konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ah buraları gene boşladım. Caaağğnım blogum. Otlar bürümüş sağını solunu. Bilsen ne çok yazmak istiyorum sana. Zihnimde yazıyorum da, ama fiiliyata geçmiyor bu bir türlü...

Madonna konserini herhalde yorumlamayan kalmadı güzide ülkemizde. Ama ben yazmazsam eksik kalır. O yüzden hem okuması hem yazması rahat olsun diye maddeler yaptım, serdim yollarınıza...


  • Öncelikle beğenmedim diyenin aklını alırım. İddialı başlıyorum.
  • İyi ki, iyi ki saha içinden almışız, tribüne gitmemişiz. O çileleri çekmişiz. Bon Jovi'ye nazaran harika bir ses sistemi vardı. Herşeyi çok güzel duyduk, yankı vs olmadı. Tribünden çekilmiş bazı videolara baktım, hangi şarkıdır nedir, hiç anlaşılmıyor.
  • İlk defa stadyum konserine gelen arkadaşlarımın da yırtık çıkması ile, biz öyle ortalarda başladığımız konseri, Golden Circle'ın demirlerinde bitirdik. Yani ödediğimiz paraya göre en iyi yerdeydik :)
  • Çok fazla gay vardı, ve çok tatlılardı. Çift olarak gelmişler ve gördüklerim ezzzbere bütün şarkıları söylediler. Yeni albümü falan hatmetmişler. Pembe kemik çerçeveler falan.. Pek tatlılardı :)
  • Promo Tour neymiş, ben bu konserde çok iyi anladım. Öyle indie, alternatif müzisyenlerin konserlerine gide gide, müzik endüstrisinin kocca ellerini unutmuşuz. Anacım, kadın geldi, cüzdanımda ne var ne yok, süpürdü gitti. Harcamalarım kısaca; konser bileti 150 (biletix ücretiyle falan), konserde aldığım merchandise t-shirt 50 tl (Bu Bon Jovi konserine göre ucuzdu, ama kalite daha düşük), konser sonrası haftasonu gaza gelip dvd, cd gibi kendimi kaybetmiş harcamalarım 100 tl, gidiş dönüş yol parası, içerde sosisli ve su (gerçi bunu bana ısmarladı arkadaşlarım ama)... Siz sorun ben söyleyeyim yani. Düşünün ki, konser ertesi haftasonu D&R bütün Madonna materyallerini standlara çıkarmıştı ve hepsi kapış kapış gidiyordu. Promosyon turnesi bu değildir de nedir, ey agalar! 
  • Tabii insanlar bu hesapları yaparken, yerel ekonominin ne kadar etkilendiğini gözden kaçırıyorlar. Yani o stadın çevresindeki sucusundan Madonna maskeleri satan adama kadar, organizasyonda çalışan tüm insanlar, müzik dükkanları... Hepsi ekmek yiyor. Sonra diyorlar ki, Madonna konserden 10 mio tl sade biletten kazandı. Kazansın anacım. O bacak kaslarını gördünüz mü siz... 
  • Hakkaten gördünüz mü? Bir DVD'sinde dediği gibi aynen, 'Je suis l'art' (I am art) olmuş bu kadın. Bir de Madonna'yı görmek, canlı canlı, o minnak ama kıpır kıpır halini, kaslarını, etlerini butlarını ve meme ucunu, insanı bi gaza getiriyor. "Bu yaşta ben de böyle olacaaaam" diyen kaç kız arkadaşım var. Hepimiz deli gibi gaza geldik özetle.
  • Sahne önünden bilet almadığıma YİNE-YİNE ve YİNE pişman oldum. Bir daha parayı basıcam, en önden izleyeceğim arkadaş. Sahne önündeki insanlarla sarılmalar, mikrofon uzatıp şarkı söyletmeler (ve yakından öyle güzel, taze ki cildi, pırıl pırıl ve ışık saçıyor, biri sonsuz gençliğin sırrını bulmuş sanırım da söylemiyor) çoook tatlı. Yani resmen şok oldum o videoları izlerken. Bu kadar sıcakkanlı olacağını bilsem mayışımı oraya gömerdim.

  • Ve sanat yönetmenliği. Ben böyle sanat yönetmenliği görmedim!! Hatırı sayılır sayıda konser de izlemişliğim vardır, en azından İstanbul'a gelenleri. Arkadaki 3 led ekrana (ki şu ana kadar üretilmiş tek parça en büyük led'lermiş her biri) yansıtılan görüntüler akkklımı aldı. 3 boyutlu katedral görüntülerinden, kaleydeskoplara, bir otobüs yolculuğundan, mezarlıklara... Herşey görsel olarak çok tatmin ediciydi. Ve Bon Jovi sana söylüyorum, o konserde arkadaki ekrana verdiğiniz poposunu sallayan oynak kadın gölgesi, o ne ucuz ne uyduruk, öğrenci-grafiker işi saçmalıktı öyle yaaa... 
  • Konser Madonna'nın kariyerine yapılmış bir ziyaret gibiydi. Her döneminden tatmin edici miktarda materyal vardı. Bence çok sık gitmediği ülkeler için ideal bir setlist'ti.
  • Yeni albümden tabii ki bir sürü şarkı söyledi. Ve hiç beklemediğim şekilde albümü sevmemi sağladı. Gang Bang, Girl Gone Wild, I'm Addicted hastası oldum resmen. Lady Gaga'nın kendisinden arakladığı 'Born This Way' şarkısını 'Gimme All Your Luvin'e mash-uplaması da harika bir hareketti bence. 
  • Ayrıca bu kadın konserlerinde bir şarkısını çalarken veyahut geçişlerde, potpori diyebileceğimiz ama aslında sample'ları üst üste kullanarak ballı börek bir karışım ortaya çıkarmakta. Ve dolayısıyla, albümleri çok güzel hatmettim, konsere ne gerek var asssla demeyin. Çünkü duyduklarınız aslında kadının eski şarkılarını kullanarak baba dj'lerine yaptırdığı yesyeni şarkılar, tazecik...
  • 'Like A Prayer'... Toplu bir ayin gibiydi. Bir stadyum dolusu insanın aynı anda aklını yitirme sınırına nasıl gelebildiğini gördüm. Müzik, sizi bilmem ama, benim üzerimde çok etkili.
  • Havada iplerle yürüyen koca bir bando gördünüz mü hiç. Onlar yavaş yavaş yukardan seyircilerin üzerine doğru ilerlerken, biz şaşkınlıkla yukarda öyle bi hareket olduğunu farkediyorduk ve bildiğin parmakla birbirimize gösteriyorduk alt çenemiz yerlerde.
  • Oğlu Rocco'nun çok tatlı ve yaz tatilinde annesiyle turneye çıkıp işi yerinde öğrenmesini çok sevimli buldum. Madonna akıllı kadın netekim.
  • Playback mevzusu. Tabii ki yaptığı yerler var. Konser sonrası bir dolu dvd'yi gözümü kısıp dikkatle izledim. Anlaşılmıyor. Ve acapella söylediği yerleri de çook iyi söylüyor. Yani o kadar dansedip koşturduğu kısımlarda da playback yapsın bi zahmet. Deliler gibi dansediyor kadın, onun bir şarkısının 1/3'ünde harcadığı enerjiyi ben pilates dersinde harcamıyorum. 
  • Ve ben bunu yeni öğrendim: Madonna konserlerinde kapı ilk açıldığında içeri girerseniz (yani harbi fansanız ve vaktiniz varsa), Madonna'nın gün içerisinde yaptığı provanın sonlarını izleyebiliyorsunuz. (Gün içerisinde 1 küsür saat prova ve akşam da 2 küsür saat konser, her konser günü!!) Ve bu bir gelenek olmuş sanırım, gelenlere Madonna şarkılar söylüyor eşofmanlarıyla, akşama görüşürüz diyor... Allam çok tatlı!
En üst fotoda t-shirtümü ve konser sonrası aldığım dvd'lerimi görebilirsiniz. Yaptım ve pişman değilim!!! Kıssadan hisse; üşenmediğim, para ayırdığım, o trafiği çektiğim, ayaklarım patlayana kadar dikildiğim için hiç pişman değilim. İyi ki kaçırmamışım!

Love you Mı-dağ-na!

Sıkıldınız değil mi şu kepekli ekmek ve beyaz peynir fotosunu görmekten... Vallahi ben de sıkıldım, ve başka pek çok şeyden daha. Elim erip de yazamayacak kadar sıkıldım, bıktım, utandım, iğrendim. Kelimelerimi toplayabilirsem bir ara dile getirmeye niyetliyim.

Kepekli ekmekten sıkılanlar için bu promo fotosu yeterli olacaktır diye düşünüyorum :) Dan diye açın, ofislerde açın, cep telefonlarında metrobüsteyken açın, açın da şaşırın :) Akşama biz Madonna'nın Tanrı vergisi cüretkarlığı ile özgür kadınlığımızı hatırlamaya gidiyoruz. Gözüne soka soka insanların kadınlığı bağıracağız. Beğenseler de beğenmeseler de dinlemek zorunda kalacaklar. En azından orada, o anda...

Madonna ile ilgili hislerimi burada dile getirmeye çalışmıştım. Zaman onu ara ara geriye atsa da artık, kabul edin ey her yerde yaşlanmış-kasları ne iirenç-ıııyyy-artık müziği bitmiş-şovu sıkıcı diye vızıklanan tayfa : Madonna bi tanedir, zamanında yaptığı işlere duyduğumuz hisler sapasağlam aynı yerdedir. Ayrıca onun iki dans hareketini sakatlanmadan üst üste yapabilen bir 30'luk getirin, alnınızdan öperim.

Bir haftadır kendimi yeni albüme verdim, ve gözden kaçan bir şarkıya dikkat çekmeden gitmek istemem: Best Friend. Ne tatlı bir şarkıdır o öyle, eski duygulu Madonna şarkısının elektronik müzikle çırpıştırılmış hali...

Haydi bakalım, eğer enerjimi yazma enerjisine çevirebilirsem konseri de yorumlamayı umuyorum. Sevgiler herkese...

"Hand of fate is moving and the finger points to you!!! " der Iron Maiden bir şarkısında. Sonunda bizim zamanımız da geldi. Uzun yıllar boyunca beklemenin sonunda biz de onları canlı izleyebileceğiz! Sonunda :)))

Iron Maiden ile ilgili hislerimden şurada size biraz bahsetmiştim. Tekrar kafanızı şişirmeyeyim. Yarın Maçka Küçükçiftlik Park'ta Sonisphere'in 2.si yapılacak, Iron Maiden ise bu festivalin headliner'ı olacak. İki gündür twitter'la yatıp kalkıyorum resmen ve yazımda bahsettiğim uçakla ne zaman inecek, hangi havalimanına gelecekler, bir türlü ipucu elde edemedik. Kısa mesafelerde uçak kullanmama ihtimalleri bile var.

Artık Ed Force One ismi verilmiş uçağı görme umudumu rafa kaldırdım. Yarın konserde izdiham olmasın, kalabalık olmasın, tek derdim o. Bir de dolabımda giyecek siyah birşey bulabileyim :) Bu yaşta kalkıp Akmar'dan tşört alamayız ya diye gülüştük az önce. Eh, artık grup tşörtü de giymediğimizden dolapta da bişey yok :)

Bu vesileyle babalar gününü kutlarım tüm babaların ve çocuklarının. Ben de bugün eşime güzel bir kitap aldım, Miço ve benim adıma verdim. Güldü, sen bana en büyük hediyeyi Miço'yu doğurarak verdin dedi. Heheheh.. İyi pazarlar.

Onor'dan gelen haberler Şubat ayıyla birlikte daha da güzelleşmeye başladı. Eh, ben de arkadaşımın daimi reklamcısı olarak blogumda bu haberlere yer vermeye devam ediyorum...

İlk haber, Sevgililer Günü için... Onor Bumbum, 14 Şubat'ta Jay Jay Johansson'un ön grubu olarak Bronx Pi'de sahne alacak. Çok güzel haber değil mi... Melankolik müziğiyle elektronik camiada önemli bir isim JJJ ve Onor için mükemmel bir deneyim yolda gibi görünüyor. Bir sürü tanıtım da cabası.

İkinci güzel haber, fizy'den. Fizy'nin ana sayfasında şu an Onor'un tanıtımı mevcut. Şimdiden facebook grubuna fizy'den gelenler doluşmaya başladı. Heyecanlıı!!

Bendeniz halen Onor Bumbum Live Band projesini dinleyemedim. O yüzden planım, 9 Şubat Çarşamba Ghetto'da bu eksiğimi kapatmayı düşünüyorum. Konseri de böylece duyurmuş oldum.

Sevgiler, mutlu cumalar herkesee!!! Cheers!
* Haftanın ve konser koşturmacasının yorgunluğu ile felaket sıcak bir güne oldukça geç uyanıyorum. Kim hazırlanıp gidecek şimdi yine yine yine... Sevgilim geç gelecek, çünkü işi çıktı. Ve 3 günlük biletleri almamızın asıl sebebi olan bir kaç grubu izleyemeyecek.


* Sonunda gereken enerjiyi zor da olsa topluyoruz. Bugün üşenmiyor, siyah ojelerimi sürüyor, makyajımı yapıyorum ! Siyah ACDC tşörtü, streç lacivert jean ve kocaman botlarlayım. Kardeşim eski trash'çilere benzediğimi söylüyor. Hakkaten de öyle olmuşum.


* Karaköy'den İnönü'ye taksi tutmak zorunda kaldık, ben yine tramvay seçeneğini unuttuğum için! Taksici yolda 16 yaşındaki oğluna bu konserlere gitmek için izin vermediğini anlatıyor. Biz iki kardeş, abiyi ikna çabasındayız. Bari seneye izlesin çocuk. Yol ve kuyruk durumunu da taksiciden aldık: Adamcağız tüm gün bu çevrede çalışmış, kalabalığa, trafiğe ve siyah tşört sayısına inanamamış!


* Yandaki kapının kuyruğuna Dolmabahçe'den girdik! 5 dakikalığına biletimi kaybettim paniği yaşadım. Of içeri girelim artık. Sevgilimin favori grubu Anthrax içerde çalıyor şu an.


* Girdik! Bu sefer eski yerimize değil, biletimizin olduğu yere yöneliyorum. Tabii ki dolu. Mis gibi yeri kapmışlar çoktan. Gidip arıza çıkartıp orayı boşalttırmakla sakince takılmak arasında salındım birkaç dakika. Umursamamaya karar verdim. Yeni yerimiz de güzel..


* Kardeşimin arkadaşları da yanımızdalar. Bir sürü yer tuttuk, rahatız. Anthrax bitti. Hiç bir şey anlamadım.


* Megadeth biraz bekletiyor. Bu deneyimi - normalde bütün konserleri çok ayık izlerim - bir bira ile taçlandırmaya karar verdim, fakat açım! Köfte-ekmek ve bira kuyruğunun az olduğu bir yer bulmam lazım.


* Köfte ekmeğimi kemirerek bira kuyruğunda beklerken, bir bira alana haftaya yapılacak Unirock için iki adet bilet verdiklerini öğreniyorum. O büfeye özelmiş, kimseye duyurmayın, biletler bitene kadar organizasyon şirketinden bir sürpriz! Biletleri kapıyor, bir elimde plastik bira bardağı, ağzım köfte dolu bir elimde de köfte-ekmek varken arkadaşlara rastlıyorum. Hızla beleş bilet olayını anlatmaya çalışıyorum ağzım halen doluyken, aldığım tepki : "Şaka yabmıyosun di mi?!?!" oldu. La git, bak şakayı görürsün.


* Beleş biletleri kardeşime hibe ettim. Sevinçten göbek attı. Bir haftada iki festival bana fazla. Sağlam gruplar da varmış iyi mi. Bunu duyan kardeşimin bir arkadaşı - biletleri sonra satarım çakallığı ile- 4 bira karşılığı 8 bilet alıp gelmiş. Birden oturduğumuz sırada bira enflasyonu oldu. Du du Megadeth başlıyor.


* Anaaa Megadeth. De ben hiçbir şey anlamıyorum şarkılardan. Ses çok kötü. Ben de unutmuşum şarkıları. Yok ama ses çok kötü. Kardeşimin 4 bira alıp gelen arkadaşı meğer içki içmezmiş. Yüreğimiz nimetin ziyan olmasına izin vermiyor. Sıcağın alnında gelsin ikinci biralar.


* Çevredeki herkes beleş bilet kapmış, herkesin kahramanı durumundayım şu an. O yüzden emrettim, iki kişi iki yandan şu an bana bira içiriyor, bir üçüncüsü de fıstıkla besliyor. Megadeth neymiş :PP


* A Tout Le Monde!!! Sonunda bir şarkının tadına varıyorum. Ah Megadeth, ben senden bişey anlamadım.


* O kadar içtik, tabii ki tuvalete gitmek icap etti. Yolu bulamadım, yarım saat dolandım, bir geldim tuvalet sırası felaket ve fekat ben öleceğim sanırsam. Kuyruktaki kızlarla isyan ettik ve İnönü stadının erkekler tuvaletlerine daldık. Hepsi siyah makyajlı tuhaf giyimli bu kızlarla isyan etmek çok eğlenceli oldu, ayrıca herkesi ben galeyana getirdim niheh. Bu arada organizasyondan birini yakalayıp haşladığımı ve sonsuz nezaketle karşılaştığımı da belirtmek isterim. Ama çözüm üretilmedi tabii ki. Erkekler tuvaletini de 3 gündür kızların paso kullandığını öğrenmiş olduk böylece, içeride erkekten çok kız var :) İsyan hafif yalan oldu :P


* Slayer. Sevmem. Geçsin bitsin. Amanın sevgilim geldi, yihu yihu!! Onu da doyurmak lazım.


* Metallica'ya geri sayım başladı. Sevgilimle kuyruktayız. Heyecan dorukta. 99'da Metallica'yı Ali Sami Yen'de izlemiştim, bakalım şimdi nasıl geçecek!!


* Evet, katılıyorum ki bu adamlar bir başka. Sahne arkasındaki dev ekrandan tutun, konserin yönetmeninin seçtiği görüntülere, alevli şovlara ve setliste kadar! 99'daki konsere çok benzeyen bir setlist bu ama işte Metallica da bununla güzel dinleniyor!


* Çok çok iyiydi. Çok güzeldi. Son anlarda elimizden geldiğince fotoğraf çekmeye çalıştık. Bir ara video bile çektik. Ben headbang yaparken yakalandım. Eşim; "Eveeet ananız böyle kafa sallardı diye gösteririm çocuklara ilerde" diyordu bir ara...


* Obey your master, arkadaş! Budur.
* Yoğun bir gün olacak, hatta bazı randevularımı bir gün önceden ertelemem gerekti. İşte başlıyoruz!

* Önce dişçiye gidiyoruz. Karı ve koca. Evliliğe bu tip işleri birlikte yapabildiğimiz için daha bir bayılıyorum. Tek başına dişçiye gitmek bir stresken (evet ne var, sevmiyorum kafatasıma bir şekilde bağlı olan kemiklerin içinin oyulmasını dinlemeyi) yanımda birinin olması süpermiş. Tabii metal müzik dinlemek de belli bir saatten sonra beyninizi oyuyor ama o tercihli. Devam...

* Dişçiden (hekim demiyorum inatla bu yazıda farkındaysanız :P ) çıktık, yeni fırçalarımızı aldık. Bize şahane yeni fırçalar yazdılar. Eve yürürken, marangoz bulmamız gerektiğini hatırladık. Son 2 aydır en yüksek öncelikli iş buydu, kuyruktaki işlerin erime hızına bakarsak bu kuyruk hiç bitmez! Yürü marangoza.

* Marangozu eve getirdik ve ölçüler falan tamam. Fiyat çıkarmak için atölyesine geri dönerken, kediyi de veterinere götürmemiz gerektiğini hatırlayıp Miço'yu da yanımıza aldık. Marangoz bize biraz tuhaf bakıyor ama, aklı başında bir adam, pek takılmadı.

* Ufak bir sırt çantasının içinde seyahat ediyor Miço, kafası dışarda etrafı izliyor. Ama artık bu yolu kullanamayacağız sanırım, çünkü henüz 5 aylık ve şimdiden 4 kilo olmuş bile! Veteriner tırnaklarını zor kesti, çok kızdı ona Miço. Büyük bir kedimiz olacak! Şişko değil neyse ki :)

* Eve döndük, yemek yapıp bolca tıkınıyoruz, çünkü stadyumda yemekler kötü ve kalitesine göre pahalı. Üst baş bile değiştirmeden yola çıkacağız anlaşılan, old-time rocker gibi hissediyorum kendimi.

* Vapur süper. Vapurla metal konserine gitmek başka hangi şehir insanlarına nasip olabilir acaba? Çayımı da hüpletirim, hiç affetmem. Konser dürbünü burada çok işe yaradı, vapurun arkasından her yere bakıyoruz.

* Tembel ve evli barklı müzik dinleyicileri olduğumuz için gündüz gruplarını kaçırmışız. Kuyruğa girdik, saat 7'ye geliyor, Hayko Cepkin bile bitmiş. İçeri harala gürele giriyoruz, her zamanki yerimize yerleşiyoruz - her zamanki ehemmm- Diğer tanıdıklar da bizi bulur orada.

* Şu Sonisphere logosunun üzerinde bir sonraki konsere kaç dakika kaldığını geri sayarak gösteren saate bayıldım. Her baktığımda heyecan kaplıyor içimi!

* MANOWAR!!! Yihu. Tam bir kız sevinmesi oldu bu :) Geçen geldiklerinde izleyememiştim, şu an çok gazım, ve fakat ses sisteminde mi bir sorun var, bende mi?! Hiçbir şarkıyı nakarata gelene kadar algılayamıyorum.

* Evet, gerçekten ben hiçbir gitar riff'ini algılayamıyorum, vokalisti -lütfen- duyuyorum arada. Yine de sevdiğim şarkılar çıktıkça tepişiyoruz, tezahurat yapıyoruz, eğleniyoruz. Joey DeMaio'nun uzun ve mükemmel Türkçe konuşması hepimizi çileden çıkardı, gene coştuk ya, allah kahretmesin! Buradan bakınız...

* Other bands play, Manowar kills! Bu bir gerçek. Çok keyifliydi, çok iyilerdi. Daha uzun ve headliner olacakları bir konseri iple çekiyorum. Eşim tabii ki saniyesinde Manowar gazına gelip Rammstein'ı sildi kafadan. Ben hala alevli şovun etkisinden çıkamadım.

* Ve Accept. 45 dakika bekledik, kimileri yıllardır beklemiştir eminim. Şu an çevremde Accept'i ne adam gibi oturup dinleyen var, ne de bir şarkısını hatırlayan. Amcalar çok iyi ses çıkarıyorlar, o ne öyle!!! Bazı şarkıları da oradan buradan tanıdık geliyor bize amaaa... I-ıh. Duramayacağız. Çünkü aklım başka yerde :)

* Yıllar sonra tekrar Gizli Bahçe'deyiz! Eşimle tanıştıktan sonra İstanbul'da ilk görüştüğümüz yer. Anıları çok ve hoş, bu açıdan. Canım arkadaşım Gizem'in doğumgünü için geldik, iyi ki de geldik, herkesler burada! Eski dostlar, yeni sıcak insanlar. İçimden Gizem'in ne kadar şanslı ve içten biri olduğunu düşünüyorum; gelenlerden hiç tanımadıklarımla bile hemen sohbete koyulabiliyoruz.

* Çok kalamadık Gizli'de, ama kısa ve tatlıydı. Hediyem de beğenildi - sanırım :)

* Az müzik yorumlu, bol koşturmacalı bir gün oldu. İnternette bir sürü zaman geçirip, Cuma gününün yorumlarına ve videolarına baktım, yine geç kaldım uykuyla randevuma... Ve yarın dahası var! "Hail! Hail! Hail!" sesleri dönüyor kafamın içinde :) Ve bu hoşuma gidiyor...
* İşten erken çıkamadık. Stone Sour, Pentagram ve Alice in Chains'ın yarısı kaçtı.

* 3'ten sonra ofiste heyecandan oturamadım. Paso Ekşi Sözlükte içeri girenlerin yorumlarını okudum. Cumaları dolu olan Taksim servisine erken binip yer kapabilmek için ofisten 10 dakika erken çıktım. Ofiste üstümüzü değiştirdik, serviste şirketten konsere gelen kafa tiplerle sohbet edip eski konserleri yadettik.

* Stone Sour hakkaten kaçtı ya. Bir daha nereden denk gelecekler de burada konser verecekler...

* Alice in Chains'i Taksim'den aşağıya bir yandan hızlı yürür bir yandan elimizdeki tostları tıkınırken duymaya başlayınca bende nabız iki katına çıktı.

* Hmmm Alice in Chains... Aslında Layne Staley'den sonra (2002'de uyuşturucudan öldü) yeni vokale sarmadığımı söyleyebilirim. Ama festivl ortamına ısındık. Biralar gelsin, arkadaşlarla selamlaşılsın.

* Alice in Chains bitti... Sırada Rammstein var. Ve 1 saat boşluk.

* Rammstein için sahne kuruluyor. Yurtdışındaki sahne şovlarının kaçta kaçını burada yapmaya cesaret edeceklerini düşünüp duruyorum. Ne de olsa, pörnögrafi çizgisini pek seviyorlar. Sahne siyah bir örtü ile kapalı, gizem artmış durumda. Hava kararıyor. Beklendiği gibi yağmur yok.

* Yeni açık tribünde olduğumuz için yerleşim ya da kalabalıkla ilgili anlatacağım birşey yok. Yerimizde paşa paşa oturup, itişenleri izliyoruz. Saha içi için yaşlıyım ama bundan sonraki konserde bunu tekrar değerlendireceğim :)

* Motörhead tşörtüm süper. Ama siyah makyaj konusunda hamlamışız. Elektrik mavisi ojelerimi sürmeyi çok düşündüm bir gece önce, ve fekat tabii ki üşendim. Ofiste havalı olurdum gerçi...

* Dürbünümüz var. Süper bişey. Sahneyi herbir yeri görebiliyoruz. Ayrıca yarım dürbün gibi, tek göz için olduğundan kendimi Jack Sparrow gibi hissediyorum.

* Rammstein çıkıyor. Siyah perde hala kapalıyken vokal ve müzik hafiften başladı. Saha içinde çok fazla cep telefonu ile kayıt yapan var, uzaktan ateş böceği gibi çoklar. Saha içinde olsaydım beni sinir, hayır hayır deli ederdi. Bundan uzak olduğum için memnunum.

* Rammstein hala çıkıyor. Birden siyah perde düştü. Altından sahneyi hala tamamıyla kapatan dev, arkadaşlar DEV bir Alman bayrağı çıktı. Herkes herkes kudurdu, hepimiz çok gaza gelmiş durumdayız. Neden bilmiyorum! :)

* Bayrak da indi. Ateşler ve patlamalarla. Sanırım Rammstein herşeyiyle gelmiş İstanbul'a :)

* Bu sırada Alman arkadaşımız Kat'i bol bol anıyoruz. Buraya yazamayacağım bir esprisi sebebiyle... Off bu espriyi asla unutmamalıyım :DD

* Yukarda anlattığım girişi izlemek isteyenler buraya bakabilirler. Hayır, ben çekmedim. Girişten sonrasına tahammül etmeye uğraşmayın, ses kötü.

* Bayrağı toplayıp götüren minik adamcıklar var. Yani eğildikleri için pek minikler. Çok organize :)

* Yine Almanca öğrenmiş olmayı istiyorum. Rammstein'ı çok dinlemedim, ama çok çok iyiler. Ondan ayrı olarak, sahnede devamlı bir haltlar oluyor. Arkası dev ve ürkütücü bir fabrikayı andıran çok katlı bir stage kurmuşlar. Her yerden devamlı alevler patlıyor, fişekler uçuşuyor, solist elinde alev makinası ile orayı burayı yakıyor. Her şarkıda savaş çıkıyor sanki; dumanlar, dumanların arasından sızan spot ışıklarıyla ürkütücü güzellikte. Gülüyoruz eğleniyoruz.

* Sahneye -sahte- bir seyirci fırladı. Solist de (Till) onu alev makinası ile bir güzel yaktı. Dublör tamamıyla alevler içinde oraya buraya kaçıştıktan sonra, bir kenarda söndürüldü.

* Klavyeci (Flake) çok acayip bir adam. Demin Till ile kavga ettiler, Till onu koca pis bir küvetin içine koyup 5 metre yükseğe çıkarak - uçarak diyeyim - üzerine yanan bir sıvı döküp tutuşturdu. Flake küvetin içinde yandı, bitti, kül oldu. Sonra küvetten içeri atıldığında üzerinde olan siyah cübbe yerine yıldızlar gibi parlayan bir kıyafetle çıktı. Klavyesinin başına döndüğünde, artık onun için zemin yerine bir yürüyüş bandı vardı.

* Flake artık klavyesini yürüyerek, çoğunlukla koşarak çalıyor. Bant üzerinde. Manyak bu adam...

* Sahneden fırlatılan havai fişekler üzerimize doğru gelirken, ses kulelerinin orada başka havai fişekleri tutuşturup çok güzel bir görüntü oluşturdular. Hep gülüyoruz. Sanırım biraz da sarhoşum.

* Adını yazmasam iyi olacak şarkıyı çalıyorlar. Till bacaklarının arasına devasa bir hmmm... pembe bir... İşte ondan aldı. Tüm VIP'leri "köpüğe" buladı. Herkes yine kudurdu. Bayrakta yaşadığımız kudurmayı da bu şekilde açıkladım sanırım, "bu ne cüret" hissi insanı dellendiren. Devamında "Muhahahahaha iyi ki yapmışlar" oluyorsun.

* Düşünüyorum da, Metallica'yı Kreator'u Dio'yu (rahmetlik) ve daha pek çok grubu canlı izleyebilmiş biri olarak düşünüyorum da... Böyle bişey yok!!! "Paramızın hakkını daha ilk gecede verdiler, gerisi beleş yıh yıh" şeklinde bir laf geçiyor kafamdan.

* Sahneden indiler. Aslında kısaydı ama, değdi hakkaten. Ve inmeden önce, grubun sahnenin önüne gelip herkesin önünde saygıyla eğilmesi neydi o öyle. Bu hallerinden çok etkilendim. Seyirciye şovla gerçek hayatın çizgisini nerede çektiklerini gösterdiler, seyirciye nasıl gerçek bir çeşit saygı duyduklarını gösterdiler - Zira konser boyunca küfür, dayak ve sembolik olarak yakılmaktan kurtulamamıştık.

* Uzun bir haftasonuna güzel başladık. Eski günlerdeki gibi herşey...
İşte Ed Force One adı verilen bebek ve Iron Maiden Tamamen tesadüf eseri, geçen Cumartesi şu adını görmüş olduğunuz filme gittim: Flight 666! Evet, Iron Maiden! (Up the Irons!!!)

Koray Perşembe günü facebook'tan bana aktiviteyi attığında, dumurum çabuk geçmedi. Ara tara, ne olduğunu anlamam da uzun sürdü. Ne bu konser mi (pfft hadi oradan canım), tribute gösterim mi, ne ama neeee!!! Yarım saat sonra meseleyi çözmüş, sevgilime Yunus'a ve kendime bileti almış, başkalarına haber vermeye çalışıyordum.

Efendim bu
Iron Maiden, inanılmaz bir grup. Müziklerinin beni ne kadar kendimi kaybetmeme sebep olduğunu anlatamam, yani şu cümleyi bile derleyip toparlamakta zorlandım öyle yani :) Bu film de, 'Somewhere Back in Time, 2008' turnesi sırasında çekilmiş, aslen bir yol & konser filmi.

Bruce Dickinson ilk uçuş öncesi pilotların yaptığı şu konuşmalardan yapıyor:'Pilotunuz iyi uçuşlar diler, şaraplara yumulun şimdi lanet olasıcalar!'
Solistleri Bruce Dickinson'ın, geç yaşında pilotluk kariyerine başlaması, havayolu şirketlerinde charter uçuş yapması zaten hepimizin aklını oynattırmıştı. BD'nin profesyonel pilot ve profesyonel heavy-metal grubu solisti olması (!), bu turneyi de bambaşka tasarlamalarını sağlamış: Bu manyak adam, oturmuş prodüktörleri ikna etmiş. Maliyetleri düşürerek daha önce gidemedikleri yerlere gitmek için, bir Boeing 757'yi modifiye etmişler. Bu uçağa 12 tonluk malzeme, grup, ekip herkesi yüklemişler. Uçağı da uçurmak Bruce Dickinson'ın işiymiş tabii ki! Bu ne cesarettir yarebbim! Adam gündüz uçuşta, gece konserde ki öyle böyle konserler değil bunlar. 50 yaşında adam hopluyor zıplıyor, bir saniye yerinde durmuyor. Grubun geri kalanı da unutulmamalı, hepsi mükemmel çalıyorlar.

Enfes bir seyirlikti, yani grubun kendisini dinleme şansınız yoksa özellikle :( Iron Maiden'ın çeşitli canlı kayıtlarını izledikten sonra, bana nedense stüdyo kayıtları süper yavan gelmeye başladı. Gerçi bütün büyük müzisyenlerle böyle oluyorum ben, canlının "unique" oluşu, canlının bir başka oluşu, ah canlı aaah. Ah Iron Maiden ahh.

Dün gece bu yazıyı bitiremedim, filmde ne vardı, ay şunu nasıl çalmışlardı derken, kendimi yutup'ta kaybetmişim nihehehe.

Bayaa geç gelen bir edit: Sevgilimle ayyylar sonra beraber sinemada izleyeceğimiz ilk film olacaktı bu. Ancak grubundaki bir Brezilyalı kız, gözünü Yunanistan'da mikrop kaptırdığı ve kendisini Türk hekimlerine emanet etmek istediği için, onu acile götürmesi gerekti. Buradan karma gelip de balayının felan ortasında bi tarafımızdan sokmasın diye bişey demiyorum sana Brezilyalı kadın ama... Yolmasını da bilirdim ben seni. Neyse ki canım filmin son kısımlarına yetişti. Koştura koştura :(

İzleyiciler