sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zamanda bu kadar atlama olmasaydı daha güzel olurdu, ama işler öyle yoğun ki ne foto çekebiliyor ne de hamileliğimi dokümante edebiliyorum :(

Her hamilenin iş hayatında başına gelen bir şey sanırım, tam gebelik haberini aldığımda çok ağır bir projeye verildim. Çevremde bunu yaşamayan kadın yok gibi. Tamam iş yerleri bunu bilerek veriyor demiyorum, ama yani nasıl bir denk düşmeyse düşüyor...

Evden mesailer, ofiste mesailer, ofisteki kalitesiz mesai yemekleri vs derken, artık toparlanmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bir de yeni bir programlama dilini sıfırdan, yardımsız ve hiç dokümantasyon yokken öğrenmeye çalışmak ruh halimi çok örseledi. Yani nefret ettim, kendime kızdığım bıktığım ağladığım bir süreç oldu. Hala da iyi gittiği söylenemez ama ben biraz oluruna bıraktım sanırım... Bir de işe yeni başlayan, her lafımı iş ortamlarında ağzıma tıkan, yeri gelince beni terslemeyi bilip ona bişey öğretirsen sadece sana iyi davranan, ama karşılığında seninle bir gram bilgi paylaşmayan, sonra senin verdiği bilgi ile bir iş yapınca hayatta sana referans vermeyen, gözünün içine baka baka senden bahsetmeyen, hırs küpü, itici, tam bir Akrep kızı ile uğraşıp durmam da cabasıydı. Yani arkamdan neler konuşuyor, milletin gözüne girmek için ne kadar ileri gidebilir... Bunların ucunu falan hep bıraktım, ne halt ederse etsin lanet olsun moduna geçtim... 9 senedir bu sektördeyim, böyle anlaşamadığım geri zekalı bir insan görmedim. Söylediğim herşey mi kötü anlaşılır... İçin kötüyse kötüye yoruyorsun tabii.

Bir de bu hafta sonu vücudum da ilk yorgunluk sinyalini verdi. Müşteriye gitmem gerektiği için servis kullanamıyorum. Yani bir servis var ama vücudum ağırlaşana kadar köprü trafiğine girmeyeyim dediğim için kullanmadım. Son 4 senedir 6da çıkıp trafik yüzünden 8 küsürlerde eve varmaktan gına gelmişti. Metrobüs-metro yöntemini kullanıyorum 2 aydır müşteriye geliş gidişlerimde. Metroda merdivenlerde herkes dikilirken tırmanıyor, iniyor; tatlı bir koşturma içinde oradan oraya zıplıyordum. Ancak dediğim gibi, yorgun hissetmeye başladım artık. Bu kadar erken yorgun hissetmem normal mi onu da bilemedim. Ama sanırım vücudumun sesini dinleyeceğim...

Dün gece önce beni endişelendiren kramplar yaşamaya başladım. İnternete baktığımda genişleyen rahimden dolayı olduğu söylenince biraz rahatladım. Yine de insan bir duraklamak, bir yavaşlamak istiyor, bu sabah metro basamaklarını hoplaya zıplaya çıkmadım netekim.

Bu arkadaş da şikayet etme moduna geçmiş diyebilirsiniz... Hakkaten ayların birikintisi. Anlattıkça rahatladığımı ve bazen de olaya farklı açılardan baktığımı farkettim. Özellikle şu yeni gelen kızla ilgili kendimi çok kasmış, sorunun bende olduğunu düşünüp her gün farklı davranış denemiştim: Melaike olmak, hiç bulaşmamak, sadece soruları yanıtlamak, hep iletişimde hep kollayıcı olmak... Hiç biri işe yaramadı, ama keşke bu kadar uğraşmasaymışım. Kendimi gereksiz yere üzdüm, zorladım. İş zaten stresli bu ara, bir de onunla uğraşmak cabası oldu. Allahından bulsun diyorum, ama iş hayatında kim ne bulmuş şu ana dek, sesini çıkarmayıp bu davranışları sineye çekenlerin ne zaman sağ kaldığı görülmüş, belli :)

Aslında bu streslerden sıyrılabildiğimde, mutlu sıcak ve normal hissediyorum. Hamileliğin çok şükür ki zorluklarını pek yaşamadığımdan, tahtalara mı vurun nedir, genelde neşeliyim. Şikayet bulutunun arkasında sağlığından, yaşantısından memnun bir ben var yani :)

Şu ana kadar ne kadar güzel ki hamilelikle ilgili bir sıkıntım olmadı. Sadece doktorumun beğendiği kilonun üzerinde kilo aldım. 54,6 ile başlamıştım, 1.68 boy ile. Yani gayet fittim :P Fakat bulantı vs de olmayınca, ama iştah birden artınca kilolar da gelmeye başladı. Doğrusu şikayetçi değilim, aynada kendime bakınca hala güzel buluyorum :) Bacaklarımın çarpıklığı geçti mesela eheheh :) Şu an evdeki tartı 63 gösteriyor ama o bozuk, ben ona inanmıyorum bi de :)

Artık günlük içerden kıpırdamalara alıştım, duyamazsam endişelenir oldum. Pek hoşuma gidiyor doğrusu, insan doğumdan sonra nasıl o kıpırtısızlığa alışır bilemiyorum. Babası da kızımın tepişmelerini dışardan hissedebiliyor artık.

İsim konusu çok zormuş. Bir de arada evi boyattık biz. Ağırlaşınca yapamayacağım diye, 4 senelik badanayla oturuyorduk, el mecbur o karda kışta badana yaptırdık. Ben kuzenimde kaldım birkaç gün. Eşim perişan oldu, bütün kabasını temizliğin o yaptı, sonrasını temizlikçi halletti.

Bebek odasına mobilya da beğenmiştik. Ama şimdi oradaki tek yatak işimize yarayacak diye odaya mobilyanın sığmaması söz konusu. İnsan da bir bebek odası takımı özeniyor yani, tamam ilk aylar yanımda yatıracağım ama şöyle bitmiş bir odayı da döşemek görmek istiyor... Bilmiyorum, bu konuda fikirlere açığım...

Ha evet, bir de kızım oluyor :)

Geçen Ağustos'ta evlilik yıldönümümüzde eşim bu güzel buketi ofise gönderdiğinde çok neşelendim. Zira evden uzaktaydı ve çiçeklere bayılırım :) Ayrıca aylar önce Çiçek Sepeti'nde aynı buketi görüp çok hoşlanmıştım, ne hikmetse eşim de beyaz çiçek göndermekten bu sene sıkılmış. ("Turuncu özlemek demekmiş, web sitesinde öyle diyordu ondan seçtim" dedi bana snifs...)

Sonra yanıma ofisteki kızlardan biri geldi. Bu kızı doğrucu davutluğu, organizasyonel becerileri için gayet de severim. Leb demeden leblebiyi anlar, akıllıdır, çalışkandır; zevkleri seçimleri açısından kendisine danışmak bir sürü bilmediğim şey öğrenmeme yol açabilir. Ama bazen nasıl desem.... "over the top" yaşıyor yaşadığı her şeyi. Düğün hazırlıkları yapıyor mesela, onunla birlikte bütün şirket biz de stresleniyoruz. Sabah trafikte kalıyor, herkesin duyacağı şekilde trafikte ne kadar kötü zaman geçirdiğini anlatıyor. Ara ara ekip arkadaşlarını ya da o gün artık şanssız her kimse, çok net haşlayabiliyor. O kadar yüksek yaşıyor ki bazen, uzaktan izlemesi bile yorucu oluyor.

Neyse bu kız geldi ve çiçekleri hangi vesileyle aldığımı sordu. Ben de eşimin evlenme yıldönümümüz için gönderdiğini söyledim. Sonraki cümlesi şu oldu: "Aaa süper tebrik ederim, saydın mı gülleri kaç taneymiş?"

Suratımdaki boş ifadeyi tahmin edersiniz herhalde. Önce birkaç saniye kaldım ben. Sonra gerçekten toparlanmazsam durumun iyice komik görüneceğini farkedip, acele tarafından bir yanıt aramaya giriştim. Zihnimin gizli dehlizlerinde bir yanıt aradım, çünkü günlük olarak alışageldiğim bir şekilde cevaplayamayacaktım. Öyle ortalıkta duran yanıtlar işimi göremezdi ama arıyor söyleyecek birşey bulamıyordum.. Yok bu iş fazla uzun sürebilirdi, beynimin data indekslemesine pek güvenmedim, aramayı bıraktım ve o sırada kalbim hop sazı eline aldı:
"Bilmiyorum kaç tane olduklarını ama bence çok güzeller. Kaç tane olduklarının farkedeceğini de düşünmüyorum."

Bunu belki inanmazsınız ama, gerçekten kızı sevdiğim için en cici ifademle söyledim. Kırmadan, etmeden, tamamen en sevimli tonlamamla. Fakat tabii içimde bir an soğuk, korku dolu rüzgarlar esmedi mi, esti. Eyvah bugün paparayı yiyecek ben olabilir miyim acaba, çiçeğim hakkındaki fikirlerim değişmicek nolur uzatma gibi bir kaç düşünce koşuştu arka arkaya.

Neyse, çiçeklerimi saymadığım için beni çok da aşağılamadan kız konuyu kapattı. Ben de ucuz atlattım düşüncesi ile kafamı hemen işime gömdüm.

2-3 hafta önce bu kız evlendi, de daha balayından dönmedi. Dilerim ki tam kalbine göre gülleri sayarak alan bir koca nasip olmuştur ona. Yoksa bu detaycılıkla hayat zor...

Bence Sevgililer Günü'nün tek esprisi, o gün yapacağınız itirafların, gizli not göndermelerin, aşk-ı ilan etmelerin mazur görülebilmesi. Bu eylemlere cesaret etmeniz için bir vesile olması. Reddedilirseniz omuz silkip gittiğinizde ya da höykür höykür ağladığınızda kimsenin size karışmaması. Uzaktan beğendiğiniz, sürekli asansörde karşılaştığınız o kıza kocaman bir çiçek vermenin tuhaf olmaması. Defterinizin arasına kondurulmuş notun, masanızdaki gizemli post-itin sahibini size araştırtması. Yüzünüzde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle arkanıza, sağınıza solunuza bakmanıza sebep olması...

O olmadı, birbirinin aşkından emin olan çiftlerin, gizli birşeyler yapması. Kikir kikir bişeyler. Normalde yapmayacakları bir kaçamak, minik bir delilik. Benim nedense Sevgililer Günü dediğimde aklıma böyle şeyler geliyor. İnsanın bir anda gözünü parlatan, değişik sürprizli heyecanlı bir gün...

Herkes bildikten, zorunlu olduktan sonra ille de çiçek göndermenin, yemeğe çıkmanın, çok önceden rezervasyon yapmanın, normalin 3 katı hesap ödemenin, çiçek göndermezse kocaya kızmanın, sevgiliyi terketmenin, odunlukla suçlamanın ne esprisi var...

Ne diyecektim, nerelere geldim. Sürpriz itiraflar diyordum. Bugün lavaboda, ofisin gençten hatunlarından birini, kendisine gelmiş çiçeği başka bir kıza vermeye çalışırken gördüm. "Yaa işte o bana yazılan çocuk vardı ya, ondan gelmiş, sevgilim görmesin diye alır almaz lavaboya kaçtım, bunu al, sana gelmiş gibi masana götür, noolur" diyordu. Kız da çok zorlamadı, kabul etti. Kartları notları, artık her nesi varsa, belki yazan kişi hakkında bir ay düşündü demeden, toparlayıp kızın kucağına koyuverdi. Çocuğa ve durumuna üzüldüm doğrusu.

Ama tabii sürekli bu günden nefret ettiğini söyleyen, anlamsız bulan, yeren kocadan da, apansızın gelen çiçeğin, çikolatanın, çileğin neşesi başka bir şeyde yok :) Her sene "Hmm yok bu sene bişey beklemiyim, baksana nebçim konuştu geçen gün" dedikten sonra, her sene değişik bir sürpriz görmek de çok heyecanlı :D

Herhalde bu, kocamın Sevgililer Günü ile ilgili fikrinin hala sabit olduğunun, ama beni mutlu görmek için tüm istisnaları da lehimde uygulayabileceğinin bir göstergesi oluyor. Tüm cihan bir yana, ben bir yana :P

Size musmutlu bir sevgililer günü diliyorum ben... Son saatine girmek üzere olsak da :)

Son yazımı yazarken ne kadar yorgun ve sıkılmış olduğumu hatırlıyorum da... Üzerine bir de hastalık kapmış olduğum ortaya çıktı tabi, daha sonradan. Hem grip öncesi yorgunluk, sinir bozukluğu hem de üst üste gelen hastalıklar insanı çileden çıkarabiliyor. Bir önceki tatilimizin de Kaş'ta 9 gün benzer şekilde acil servis & hastane & ilaçlar içinde geçtiğini hatırlamak ve buna sebep olan nedir diye eşim için endişe duymak çok üzücüydü. O yüzden son yazımdaki ruh halimi mazur görürsünüz diye düşünüyorum.

Şimdi çok şükür ki iyiyiz. Gripleri geçirdik, eşimin bu arada insülin direnci olduğu ortaya çıktı. Son yıllarda aldığı 15 kilonun vücudunu yıprattığı ve bunu acil vermesi gerektiğini ama onun dışında korkutucu bir durumu olmadığını öğrendik. Çok şükür...

Son yazı sonrası tabii ki yatağa gömülüp Roma'ya sırtımı dönmedim :) Hatta oldukça güzel ve neşeli bir gün geçirdik, ne mutlu ki canım sevgilim de aldığı ilaçlar sayesinde kendine gelebildi. Detayları daha sonradan paylaşmak, şöyle sindire sindire Roma tecrübelerimizi yazmak istiyorum. Tabii organize edilmesi gereken fotoğraflar, yazılması gereken bir jurnal de beni bekliyor.

Ofiste yapılacak işler de dağ gibi. Akşamları mesaiye kalmak bir seçenek, eve gelip gezi yazılarını düzenlemek... Şirketteki salonda spora kalmak, eve gelip yemek yapmak. Hava güzelleştikçe gezip tozmak, ... Bunun karşısına koyacak bişey bulamadım :) Sanırım havalar iyileştikçe kazanan belli olacak :) Sevgiler...

Bu akşam saat 9 itibariyle, 31 yaşımda bisiklet üzerinde durabildim, hayatımda ilk defa! 1, 1.5 saatlik bir süre sonunda pedalları çevirip ilerleyebiliyor ve düşmüyordum! Yıllardır aklımda olan ve yapmak istediğim birşeyi gerçekleştirmenin keyfiyle uyuyacağım bu akşam.

Bu yaşa kadar öğrenmemiş olmamın pek ilginç bir hikayesi yok: Sokaktaki arkadaşların bisikletlerinden tur isteyerek öğrenme çabalarım, biraz sakınan bir çocuk olduğum için ve bisikletim de olmadığı için sonuca ulaşamamıştı. Yazları evde dikiş dikip SEGA oynadığım için de annemlerden bisiklet istemek, bilmem aklıma gelmemiş herhalde. Bir ara kaykaya sarmıştım, çok çok istiyordum ama bir türlü o kaykay gidilip alınamamıştı. Zaten sakınıyordum dediğim gibi, kaykaya nasıl binerdim pek hayal edemiyorum. Kaykay kullanmayı düşlerken, bisiklet arada kaynadı gitti...

Eh sonra ortaokulda yeni taşındığımız sitede popüler bir aktivite değildi, herkes birbiriyle çıkma işlerini düşünüyordu ve lisede de öğrenmek için yeterli hevesim yoktu. Sonra çok geç olduğunu düşündüğüm üniversitede, millet Adalar'da gezip coşarken farkettim ne kadar özgürleştirici birşey olduğunu. Birileri hep "ohoooo ne olacak, gel sana öğretelim Ada'da, bir günde öğrenirsin" dedi ama kimse de kalkıp öğretmedi.

Caddebostan sahile gide gele ve tekerlekler üzerinde fiii oraya fiii buraya gezenleri göre göre artık canıma tak dedi. Tabii bu tak deme süreci 4 yıl falan sürmüştür herhalde heheh. Neyse, Mayıs başından beri eşimin beynini yemek suretiyle kıvama getirdim. Dün de çok tesadüf bir şekilde bizi Kadıköy'den arabasıyla alan kardeşimi hazır arabada yakalamışken "yaaaa Metro'ya gidelim bisiklet alalım yaaa yaaa" diye diye bisikletime kavuştum :)

İlk denemelerim felaketti, bayağı şikayet ettim ve söylendim. Eşime "Hmmm ben de tam bilmiyorum nasıl dengede durduğumu, içgüdüsel bişey" dediği için kızdım. Kesin yapamayacaktım zaten. Hem karşı apartmandaki çocuk niye izliyordu ki beni. Hem de yerde bir sürü taş vardı. Camlar da çoktu. Kavga eden çocuklar da kafamı karıştırıyordu.

Sonra kafamın çok dolu olduğunu, bunun beni deliye çevirdiğini ve çok fazla düşündüğümü farkettim. Kaç tam tur pedal çevirdiğimi saymaya başladım, bilinçsizce. Ve bu benim hızla konsantre olmamı sağladı: "Biiiirrr.... Biiiiirrr... Biiiiirrrr....Biiirrrkiiii ah... Biiirrr..Biiirrrr... Biiirkiiiiüüüççççaaaaaaaaaaa"

Sanki görünmez bir el arkamdan tutuyordu ve gidebiliyordum. Hala nasıl olduğunu anlamış değilim. Zaten ilk yaptığım sıralarda tekrarlayamıyordum ve bu durum beni daha da zorluyordu: Az önce yaptığın birşeyi nasıl oluyorsa yeniden yapamamak... Yapmıştım ama yineleyemiyordum. Sonra bir baktım, aaa yine yapıyorum, aaa yine yaptım, a aaaaa yine yaptım. Bu sefer yapışlarımla yapamayışlarım arasında dengeli bir oran olmaya başladı. Ve yarın yine gittiğimde yapabilecekmişim hissi arttı, en azından güvenli bir şekilde ayrıldım oradan.

Bunu 31 yaşında yazıyor olmam hazin gelebilir kiminize. Dün bisikletin ayarlarını yapıp bana teslim eden yaşlı ustaya öyle gelmişti. Halbuki birşeyi öğrenmek için yaş sınırı yoktur ve ben asla öyle bir sınır tanımıyorum. Bu lafı ettiğimde "Ama şunu öğrenemeyebilirsin, ya da belki bunu" diyerek sinir bozmaya çalışanlara, işte bu yazım kapak olsun.

Siz siz olun, yapmak istediklerinizi hangi yaşta olursanız olun denemekten imtina etmeyin. En azından bir deneyin yani, içinizde kalmaz :) Sevgiler.

Bu sefer sözleri de okumanız gerekecek.. Şarkıyı dinlediğinizi zaten umuyorum. Son zamanlarda kasvetli ofisimde, dışarıya bakacak lanet olası bir pencere dahi yokken, bu şarkıyı mp3 çalarımda açmış kendimi uzaklara bakarken buluyorum. İki jaluzi arasından sızacak bir parça hayat arıyor gözlerim. Ancak tek bulabildikleri, binalar ve daha da fazla binalar oluyor.

Eşim yok. 6 ay kadar. Askerlik gibi değil mi... Ama değil. İş için gitti kocam. Yalnızım ama aslında fiziksel olarak yalnız değilim. Kardeşim ve eşimin kardeşi de bizim evde. Bir süreliğine...

Şarkıyı çalmaya başlayabilirsiniz şimdi bence. Eğer henüz başlamadıysanız. Ben de dinliyorum şu an. Tık tık tık tık... Tık tık tık tık... Goddamn this dusty room... Dave Grohl'un seslendirdiği gelmiş geçmiş en güzel lanet okumayı duyduk işte hep birlikte. Ne içten söyledi.

You were not alone, dear loneliness...You forgot but I remember this.

Sürekli ondan bahsederek bir boşluğu doldurmaya çalıştığımın farkındayım. Çünkü telefon ve skype ve emailler, üzgünüm ama yeterli değil. Nasıl olabilir ki ya da. Cuma gecesi arkadaşlarımın beni götürdüğü küçük balıkçıda, ikinci duble rakıdan sonra yaptığım en patetik hareketlerden biri kocam ve kendi ismimi duvara yazıp kalp içine almak oldu. Aslında tüm Cuma işte bu şarkıyı kendine fon yaparak geçmişti.

Bir miktar içtikten sonra mutlu bir çiftle birlikte geziyor olmak içinizi sızlatabiliyor ve iğrenç hissediyorsunuz utançtan. Hemen kafamı öne eğdim. Bir miktar rakı daha işe yarayabilir gibi gelmişti. Sanırım pek olmadı.

Zamanın çabuk geçmesi için neler yapıyorduk, hatırlamaya çalışıyorum. Ama sonra, tam ben bunu düşünürken zaman hiç geçmiyor. İşte o anda, o anlarda, yani uzay-zaman eksenini yırtmak isteyecek kadar sinirliyken ve ama elimden hiç bir şey gelmezken ben, bu şarkı çok iyi geliyor.

You'll dream about somewhere. A smoke will fill the air... Blogumu okumadığını bildiğim için söyleyebilirim sanırım: Geçen Cuma kaçamak sigara içtim. Ah bana kızmana bayılıyorum. Öyle ciddi oluyorsun ki sigara yüzünden bana kızarken. Ciddiliğini hep kırmaya çalışıyorum ama hiç bozmuyorsun yüzündeki ifadeyi.

I am not alone, dear loneliness. I forgot that I remember this... Böyle yalnız ve beklemede olmak, tuhaf bir his uyandırıyor bende. Yani sürekli birşeyi hatırlamanız gerektiğini unutmaya çalışmanız gibi bir his. Eve gittiğimde evde olmadığını hatırlamam gerektiğini unutmak istiyorum. Gibi.

Bazen ofiste kafamı kaldırıyorum. Dışarı bakacak bir pencere bile olmuyor. İşte o zaman, kendimi şarkıda Grohl'un anlattığı gibi tozlu bir odada hayal ediyorum. Kötü bir motel odasında. Sıcak bir öğleden sonra güneşi sızıyor içeri. Kafamın içindeki odada yatağa uzanıyorum, başucumda yanan bir sigara var. Diyorum ki kendi kendime, "Ben neyi hatırlamaya çalışıyordum? Damn"



Stranger Things Have Happened - Foo Fighters
By: Dave Grohl - David Eric
Goddamn this dusty room
This hazy afternoon
I'm breathing in this silence
Like never before

This feeling that I get
This one last cigarette
As I lay awake
And wait for you to come through the door

Oh maybe maybe maybe
I can share it with you
I behave I behave I behave
So I can share it with you

You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

I'm not alone
Dear loneliness
I forgot
That I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

We'll dream about somewhere
Our smoke will fill the air
As I lay awake and wait
For you to walk out that door
I can change I can change I can change
But who do you want me to be
I'm the same I'm the same I'm the same
What do you want me to be

You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

I'm not alone
Dear loneliness
I forgot
That I remembered this
You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

Pst: Gece gece bütün sitelere mahkeme kararı aldırmış kapatmışlar. Yutup linki verdim ben de, üzgünüm.













Yeni yıla eşimin ailesi ile İskenderun'da girdik. Bu yıl ne Aralık başındaki doğum günümü ne de yeni yılın gelişini idrak edebildim. Doğum günümde kendime bir uçak bileti hediye ettim . (Kasım'da aldığım bir çift çizme ve şimdi ne olduklarını hatırlayamadığım ama kesinlikle doğum günüm olduğu için para harcama izni kullanarak aldığım bazı kıyafetler dışında) 6 aylığına evimizden uzakta olacak eşimin yanına ilk kez gitmek için aldım bileti. Gidişim stresli oldu, hava kötüydü. Yine de bir haftasonu için de olsa birlikte olabilmek çok iyi geldi. Onun yeni "bekar" evinde, kaçamak gibi...

Yılbaşı içinse bu sefer eşimin memleketinde buluştuk. Kayınvalidemler sağolsunlar, bizi çok rahat ettirdiler. 31 Aralık günü, çarşıda gezerken meşhur Petek Pastanesi'nde bir şeyler içmeye karar verdik. Ancak pastaneye gittiğimizde, o gün servisin yapılmadığını gördük. Çünkü tüm pastane, yılbaşı pastalarıyla doluydu!

Her masanın üzeri, her dolabın içi, birbirinden farklı ve rengarenk pastalarla dolmuş taşmıştı. Ben tabii ki çıldırdım. Kelimenin tam anlamıyla kendimi kaybettim. Dakikalarca oradan oraya koşturduktan sonra, nefes alıp fotoğraf çekmeye karar verdim. Her zamanki gibi hazırlıksızdım o yüzden yine cep telefonuna talim etmek zorunda kaldım. Sanırım o an, yeni bir yıla giriyor olmanın heyecanını kısa bir süreliğine de olsa hissettim...

Ahh o pastalar. Evde büyük bir kutlama hazırlığı olmamasına rağmen dayanamayıp o güzellerden birini satın aldım. Eve onlardan biri yanımda olmadan dönmek istemedim çünkü... İyi ki de almışız, çocuklar da süslemelerine bayıldı ve gece sonunda çocuklar + ben tombala masasında elimizdeki birer şekerlemeyi kemiriyorduk...

Pastane çalışanlarına şakayla karışık falan değil, gayet ciddi, bize de öğretsenize bu işi dedim. Adamlar güldü, ahh hanımefendi keşke biz bir tanesini bile yapabilsek dediler. Meğer Petek Pastanesi'nin pasta ustalarından biri İstanbul biri Ankara'dan "transfer" edilmişler. İyi bir maaşa artı olarak ev kirası, cep telefonu ve faturası vs vs gibi ekstraları karşılanıyormuş. Çok zor ve özen isteyen bir iş dediler.

Sonraki günlerde de Petek Pastanesi'ne çeşitli ziyaretler yaptım. Birinde toplam 2 tabak karışık tatlıyı birden test etmeye çalıştım. Şöbiyet, fıstıklı sarma, kuru baklava, halep sarması... Gözlerim yuvalarından uğrayabilirdi ancak dedim ki kızım, an bu andır. Boşver kiloları. Tatlıların hepsi güzeldi. Özellikle halep sarması, hem ofiste hem de evde kapışıldı. Çevrede yaşayanlar mutlaka biliyorlardır ama ilk kez ziyaret edenler için, Petek Pastanesi'ni kesinlikle tavsiye ederim.

Not: Künefe için diğer yazıyı bekleyin...

Geçen yıl bu oyunu sevgili arkadaşım N. sayesinde Tiyatro Festivali'nde izleme şansı bulmuştum. kumbaracı50'nin tuhaf uzunlamasına sahnesinde, neredeyse sahnenin içerisindeki koltuklara yerleşince stresim artmıştı. Neden? Çünkü "In yer face" tarzı oyunlardan tırsıyorum. Hele ki seyirci ile interaktif dendi mi, işte orada duruyorum. Bu oyunu izlemeye de böyle bir beklenti içinde gitmiştim. Eh festivalde de her zaman böyle bir risk vardır. Ve oyunu izleyene kadar Italo Calvino'yu da tanımıyordum, Allahım ne büyük kayıpmış!

Kontun açılıştaki savaş sahneleri gerçekten çok etkileyiciydi. Sahneleme şekli yüzünden ilk şaşkınlığım geçtiğinde, savaş alanının korkunçluğu ve iğrençliği gerçekten içime işledi... Sahneleme şekli derken, gözünüzde canlanmasını isterim: Kontu oynayan oyuncu atının üzerinde repliklerini okurken ve örneğin alıcı kuşlardan bahsederken, yerlerde yatan ve üstüste yığılmış cesetleri anımsatan diğer oyuncular, hep bir ağızdan o kuşların ve sineklerin seslerini çıkarıyorlar... Çok iyi düşünülmüş ve uygulanmış bir performanstı...

Sonrası ise yani kontun yeğeni tarafından anlatılan kısımlar, öyle masalsıydı ki... Zaten anlatım bölümlerini Tomris İncer (mükemmel sesli insan) sahnenin köşesine koydukları yüksek bir koltuk üzerinde yapıyordu. O sesin bir çocuğun naifliğini ve öyküdeki masalsılığı nasıl verebildiğini tahmin edersiniz...

Tabii kontu oynayan oyuncuya da hayran kaldım. Tek vücutta iki kontu birden oynarken vücudunun diğer yarısını sahnede oradan oraya devamlı sürüklemesi ve yüzünün yarısı ile konuşması gerekti. Ayrıca figüran oyuncular da oyunun aslında sürükleyici ögeleriydi bence. Sahne geçişlerinde, şimdi ne yapacaklar diye düşünüp durdum..

Beni şaşırtan bir diğer şey ise, eve dönüp de oyunu eşime özetlemeye çalıştığımda bana bakıp "Sen Calvino oyunu mu izledin?" demesiydi. Meğer Italo Calvino'ya bayılırmış, evdeki 4-5 tane en güzel rafta konuşlanmış kitabını gösterince anımsadım ismini... Her gün gözüme takılan kitapları farketmemişim bile...Sonra çevremde de biraz soruşturunca, cehaletime şaştım kaldım: Italo Calvino'yu bilmeyen yok gibiydi...

Eğer bu sezon bir yerlerde rastlarsanız bu isimlere, kaçırmayın mutlaka izleyin derim. Tekrar izlemek için ben de araştırıyorum ama henüz rastlayamadım.

N.'ya özel not: "Hasssstalıkk kurakkklıkkkk"
Geçen sene bugünlerde nişanlandık sevgilimle. Kısa bir zaman sonra şu an yaşadığımız evi satın aldık ve taşındık. Ağustos'ta resmen evlendik, Ekim'de de düğünümüz oldu. Yine Ekim'de uzun yıllardır çalıştığım ancak son 1,5 senesi benim için resmen işkenceye dönüşmüş işimden ayrıldım.

Bir önceki postta da kendimce ipucunu verdiğim üzere, 2009 bitmeden de yeni bir işe girdim. Ve evet geceleri yemek yapıyorum genelde :) Annemin eskiden çalıştığı zamanlarda yaptığı gibi.

2009 baş döndürücüydü. Güzel ve yoğundu. Bana değişimin içinde hatta tam merkezindeyken, hayat durağanken olduğumdan daha güçlü olduğumu hatırlattı. Kendimi suya, hayatın akışına bırakıvermenin; durup beklemek, düşünmek ve değerlendirmekten daha net sonuçlar elde etmemi sağladığını gördüm. Ve çok daha fazla tatmin edici olabildiğini...

Yeni işimden gayet memnunum. Gelirim iyileştiği gibi, tuhaf bir şekilde hep hayalini kurduğum ama farkında olmadığım şirkete girivermişim. Hatta üniversitede benden birkaç dönem büyük olan bir kız vardı; bana çok inek gelirdi söylemesi ayıptır :P Fakat çalıştığı yeri duyunca çok etkilenmiştim, "Keşke ben de orada çalışsam, en azından bundan sonraki adım olarak benim için iyi olurdu" demiştim. "Ama beni hayatta da oraya almazlar" demiştim. Arada sırada bunun hayalini bile kurmuştum: Bilmeden bir çeşit secret yapmışım herhalde. Yani aslında bu benim sığlığım olabilir, piyasada çalışmak için zilyon tane güzel firma olabilir, ancak nedense gözümün önüne getirebildiğim bir tek bu olmuştu :)

Her ne ise, iş hayatı belli olmaz, şartlar birden değişiverir. Bu da eski işimde dumurlar eşliğinde öğrendiğim bir ders. O yüzden hep temkinli konuşuyorum, hatta hislerimi bile temkinli yaşamaya çalışıyorum :) Oldukça somut ve göz ardı edilemez bir gerçek var ki; o da işle ev arası yolumun çok uzun olduğu. Neredeyse şehrin iki uzak ucu. Evi de yeni aldık :P Taşınmak içimizden gelmiyor. Şimdilik alıştım, hayatımı bu duruma göre düzenledim, fena gitmiyor. Yemekleri hafta sonundan yapıyorum genelde, hafta içi de bir akşam ben ya da eşim bir şeyler pişirince yetiyor bize. Yollarda uzun zamandır okuyamadığım kadar çok okuyorum. Müzik dinliyorum. Uyuyorum :)

Geçen sene 14 Şubat'ta nişan şaşkını idim. Bu seneyi evde diz dize, yanak yanağa geçirdik eheh :D Allah ağzımızın tadını bozmasın. Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun.

Not: Fotoğraf, yeni İspanyolca öğrenmeye başlayan eşimin eve getirdiği buzdolabı magnetimiz.
Şekerim,
Şimdi program bittiği için civ civ civliyor uyarı sesin. Dakikada bir herhalde. Ammaaa, güzelim başucu ışığımda okumalarımı yaparken, seninle illah billah ilgilenemem. Bey çalışma odasından çıkarsa belki bir şansın olabilir...

Herkese merhaba,
Kurutma makinası süper bişey. Bizim balkonumuz olsa da -hem de 3 tane- çamaşır sallandırmak için kullanamıyoruz. Giriş kattayız, donlarım adamların göz hizasında sallansın istemiyorum. Kapalı balkonun içinde kışın hiçbir şey kurumuyor, evde serilmiş eşyalar eninde sonunda hafif de olsa nem kokuyor. Ayrıca şehirde balkona asılan kıyafetler bana hep gene pislenmiş gibi gelir. Bir de ben çamaşır toplamayı bilmem, unuturum, 5 gün sonra kazık gibi toplar-d-ım onları, geri makinaya atar-d-ım.

Bu meret ilaç gibi geldi. Yurtta da vardı zaten. Şimdi çıkar makinadan, hop buna, doldu mu çalıştır. 2-3 saatte işim bitiyor. Katla, ütüle ya da dolaba kaldır. Herkeslere tavsiye ederim.

Okumalarım: Penguen'in bu haftaki sayısı, Arkeo Atlas'ın eki "Gökyüzünden Arkeolojik Türkiye" -pek okuma sayılmaz aslında, bolca foto yanlarında kısa açıklamalar :P-, bir de Twilight'ın kapanışı Midnight Sun, softcopysi tabii...

Eğer becerebilseydim, geçen ay içinde yaşadığım Twilight manyaklığını size aktarabilirdim belki. Ama becerebileceğimi sanmıyorum :) Şimdi bütün o çılgınlık geçti, unutmuşum Midnight Sun'ı yarıda bıraktığımı, geri döndüm hafifçe.

Kurutma makinasını boşaltan sevgili eşime de burdan saygı ve sevgilerimi yolluyorum. Bir başka programımızda buluşmak üzere, sağlıcakla kalın.











Balayımız için kiraladığımız daireyi paylaşmak istedim sizinle. Birşey Paris'i hatırlattı bana bu gece... Bilmiyorum nedir. Koltukta birlikte kıvrılmak mı sevgilimle, Şebnem Ferah'ın yeni albümünü -Benim Adım Orman- dinlerken duyduğum akordiyon sesi mi... Yoksa pencerenin önündeki ağacın sokak lambasının altında ıslanışını sevimli bulmam mı...

Şimdi farkettim; Paris'te hiç akordiyon sesi duymadım. Sandığımdan çok farklı bir şehirdi; gencecik, enerjik yine de ritmi dingin. Öksürmekten bitap düşmem gerekirken, gece 11lere kadar sessiz ıslak sokaklarda deliler gibi yürüdüğümüz şehirdi Paris. Soğuk ama ML'in dediği gibi, insanın içini ısıtan... Her köşe başında bir sürprizle bizi karşılayan.

Fotoğraflar daireyi kiraladığımız şirketin sitesinden. Şirketle hiç sorun yaşamadık ve hizmetlerinden memnun kaldık, ilgilenenler http://www.clickappart.com/ sitesine bakabilirler.

Bazı Aşklar... Bu şarkıyı sevdim. Bu akşam. Ama kim bilebilir ki; yüzlerce kez dinledikten sonra en sevdiğim şarkı hangisi olur.

"Boynunun omzunla buluştuğu
Hem serin hem ılık çukurdan
Yavaş yavaş yudum yudum su içtim
Sonra kayboldum"

"Bazı aşklar yarım kalırlar, küskün kalırlar" demiş gerisinde şarkının. Sevgilime sordum, "Ben bu şarkıyı çok sevdim, ama yarım kalırlar küskün kalırlar kısmını almadan sevsem olur mu" dedim.. "Olur" dedi... Duvarlarımı kısıtlamalarımı aşabildiği esnetebildiği için gene sevdim sevgilimi.
Daha giriş müziği bulacağız. Dün akşam oteli aradım, pasta vs birşeyler dediler. Anlamamıştım. Daisy senin de yorumundan sonra uyandım, biz pasta için de mi müzik vereceğiz?!?!

Dün akşam tarlatan ve ayakkabılarla dans etmeyi denedik: Fena değildi, özellikle flört döneminde hiç dansetmemiş iki insan için fena sayılmazdık. Fakat güzel dansettiğimizde ben kendimi romantizme kaptırdığım için provaları hep bozdum! Ya ayağına bastım sevgilimin ya kikirdemeye başladım.

Bizim ilk dans müziği hafif ve neşeli, biraz da sek.si (Ehem!) . Ama genelde giriş müzikleri belgesel müziğini andırıyor ya da bir huşu durumu oluyor. "The Way You Look Tonight"a altlık olacak giriş müziği nereden bulurum bilemiyorum... Hele pastaya eşlik edecek müzik nasıl birşey olmalı, hiçbir fikrim yok!
Yuhuuu vizeyi aldım. Aldık yani ehehe. Eşimin bir sorunu yoktu tabii, 3-5 kere EU girişi olduğu için.
Bu vesileyle hiç şengenim olmadığı halde görüşme bile yapmadan vize almamı sağlayan Pronto Tur'a, beni kanatları altına alarak ev hanımı statüsünden başvurmamı sağlayan eşime sevgilerimi yollarım.
Sevgili Poppy Jane,

Sen şimdi muhtemelen derin uykunun bir yerlerindesin. Fethiye'de mışıl mışıl. Seni tanımadan ne de çok sevdim, bilesin. Bu turdaki minik çiçeğimiz oldun.

İsmin en sevdiğim çiçeğin adı zaten. O bakımdan eşim yani sizin rehberiniz bana senden bahsedince ilk, hemen kanım ısındı. 2.5 yaşında olup ailenle geziyor olman ne kadar eğlenceli! Ülkemizi bir daha hiç göremeyeceğin bir gözle geziyor olman: Duydum ki Nevşehir'de herkesin eğilerek sürünerek geçtiği yeraltı şehirlerindeki tünellerden sen rahatlıkla yürüyerek geçebilmiş, üzerine de "Vay be, tam da bana göre yapmışlar" yorumunu getirmişsin.

Buralar çok fenaydı siz gezerken. Küçücük çocuklar sulara kapıldılar, başlarına hiç duymanı istemeyeceğim şeyler geldi. Zaten sular gelmeden önce de bu ülkede hayat çocuklar için çok zordu. Biz büyükler bütün bunlara bir şekilde sebep olduğumuzu hissedip, derin acılar çektik; engelleyemediğimiz, yardım edemediğimiz ya da sorumlularını cezalandıramadığımız için. Sana bunları anlatırken dahi sinirimden başım ağrıyor.

Daha fazla konuşup uykunu kaçırmak istemem. Senin umarsız neşen, bütün bunlar olup biterken bambaşka bir dünyadan hayatımıza sızan bir ışık gibiydi, sanki fantastik bi kitaptaki bir karakterin varlığı gibi... Taşa takılıp düşecekken "Ay gördünüz mü, neredeyse düşüyordum" diye gülmen, eşimi uzaktan görünce yanına koşturup "Selam Turk" demen ya da benimle telefonda konuşmaya utanıp kaçman anlatıp anlatıp bitiremediğimiz ayrıntılardan.

Dileğim odur ki; bu mutluluğun, merakın ve keyfin hiç bitmesin. Hayat boyu böyle gez, gör ve öğren, tadını çıkar. Umarım bir gün bir yerlerde (yine) karşılaşırız. Şarjım bitiyor şimdi, öperim gözlerinden. Have a safe trip, hun!
Yarın 1 haftalık eşim olacak beyefendiye telefonda gıcırdadım az önce. Uzaktayız, işi icabı. İlgi isterim de falan dedim.

Şimdi sevdiğimiz dizinin yarın tvde yayınlanacağını görmüş bulunuyorum, yeni bölüm. Hemen aramak için deliriyorum?! Evlilik böyle birşey mi?

Uykusuz kapkalın çıkmış. Neresinden başlasam bilemedim. Önce bildiklerimi sonra yeni köşeleri okumaya karar verdim. Sonra okurken kararımı bozdum. Umut Sarıkaya'nın köşesine gelince eşimi andım yine. Tuvalette derginin cılkı çıkana kadar okunacağını düşünüp güldüm.

Zamanlamamız ve evdeki olan bitenler yüzünden, romantizm en sona kaldı bu aralar. Evlendikten 2 gün sonra gitti, balayımız zaten düğünden sonra, düğüne 2 ay var, evde işler dizboyu, nikahtan sonra hiç başbaşa da kalamadık, işimde bir sürü aksiyon var, devamlı arayıp bunlardan bahsederek zaten beynini yiyorum, günde 5 posta haber geçiyorum falan da filan.

Canım aşkım romantizm arka sıralarda kalsa da bugünlerde, şunu bilmeni isterim(bunu yazmak çok tuhaf birşey mi?!): En sevdiğim arkadaşımsın! Kucağında mıkırdanmayı, birlikte yemek yapmayı, birlikte temizlik yapmayı, maç izlemeyi, Hussain Bolt'u izlerken yemek yemeği, evladımız Hussain Bolt gibi olursa her koşusuna birlikte gideceğimizi düşünmeyi, Uykusuz'u önce sen alırsan sıramı beklemeyi, networkte oyun oynayıp devamlı sana yenilmeyi ve buna delicesine sinir olmayı, seninle The Closer izlemeyi, sen yokken izlememeyi, yemek yaparken sana habire laf sokmayı ama yaptığın yemek benimkilerden bin kat güzel olunca o lafların hepsini geri yutmayı, koridorda yaptığın o acayip şeyi :) çok seviyorum. Seninle yaşamayı çok seviyorum.

Hadi gel artık da, romantizmimizi de besleyelim. Bu arada aşkım, kuralar çekildi sana Galatasaray'ın rakiplerini attım ama, sen gene yoğunluktan bana dönemedin sanırım. Gözlerinden öperim.


Not: Yazının başı dün gece yazılıp sonu bugün getirildi :P Bütün yazı bu zaman akışına göre düzeltilmedi :)
Kendi işaretimi koymalıydım. Bu süreçte, kontrolün elimden kayıp gitmesini izledim aylarca. Sesimi çıkarmadım, herkesin isteklerini kabul ettim. Bu bende telaşa da yol açtı. Ben bunu mu istiyorum, diye kendimi sık sık sorguladım. Çoğunda da aynaya bakıp hayır cevabını aldım. Ama müdahale edemiyordum. Soranlara naapalım öyle istiyorlar, diyerek boyun büküyordum.

Sonunda sanırım bilinçaltım ve bir şekilde bilinçüstüm, bir yandan da sevgilimin destekleriyle, işe el koydum. Aileler de hayır demedi, çünkü kimse onların düğünlerini ellerinden almıyordu. Diğer programlar tam gaz devam, ama işte ben de koydum izimi, parmak izimi. Evet, Guns'n Roses "Sweet Child O'Mine" çalamadı biz yürürken. O benim hatam, cd'ye çekmeyi unutmuşum. Yine de çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir nikah öykümüz var artık! Pazartesi başvurduk, Cuma günü evlendik! Krem elbisem, minik buketim, keten pantolonlu sevgilim ve Kadıköy'de ışıl ışıl bir günde nikahımızla, hep hayal ettiğim gibiydik! Beyaz Mini Cooper gelin arabamız oldu. 3 günde çok tatlı bir bayan olan Gözdem Hanım'la nikah şekerlerimizi ayarladık. Birkaç gün içinde sadece soft kopyası olan davetiyemizi "e-mailledik". Nikah çıkışı 15 kişi Moda Teras'a gittik ve enfes bir deniz manzarası eşliğinde, sakin sakin yemeklerimizi yedik. İçtik. Güldük.

Bu da benim izim! Sevgili annelerim ve babalarım, üzgünüm ama benim de bir parçam olmalıydı artık kendi evliliğimde! Annecim, sana da gol atmış gibi oldum ama merak etme, seni de mutlu etmek için bir yol bulacağım. Ki zaten, bunu da ilerde yazıyı okur da konuyu yanlış hatırlarım diye not ediyorum, sen destekledin beni nikahını önceden yapabilirsin bir sakınca yoktur şeklinde.

Öyleyse diğer detaylar için izlemeye devam edeceksiniz. Zira bugünlük yazabileceğim de bu kadardır!
Heyecanı artırmak için küçük parçalar halinde vermeye devam ediyorum olan biteni :D Evlenmek aslında çok kolay birşeymiş. 4 günde halledilebiliyormuş. Pazartesi sabahı sevgiliyle uyanıp, hadi evlenelim demek; o gün başvurup Cuma evlenmek pek tatlıymış. Balayına gitmemek gıcık birşeymiş, balayı olarak Caddebostan'a yürüyüş yapmak da fena değilmiş. Devamı geliyoooor! :D
Şu an Kabak Vadisi'nde olmak istiyorum...

Fethiye'den yiyecek içecek son alışverişleri torba torba yapıp, sırt çantalarına tıkmak,

Sabahki dolmuşa yetişip o bir yanı ürkünç uçurum, bir yanı enfes dağ, uçurumun dibi turkuaz suları izleyerek ve yükseklik korkusu hafiften ısırmaktayken sevgilimle gülüşmek,

Kabak'a varınca dolmuştan inip, kendimi yol iz olmayan, sadece beyaz boyalı taşları izleyerek yuvarlana yuvarlana ineceğimiz yola vurmak,

Yolda Chris'e rastlamak, son havadisleri kısaca almak,

İniş sırasında ölesiye susamak ve Sultan'a gelince içilecek buz gibi bir bardak suyun hayalini kurmak,

Evimize varmak,


Azıcık eşyamızı ve marketten aldıklarımızı yataktan başka birşey olmayan bungalovumuzda bir taraf gardrop bir taraf buzdolabı olacak şekilde 3 dakikada dizebilmek,

Yavaşlamak için çaba harcamak gerektiğine şaşırmak,

Sultan Kamp'ın ennnnfes yemekler pişiren aşçısı Selda'ya inanamamak,

Her akşam yemekte Avustralyalı doğa parkı çalışanı bir çift ve Fransızca'dan başka bir dil konuşamayan ama herşeye gülümseyen çekirdek aileyle oturmak,

Onlarla 3 günde aile gibi olmak, sözleşmeden hep beraber oturmak,

Yemek sonrası tekila ve biradan kıyak kafalarla Aussie'lere hep güzel ülkemizden bahsettiğimizi görmek,

Bungalovumuzun verandasında Turan Abi'ye akşam yemeği öncesi tekila ikram etmek, gelen giden tipleri sormak,

Selda'nın yemeklerinden kafayı yemek,

Denizde yorulup kendimizi plajdaki taşlara vurmak,

Öğleden sonra bungalovun verandasındaki gölgeye minderleri atıp uykuya dalmak,

Çok sıcaklayınca Sultan Kamp'ın minik duru su havuzunda serinlemek,

Gene uyuklamak,

Uyanınca acıkıp nutellaya abanmak,

Hava az serinleyince Metin'in oraya gidip iki lafın belini kırmak,

Gece ay batarken manzaradan apışıp kalmak,

Telefonun çekmemesini umursamamak, bu alet neye yarardı diye bir yere atıp unutmak,

Selda'ya yemeklerden dolayı tapınmak,

Likya Yolu'ndan, eski uygarlıklardan, buraya eskiden zeytin toplamaya mevsimlik gelen insanlardan bahsetmek, bir gün Likya Yolu'nu baştan başa geçeceğimin hayalini kurmak,

Sahildeki taşların her birini elime alıp dokunma saplantısına sarmamaya çalışmak,


Gece gece tangır tungur müzik yaptığını sanan New Age özentilerini takmamak ve Fatih Türkmenoğlu'na yine yine hak vermek,

Vadiyi gezerken tuhaf bir şekilde orada tekmişiz ama yalnız değilmişiz hissini içime çekmek,

Bunların her birinde istisnasız E. ile olmak

istiyorum.... Onun hatırına şu aşağıdaki pozu yine vermek istiyorum.

Edit: Uçtu resimler. Tanınmayacak halde olsam da aman tikkat dediler.
Bunları iki hafta kadar önce annemlere E. ile gittiğimizde öğrendim. Çoğunu ilk defa duyduğumdan ve unutma ihtimalim yüzde yüzbir olduğundan buraya not ediyorum.

* Annem çalışır babam da çiftlik işleri ile uğraşırken (dedemin Amerikan rüyası), ben de babama takılırmışım.(Yaş 4-5 arası) Bazen mühendis odasındaki çaycıya beni bırakır, çoğunda da peşinde her yere götürürmüş. Hayvanlara yem almaya, aşı yapmaya, şehire hep birlikte gidermişiz. Anladım ki; kadın işi erkek işi demeden, burada kadınların işi ne demeden, yani ayrımı(!) bilmeden rüya gibi büyümem bu şekilde olmuş. Hala da ayrımı(!) idrak edemem, katiyetle...

* Bir gün yine mühendis odasının çaycısına emanet edilmişken, pantolonum gevşemiş sanırım. Annem mevzuyu, "Adamcağız pantolonu tutturacak birşey bulamamış heralde, ip bağlamış" diye anlatır.

* Çiftlikteki evde bir kere kaybolmuşum. Ömer Dedem'e beni bırakmışlar, yarım saatte gelip bir bakıyormuş. Evin dış kapısını açıp içeri sesleniyor, ses çıkmayınca da uyuyorum sanıyormuş. Sonra yolun oralarda beni ağlarken bulmuşlar.

* Bir tane çok güçlü boğamız varmış. Öyle bir hayvanmış ki, zincirlerle zor zaptederlermiş. Cins bir hayvan da olduğundan bir damızlık durumu da varmış herhalde, bilemiyorum hehe :) Yardımcılarımız olan amca ile teyze bu boğayı ailem izin vermediği halde döverlermiş. Boğa da hırslanmış tabi, bir gün yine döverlerken sanırım, zincirlerinden kurtulmuş ve kahyamız kıvamındaki amcayı hastanelik etmiş. Adam 1 hafta hastanede kalmış.

* 3 tane köpeğimiz vardı çiftlikte; bir Alman kurdu, bir karabaş bir de daha çok benimle arkadaşlık eden Fındık. Babam bir gün köpeklere kuduz aşısı vuracakmış (önleyici bir aşı mı var acaba, ilk defa duyuyorum) hepsi koca koca köpekler olduklarından (fotoğraflarda ben 5 yaşındayken iki köpek de benim boyumdan büyük) onlara hemen vurmuş. Ancak Fındık küçücük ve oraya buraya kaçıp saklanıyormuş, bir türlü aşısını vuramamış. En sonunda yemeğine koca bir uyku hapı saklamış, sonra bir çuvala koyup onun üzerinden vurabilmiş.

* Kardeşim doğduğu sene (1984) öyle bir kış olmuş ki, kardeşim de ben de Aralık doğumluyuz, camlar buz tutmuş. Tulumbalar buz tutmuş. Kardeşim yeni doğmuş bebek, çiftlikteki ev de tek katlı müstakil bir ev olduğundan ısıtmak zor; annem içerde devamlı sobaya birşeyler atıyor, babamsa dışarda kar altında durmaksızın odun kırıyormuş. Gene de ikimizi de hiç hasta etmemişler eheh.

* Bir de benim kitap durumum. Her fırsatta, sadece akşam uyumadan önce de değil, habire kitaplarımdan birini birilerine okutuyor olurmuşum. Çoook fazla çocuk kitabım vardı, inanılmaz. 2 büyük koli dolusu. Bu kadar çocuk kitabı o dönemde nasıl bulunuyordu, bilemiyorum. Neyse, bir vakit gelmiş, artık o kadar kitabı okutan ben, mahallenin bir ucunda çingene çocuklarıyla takılır olmuşum. Annem diyor ki, "Okuldan dönüyorum, yolda bir bakıyorum sokakta oturmuşsun, dambıdı dumbudu çocuklarla darbuka çalıyorsun. Habire darbuka çalıyorsun. O zaman yavaştan taşınmamız gerektiğini anladım." Müzik sevgimin minik bir kısmını da eski çingene arkadaşlarımdan aldığım kesin :)

Bunlar balkondaki şaraplı damatlı sohbetten aklımda kalanların bazıları... Devamını sonra yazarım.
Ofis çok yavan. Gerçekten hiç sarmıyor. İnsanlar nasıl 25 yıl çalıştım diye pıtır pıtır emekli olabiliyorlar, aklım almıyor. Bize emeklilik de yok. Dipsiz kuyu gibi resmen, huzura giden yol.

Ofis yavan. Bir modülü bitirmem lazım. İki konsantre olup kodlayamadım. Bütün gün bıkbık edesim var. Bu öğleden sonra bir ara, kitabımı çıkarıp klimaya karşı güzelce okuyasım geldi. Çay ve kek de istedim yanında. Modülün de yağlı birkaç kısmı kaldı, bitti sayılır. Kafayı toplasam birkaç saatlik işi var. Olunca bazı işlerde rahatlarız. Ben de yeni ekranlara bakarım, oh.

Beni heyecanlandıran bir iş var, 2 yıldır toplantılarda dile getiriyorum, sonunda kaptım. Nihe. Aslında asıl işim değil de, yan bir görev ve geçici. Ama olsun, renk olsun. İşi detaylandırınca çirkin birşey çıkmaz umarım.

Şirketteki 5. senemin içerisindeyim. Demek ki 25'in 5'te biri gitmiş :P Birkaç gün içerisinde bu şirketteki, bir sayayım hmmm, 9. performans görüşmemi yapacağım. Çok sıkıldım bunları yapmaktan, hepsi birbirinin tekrarı gibi hissediyorum. İki kelimeyi yanyana getirip de yaptığım işleri anlatasım yok.

E.'ın işleri biraz karıştı. 10 yıllık bir dönemin sonu yaklaşıyor olabilir. Bu durumda, işime 850 elle sarılmaktan başka yapabileceğim birşey yok. Alternatifleri değerlendirme durumu ne zaman karşımıza çıkar, bilemiyoruz. Zaman gösterecek.

İzleyiciler