun nasıl olacağını merak ediyorum. Yerel belediyelere olan güvensizliğim de saolsun, pek umut edemiyorum. Göreceğiz bakalım...

Not: Kadıköy'ün şu halini üşenmesem de fotoğraflasam..

İnsanın evlendiği binanın yıkılması herhalde üzücü birşeydir. Bursa'da yıllardır tatlı hatıralara hizmet etmiş olan Kültürpark nikah dairesi yıkılmış. Nereden mi biliyorum, annem Bursa'da nikah diye tutturduğunda aklıma ilk orası geldi de ondan. Kimbilir kaç yüz çift orada evlenmiştir, çocukluğum boyunca hep güzel haberler oradan gelirdi.

Bir vatandaş olarak, vergi verdiğimiz yaşadığımız belediyenin anılarımızın olduğu binaları, hele ki güzel ve halen fonksiyonellerse, yıkıp yoketmeyeceğinden emin olmak istiyorum. Bunlar başka güzel binaların başına da geliyor, kuşlar gibi alıp götürüyorlar hatıralarımızı...Daha bugün Kat'a tam 4 kere "Aaa onu değiştirdiler" demek zorunda kaldım. Onun yerini, bunun yerini, şunun binasını.. Ben yoruldum anlatmaktan.

Sözüm şudur ki; bunu bize borçlusunuz! Kafam ağrıyor daha fazla konuşturmayın beni. Hadi!

İzleyiciler