Bir sporsever olarak olimpiyatları istediğim kadar izleyemiyorum (Tercih ettiğim izleme şekli: Kocamla 7/24 sürekli gözümüz tvde olsun, madalyalarımız olsun, çokça gaza gelelim filan). Yine de olimpiyat havası evimizde oldukça esiyor.

Bu vesileyle 2012 Londra Olimpiyatları hakkında internette rastladığım ilginç linkleri sizinle paylaşmak istedim. Spor = eğlence (eğer kazanıyorsak :P ) olduğu için linkleri de eğlenceli tarafından seçtim. Haftaya neşeli bir başlangıç yapalım, güzel bir hafta olsun...

Hepinize iyi Pazartesi'ler...


Açılış seramonisini kaçıranlar için ilginç görüntüler burada...

Amerikalı jimnastikçi Aly Raisman'ın serisi sırasında anne-babasını videoya almışlar. Çook komik, çook tatlılar :) Eskiden kardeşim de Sega oynarken motorsikleti sola götürmek istiyorsa sola doğru yürürdü, onun gibi.. Burada...




Birkaç yağmurlu, kapalı gün geçirmek, yazın da gelip geçici olduğunu hatırlattı biz fanilere... Ve bir panik hasıl oldu bana, yazın sonuna yaklaşıyoruz ama yapmak istediğim yapamadığım hala pek çok şey var!! Ben de bir liste yaptım, hem beni dinginleştirdi, hem de kafam netleşti.

İşte listem...

Yaz bitmeden yapmak istediklerim:
  • Ev limonatası yapmak,
  • Şile ya da Ağva'ya gitmek,
  • Şehirde havuza gitmek,
  • Bir sürahi suyun içine salatalık kabukları atmak,
  • Zahter salatası yapmak (çekirdek çıkarıcı al),
  • Zeytinyağlı taze fasulye pişirmek (yaz boyu istediğim kadar fasulye pişirememek beni deli ediyor),
  • Derin dondurucuyu boşaltmak,
  • Bamya pişirmek ve dondurmak,
  • Kalamış Marina'da akşam birşeyler içmek, tercihen Roma'dan alıp henüz hiç giyemediğim mavi ayakkabılarımı giymek,
  • Moda Ali Usta'dan dondurma yemek,
  • Birkaç akşam üstü 5 çayı aktivitesi daha yapmak,
  • Caddebostan'da akşam takılmak,
  • Joker Bahçede'nin bahçesine gitmek,
  • Balkon'un terasına gitmek (tercihen Ramazan bitmeden),
  • Boğaz'da geç saatte sadece çay içmek,
  • Sütiş'te kahvaltı etmek,
  • Jason Mraz albümlerini iphone'a atmak, evde yolda dinlemek,
  • Şevval Sam albümleri eşliğinde yemek yemek,
  • Evdeki bütün mumlukları salona toplayarak yemek yemek...
Sizin de yaz bitmeden yapmazsam içimde kalır dediğiniz şeyler var mı? Paylaşır mısınız?...

Ah buraları gene boşladım. Caaağğnım blogum. Otlar bürümüş sağını solunu. Bilsen ne çok yazmak istiyorum sana. Zihnimde yazıyorum da, ama fiiliyata geçmiyor bu bir türlü...

Madonna konserini herhalde yorumlamayan kalmadı güzide ülkemizde. Ama ben yazmazsam eksik kalır. O yüzden hem okuması hem yazması rahat olsun diye maddeler yaptım, serdim yollarınıza...


  • Öncelikle beğenmedim diyenin aklını alırım. İddialı başlıyorum.
  • İyi ki, iyi ki saha içinden almışız, tribüne gitmemişiz. O çileleri çekmişiz. Bon Jovi'ye nazaran harika bir ses sistemi vardı. Herşeyi çok güzel duyduk, yankı vs olmadı. Tribünden çekilmiş bazı videolara baktım, hangi şarkıdır nedir, hiç anlaşılmıyor.
  • İlk defa stadyum konserine gelen arkadaşlarımın da yırtık çıkması ile, biz öyle ortalarda başladığımız konseri, Golden Circle'ın demirlerinde bitirdik. Yani ödediğimiz paraya göre en iyi yerdeydik :)
  • Çok fazla gay vardı, ve çok tatlılardı. Çift olarak gelmişler ve gördüklerim ezzzbere bütün şarkıları söylediler. Yeni albümü falan hatmetmişler. Pembe kemik çerçeveler falan.. Pek tatlılardı :)
  • Promo Tour neymiş, ben bu konserde çok iyi anladım. Öyle indie, alternatif müzisyenlerin konserlerine gide gide, müzik endüstrisinin kocca ellerini unutmuşuz. Anacım, kadın geldi, cüzdanımda ne var ne yok, süpürdü gitti. Harcamalarım kısaca; konser bileti 150 (biletix ücretiyle falan), konserde aldığım merchandise t-shirt 50 tl (Bu Bon Jovi konserine göre ucuzdu, ama kalite daha düşük), konser sonrası haftasonu gaza gelip dvd, cd gibi kendimi kaybetmiş harcamalarım 100 tl, gidiş dönüş yol parası, içerde sosisli ve su (gerçi bunu bana ısmarladı arkadaşlarım ama)... Siz sorun ben söyleyeyim yani. Düşünün ki, konser ertesi haftasonu D&R bütün Madonna materyallerini standlara çıkarmıştı ve hepsi kapış kapış gidiyordu. Promosyon turnesi bu değildir de nedir, ey agalar! 
  • Tabii insanlar bu hesapları yaparken, yerel ekonominin ne kadar etkilendiğini gözden kaçırıyorlar. Yani o stadın çevresindeki sucusundan Madonna maskeleri satan adama kadar, organizasyonda çalışan tüm insanlar, müzik dükkanları... Hepsi ekmek yiyor. Sonra diyorlar ki, Madonna konserden 10 mio tl sade biletten kazandı. Kazansın anacım. O bacak kaslarını gördünüz mü siz... 
  • Hakkaten gördünüz mü? Bir DVD'sinde dediği gibi aynen, 'Je suis l'art' (I am art) olmuş bu kadın. Bir de Madonna'yı görmek, canlı canlı, o minnak ama kıpır kıpır halini, kaslarını, etlerini butlarını ve meme ucunu, insanı bi gaza getiriyor. "Bu yaşta ben de böyle olacaaaam" diyen kaç kız arkadaşım var. Hepimiz deli gibi gaza geldik özetle.
  • Sahne önünden bilet almadığıma YİNE-YİNE ve YİNE pişman oldum. Bir daha parayı basıcam, en önden izleyeceğim arkadaş. Sahne önündeki insanlarla sarılmalar, mikrofon uzatıp şarkı söyletmeler (ve yakından öyle güzel, taze ki cildi, pırıl pırıl ve ışık saçıyor, biri sonsuz gençliğin sırrını bulmuş sanırım da söylemiyor) çoook tatlı. Yani resmen şok oldum o videoları izlerken. Bu kadar sıcakkanlı olacağını bilsem mayışımı oraya gömerdim.

  • Ve sanat yönetmenliği. Ben böyle sanat yönetmenliği görmedim!! Hatırı sayılır sayıda konser de izlemişliğim vardır, en azından İstanbul'a gelenleri. Arkadaki 3 led ekrana (ki şu ana kadar üretilmiş tek parça en büyük led'lermiş her biri) yansıtılan görüntüler akkklımı aldı. 3 boyutlu katedral görüntülerinden, kaleydeskoplara, bir otobüs yolculuğundan, mezarlıklara... Herşey görsel olarak çok tatmin ediciydi. Ve Bon Jovi sana söylüyorum, o konserde arkadaki ekrana verdiğiniz poposunu sallayan oynak kadın gölgesi, o ne ucuz ne uyduruk, öğrenci-grafiker işi saçmalıktı öyle yaaa... 
  • Konser Madonna'nın kariyerine yapılmış bir ziyaret gibiydi. Her döneminden tatmin edici miktarda materyal vardı. Bence çok sık gitmediği ülkeler için ideal bir setlist'ti.
  • Yeni albümden tabii ki bir sürü şarkı söyledi. Ve hiç beklemediğim şekilde albümü sevmemi sağladı. Gang Bang, Girl Gone Wild, I'm Addicted hastası oldum resmen. Lady Gaga'nın kendisinden arakladığı 'Born This Way' şarkısını 'Gimme All Your Luvin'e mash-uplaması da harika bir hareketti bence. 
  • Ayrıca bu kadın konserlerinde bir şarkısını çalarken veyahut geçişlerde, potpori diyebileceğimiz ama aslında sample'ları üst üste kullanarak ballı börek bir karışım ortaya çıkarmakta. Ve dolayısıyla, albümleri çok güzel hatmettim, konsere ne gerek var asssla demeyin. Çünkü duyduklarınız aslında kadının eski şarkılarını kullanarak baba dj'lerine yaptırdığı yesyeni şarkılar, tazecik...
  • 'Like A Prayer'... Toplu bir ayin gibiydi. Bir stadyum dolusu insanın aynı anda aklını yitirme sınırına nasıl gelebildiğini gördüm. Müzik, sizi bilmem ama, benim üzerimde çok etkili.
  • Havada iplerle yürüyen koca bir bando gördünüz mü hiç. Onlar yavaş yavaş yukardan seyircilerin üzerine doğru ilerlerken, biz şaşkınlıkla yukarda öyle bi hareket olduğunu farkediyorduk ve bildiğin parmakla birbirimize gösteriyorduk alt çenemiz yerlerde.
  • Oğlu Rocco'nun çok tatlı ve yaz tatilinde annesiyle turneye çıkıp işi yerinde öğrenmesini çok sevimli buldum. Madonna akıllı kadın netekim.
  • Playback mevzusu. Tabii ki yaptığı yerler var. Konser sonrası bir dolu dvd'yi gözümü kısıp dikkatle izledim. Anlaşılmıyor. Ve acapella söylediği yerleri de çook iyi söylüyor. Yani o kadar dansedip koşturduğu kısımlarda da playback yapsın bi zahmet. Deliler gibi dansediyor kadın, onun bir şarkısının 1/3'ünde harcadığı enerjiyi ben pilates dersinde harcamıyorum. 
  • Ve ben bunu yeni öğrendim: Madonna konserlerinde kapı ilk açıldığında içeri girerseniz (yani harbi fansanız ve vaktiniz varsa), Madonna'nın gün içerisinde yaptığı provanın sonlarını izleyebiliyorsunuz. (Gün içerisinde 1 küsür saat prova ve akşam da 2 küsür saat konser, her konser günü!!) Ve bu bir gelenek olmuş sanırım, gelenlere Madonna şarkılar söylüyor eşofmanlarıyla, akşama görüşürüz diyor... Allam çok tatlı!
En üst fotoda t-shirtümü ve konser sonrası aldığım dvd'lerimi görebilirsiniz. Yaptım ve pişman değilim!!! Kıssadan hisse; üşenmediğim, para ayırdığım, o trafiği çektiğim, ayaklarım patlayana kadar dikildiğim için hiç pişman değilim. İyi ki kaçırmamışım!

Love you Mı-dağ-na!

Sıkıldınız değil mi şu kepekli ekmek ve beyaz peynir fotosunu görmekten... Vallahi ben de sıkıldım, ve başka pek çok şeyden daha. Elim erip de yazamayacak kadar sıkıldım, bıktım, utandım, iğrendim. Kelimelerimi toplayabilirsem bir ara dile getirmeye niyetliyim.

Kepekli ekmekten sıkılanlar için bu promo fotosu yeterli olacaktır diye düşünüyorum :) Dan diye açın, ofislerde açın, cep telefonlarında metrobüsteyken açın, açın da şaşırın :) Akşama biz Madonna'nın Tanrı vergisi cüretkarlığı ile özgür kadınlığımızı hatırlamaya gidiyoruz. Gözüne soka soka insanların kadınlığı bağıracağız. Beğenseler de beğenmeseler de dinlemek zorunda kalacaklar. En azından orada, o anda...

Madonna ile ilgili hislerimi burada dile getirmeye çalışmıştım. Zaman onu ara ara geriye atsa da artık, kabul edin ey her yerde yaşlanmış-kasları ne iirenç-ıııyyy-artık müziği bitmiş-şovu sıkıcı diye vızıklanan tayfa : Madonna bi tanedir, zamanında yaptığı işlere duyduğumuz hisler sapasağlam aynı yerdedir. Ayrıca onun iki dans hareketini sakatlanmadan üst üste yapabilen bir 30'luk getirin, alnınızdan öperim.

Bir haftadır kendimi yeni albüme verdim, ve gözden kaçan bir şarkıya dikkat çekmeden gitmek istemem: Best Friend. Ne tatlı bir şarkıdır o öyle, eski duygulu Madonna şarkısının elektronik müzikle çırpıştırılmış hali...

Haydi bakalım, eğer enerjimi yazma enerjisine çevirebilirsem konseri de yorumlamayı umuyorum. Sevgiler herkese...

Şu an şirkette kahvaltı etmekteyim. Masada yanımda oturmakta olan 3 kadın çalışan, sabah spor yapmak mı daha iyi akşam spor yapmak mı, bir tartışmaya tutuldular.

İkisi birlik olmuş durumda, akşam yapmanın metabolizmayı daha fazla hızlandıracağını iddia ediyorlar. Zavallım, diğeri ısrarcı. Şu, bir yerlerde okunup da asla emin olunamayacak konulardan biri ve ısrarla tartışıyorlar, sanki her biri geçmişte metabolizma ölçümleme üzerine en az 12000 denekten oluşan araştırmalar yönetmiş.

Yalnız kalan kadın kaybetti. Ama kaybettiğini kabul etmedi henüz, sadece çekildi. Birazdan birbirlerine konuyla ilgili bulabildikleri linkleri gönderip metinsiz maillerle savaşa devam edecekler.

Ahhh insanları izlemenin verdiği neşe! Sabahları daha bir gergin olan kadınlar! Hayat ne güzel :)

Not: Foto geçen kış eşimin bana hazırladığı gece kahvaltısından :) İnsan bazen akşamları çok acıkıyor, di mi amaa :)
Bu kış uzun saçlarla başım beladaydı. Yani uzun saçlarla ne zaman başım belada değil ki zaten benim. Neyse, eskiden olsa gider kestirirdim. Ama şimdi hem uzun saçı seviyorum hem de eşim kısa saçtan hoşlanmıyor, bir itiraz bir itiraz. Gerçi benim de şöööyle bir taraftan öbür tarafa saçları savurmak pek hoşuma gidiyor artık. Bu yaz da örgüler moda, kısaltmamak farz oldu iyice.

Tabi saçlardan kışın sıkılmanın sebebi nedir; soğuk havalarda sık yıkanamayan saçların yağlanması vs. Sabah çok erken çıktığım için ve servisler felaket soğuk olduğu için sabah yıkamak zor oluyor. Eh kış modunda akşamları da insanın içinden gelmezse iş uzuyor da uzuyor. 

Bir de uzun saçlıysam artık öyle davranmam gerektiğini kabul ettim. Bu saça bakılmazsa olmuyor arkadaş. İşte o vakit dedim ki ben 1,5 günden sonra saçlarımın yapışıp kalmasını istemiyorum. Roma biletini aldığımızda farkettiğim bir şey de, seyahatlerde gündüz çok gezersem genelde leşimin çıktığı ve akşam suratıma bakılacak halimin kalmadığıydı. Özellikle de saçlarımın. Şöyle bir diplerini havalandırıp tazelenmenin mümkün olduğunu öğrendiğimde "Hemen denemeliyim" dedim ve gerçekten çok memnunum şu an :)

Benim aldığım John Frieda'nın Volume Refresher denen ancak arkasındaki Türkçe çeviriye baktığınızda Kuru Şampuan olarak açıklanmış ürün oldu:


Güzel kokuyor, saçtaki yağı alıyor, hacim veriyor. Eğer güzelce uygular ve üzerine de üşenmez düzleştiriciyle düzeltirseniz, saç yesyeni fönlenmiş gibi oluyor. (Bkz, sevgili ofis arkadaşlarımın yorumları) Ancak dikkat edilmesi gereken birşey var, her sıkımdan önce iyice çalkalamak gerekiyor. Yoksa şişedeki pudrayı son kullanımdan çok önce bitirmiş oluyorsunuz. Bir de parfümünü saymazsak kimyasal kokusu ile sabahları ilk solumak istediğiniz şey olmayabilir. Yine de denedim ve beğendim diyorum.

Bir de Sephora çok satanları arasında bulunan ve (belki de kendi ürünleri olduğu için) satıcı kız tarafından çok övülen ancak o sırada ellerinde olmayan kuru şampuan var. Eğer rastlarsam bunu da denemek isterim. Bir de tabii, mümkünse bitkisel bir ürün arayacağım.

Anlayacağınız kuru şampuana artık dolabımda her daim yer var.

Hepinize şimdiden iyi tatiller diliyorum :)

27 Ocak 2013 tarihli edit : Sephora'nın çok övülen kuru şampuanını da geçen ay denedim. John Frieda'nın yanında yaklaşamadı performansı. Şişe zaten ufak, hemen bitti. Yani neredeyse bir sıkımda bitirecektim :P Pek de öyle yağları yoketmedi. Benimle değilsın Sephora kuru şampuan...


2 hafta önce tamamlanan bir dolgu silsilesi geçirdim. Ufak tefek yüzeysel dolgular yaptırdım, eski bir arkadaşımın tavsiyesi ile gittiğim hekime. Çürükler derinleşmesin, dişlerim temiz temiz olsundu hedefim. Aman sen dişlerinle oynar mısın... 

Geçen hafta sonu ne olduysa, son yaptırdığım dolgular birden acayip ağrımaya başladı. Sıcak - soğuk sızısı değil, bildiğin kemik ağrısı. Önce hafifti, artık iyice sapıtınca dün akşam üzeri izin alıp doktora gittim. İki dişim arayüz dolgusundan sonra öyle sıkışık olmuştu ki, diş ipi girmiyordu, gireceği zaman da ölesiye ağrıyordu. Biraz yükseklik farkını aldı, biraz da iki dişin arasını açtı. Rahatladım gibi geldi ama, korkuyorum acayip tekrarlar diye. Henüz ısırmaya bile cesaret edemiyorum.

Dolgulardaki yükseklik farkı ne beter bişeymiş. İncecik bir diş çıkıntısına yaklaşık 60kg yük biniyormuş. Bu basınç uzun süre devam ederse dişlerde kalıcı hasar oluşuyormuş. Çene kemiğimin 10 gün içinde böyle ağrımaya başlaması şaşırtıcı değil bu durumda. Umarım sorun sadece yükseklik vs.dir de daha fazla ağrı çekmem. Hem de sağlıklı olmaya çalışırken...

Gıcık ama tam kıvama geliyorum, bu hekim oldu, olley artık buna giderim diyorum. Hop bişey oluyor. Ya hekim ayrılıyor, ya böyle bir iç karartıcı olay yaşanıyor. Dentamed'deki 3 dolgumu 45 dakikada yapıp hiç yokmuş gibi hissetmeme sebep olan aplaaa.. Neden ayrıldın ki oradan ühü :_(

Not: Ağız sağlığı yerinde değilken insanın yemek yemek bile bir çileye dönüşüyor. Çenemi ağrıtmayan yegane kahvaltıyı fotoğrafladım size... 
Annemin balkonunda var gücüyle yağan yağmura rağmen yuvasından asla kıpırdamayan anne gugukçuk


Ve ona geçici  bir koruma olsun diye koyduğumuz branda


Ertesi gün, çekemedim ama, işaret parmağının ilk boğumu kadar bir bebek göründü annenin altında :))) Brandayı yağmur geçince kaldırdık.

Neşe doldum inanın :) Uzun zamandır göremediğim babannemi gördüm, annemlerle şahane zaman geçirdim, Bursa'yı ne kadar özlemişim onu hatırladım. Hatta kardeşimle yıllardır gitmediğimiz büyüdüğümüz mahalleye gittik, ilkokulumuzu gördük. Herşeyin o zamanlar bana dev gibi görünürken şimdi böylesine küçük gelmesi ne tuhafmış!!!

Gezerken bir alışveriş merkezinde çocukların resimleriyle açılan sergiyi de gördük. 6 yaş anaokulu öğrencilerinin yaptığı Atatürk resimlerini sergilemişler. Öncelikle sergi çok hoşuma gitti, yaratıcı işler vardı, fotoğrafla resmi birleştirmeleri için çocukları yönlendirmişler. Ve fakat bunların hayatımda gördüğüm en tatlı ve sevimli Atatürk resimleri olduğunu da itiraf etmek zorundayım! İşte size 6 yaş gözüyle Atatürk!

Ulusal Egemenlik Bayramı'mız kutlu olsun!

Not: Resimleri yapan küçük sanatçıların isimlerini almamışım, kusuruma bakmasınlar.

Roma gezimizde önemli bir mesaimizi yemek yemeğe harcadık desem hiç şaşırmazsınız herhalde :) Çok hazırlıklı değildik ama hepimizin elindeki aklındaki ufak tefek bilgileri birleştirince güzel tecrübeler yaşadık.

İlk akşamımızda uçaktan, o bitmeyen pasaport kuyruğundan, ve hızlı bir şehir turundan sonra öyle acıkmıştık ki; nasıl akıl edip de bu güzel restorana kadar sabredebildik şaşıyorum. Kuzenimin
Roma'da yaşamış bir iş arkadaşının tavsiyesi üzerine İspanyol merdivenlerine çok yakın Alla Rampa adındaki restorana gittik. Tahmin ettiğiniz gibi, hafif bir rampada olan restoranın bahçesi geniş, içerisi de oldukça büyüktü. Dışarıda bahçe kısmında sobaların altında oturan bazı turistler vardı ancak içeride genelde yerel müşteriler gördük. Ancak bölge turistik olduğundan içeride görmeye şaşırmamak lazım.


Bu restoranı değişik bir şekilde dekore etmişler, içeride tiyatro dekoruna benzer bir sokak oluşturulmuş. Hoştu ancak biraz tuhaf bulduğumu söyleyebilirim :) Ne yazık ki, gezmek için gittiğim yerlerde restoranlarda fotoğraf çekmeye öyle utanıyorum ki, sizinle sadece internetten bulduğum fotoları paylaşabileceğim.

Biz o gün o kadar açtık, o kadar açtık ki; ne var ne yok söyledik desem yeridir. Hatun kısmı olarak açlığımızı başlangıçlarla yatıştırınca, ana yemek yerine direk tatlıya geçtik. Tabii o gazla içtiğimiz şarap da fazlaca olunca bayağı neşeli bir grup olduk. Garsonlar tüm İtalyan garsonları gibi cefakar ama sertler :) Hatta kuzenim arada garsonumuzun bize gözleri faltaşı olmuş gibi baktığını, onca tabağı nasıl silip süpürdüğümüze şaştığını söyledi :) Ama bence en komik an, İtalyan restoranlarında ayrıca ücretlendirilen ama mutlaka getirilen ekmek & kraker sepetini görünce bizim önce zeytinyağı aramamız, sonra garsondan tabak alıp zeytinyağı ve balsamik sirke karışımını kendimiz yapıp bandırmamızdı bence :) Artık yuh mu dersiniz güler misiniz bilemiyorum ama o açlıkla kuru ekmeğe talim etmeyi gözümüz yemedi :)


Yemeklere gelince... Kızartmalar dışında hepsini başarılı buldum. Örneğin, kabak çiçeğini peynirle doldurup kızartmışlar, fikir çok hoş ancak yağı bana biraz ağır geldi. Enginar kızartması için bişey diyemiyorum, çok haşmetli görünüyordu ancak biz yemeği bitirdikten sonra aklımıza geldi ve yiyemedik :)

Roma'da enginar mevsimi ne zaman biter bilemiyorum ancak bizim tükettiğimizin 8-10 katı kadar enginar tüketiyorlar herhalde. Kızartıyorlar, yumurtalı kızartıyorlar, Roma usulü haşlıyorlar.. Daha Allah bilir neler yapıyorlar :)

Yediklerimizi hatırladığım kadarıyla çok da ballandırmadan hızlıca anlatacağım, okuyanlar için acıklı olmasın istiyorum ama İtalya'da neler yenebileceğine ve hesaba dair fikir de versin: Bir tütsülü peynirli risotto (çok güzeldi), bir kalamar (kızartmaydı ama fena değildi), bir rokalı peynirli salata (çok hoştu), bir spagetti bolognese (adamlar bu işi biliyor anacım), bir içi peynirle doldurulmuş kabak çiçeği kızartması (eh), bir tavşan yemeği (bayağı güzeldi), bir Sicilya usulü kılıçbalığı (başarılı), iki krem karamel , bir beyaz mereng üzerine sıcak ev yapımı çikolata sosu (bu bildiğimiz beze üzerine krema ve sos şeklinde manyak bir tatlıydı), iki şişe 2010 chianti şarabı, beş limoncello ve 5 kahve (Yuh diyeceksiniz sanırım ama 5 çok aç yetişkin olduğumuzu söylesem ikna olur musunuz :)))  Yediklerimizi düşünürsek makul bir ödeme yaptık: 240€. Ancak diğer odalara giden tabak tabak deniz kabukluları, yan masada yenen kızarmış devasa enginarlar ve dğer tüm yemekler de aklımızın bir köşesinde kaldı...

Alla Rampa'yı size rahatlıkla tavsiye edebilirim. Hem ortamı, merkeziliği hem de yemeklerin kalitesi açısından...

Alla Rampa
Piazza Mignanelli, 18  00187 Rome, Italy

İçinden ışık geçen laleler :)

Yıllardan beri istemişimdir ancak bir türlü şu Lale Festivali'ni yakalamak kısmet olmuyordu. Genelde baharın yüzünü gösterdiği o ilk günlerde ben öyle bahar sarhoşu oluyorum ki, organize olup bir yerlere gitmek hiç içimden gelmiyor. Kendimi sokaklara vuruyorum ama tamamen doğaçlama. Bir yerlere erken gidemeyince de bu şehirde birşeyler görmek mümkün olmuyor doğrusu, hep kalabalık.

Bu sene sağolsun şirketten bir arkadaşımız fotoğraf gezisi organize etti de, rehavetten kurtulup laleleri görebildim. Favori çiçeğim değildir laleler ama o tuhaf gizemli şekilleri de beni çekmiyor değildi. Cumartesi kalktık sabahın köründe ve o yağmura rağmen ümidimizi yitirmeyip Emirgan'a gittik. Gerçekten temiz yürekli arkadaşlar varmış yanımda, tam dedikleri gibi oldu, yağmur durdu 2 saat açtı ve işimiz bittiğinde yine tüm şiddetiyle yağmaya başladı.

Ben de acemi bir fotoğraf heveslisi olarak aşağıdaki kareleri elde ettim. Çok keyifli bir sabahtı, Emirgan Parkı bomboştu ve herkes gelene kadar işimizi bitirip toparlanmamız çok iyi oldu. Ancak öyle mavi laledir orijinal şeyler göremedim. Peyzaj da açıkçası pek ilham verici değildi... Daha sanatsal yaklaşımlar bekliyorum artık, güzel İstanbul'umuza yakışır...

Güncelleme: Meraklıları için bazı bilgileri eklemek istedim. 7. Uluslararası İstanbul Lale Festivali 7 - 29 Nisan 2012 tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle sürdürülüyor. Lale ekimleri Emirgan Korusu, Yıldız Korusu, Yedikule Soğanlı Bitkiler Parkı, Hidiv Korusu, Beykoz Korusu, Göztepe Gül Bahçesi, Büyük Çamlıca Korusu ve Küçük Çamlıca Korusu'na yapılmış. Toplamda 104 türde 11.6 milyon lale ekimi gerçekleştirilmiş. En büyük lale koleksiyonu Emirgan Korusu'nda ve 112 türden toplam 1.8 milyon laleyi içeriyor.


Koyu kırmızı rengi çekmek çok zormuş gerçekten, yukarıdaki tonların hakkını veremiyor insan


Üstteki lalenin rengine bakar mısınız... Renklere bakmaktan kompozisyon düşünemiyordum...


Kadraj dolusu renk :)


Sabahki yağmurun damlaları hala tazecikti biz çekim yaparken...


Bu asi beyaz çiçeği kim akıl edip kırmızı lalelerin arasına dikmiş bilmiyorum ama çok güzel bir konu vermiş bize :) 


Yine kadraj dolusu renk. Başımı döndürüyor bu fotoğraf :)


Yukardaki de en sevdiğim fotoğraflardan... 


Tam 6 gündür bitmeyen bir çikolata krizi geçiriyorum. Önce ofiste yoğunluktan gidip yiyemedim, akşamları yatmadan önce aklıma düşer oldu. Evde de sürekli yenmesin diye bulundurmam pek. Cuma günü sonunda kafeteryadan bir Eti Karam stick alabildim ama kendimi tuta tuta iki kare yiyip kenara koydum.

Cumartesi koşturmacayla geçti ama hala canım çok çikolata istiyordu. Cumartesi akşamı evimize gelecek arkadaşlar bişey istiyor musunuz diye sordular, yanıtım tabii ki çikolata oldu! Onu da Pazar günü tükettim, ama akşama Survivor'da ödül oyunu olarak Milka vermesinler mi... Vallahi insanın yiyeceği yoksa bile istiyor bu pis reklamlar yüzünden bazen. Bu sefer de üzümlü fındıklı ve yoğurtlu çileklisi (ki ben çilek aromasından aslında nefret ederim) burnumda tüter oldu.

Dün de ofiste Cuma'dan kalan ve öyle azıcık azıcık yediğim Karam'ı resmen bir seferde mideye indirdim. Akşam eve dönerken gittim, aklımdaki Milka'ları aldım. Eve bir geldim, eşim de acımış ve bana çikolata almış. Yani bu kadar tatlıya benim çoktan midemin alt üst olması gerekirdi, normalde pek tatlı sevmem. Fakat işte yukarıdaki fotoğrafta, yemek sonrası kendime ölümcül bir kokteyl hazırlamak üzere nasıl da hevesli olduğumu görebilirsiniz :)

Bir an önce şu kriz bitsin istiyorum, yoksa ben biteceğim!!! Sanırım Fransızların şöyle bir sözü varmış; "Çikolata ağızda 15 saniye, p.o.poda 15 yıl durur" diye... Akıldan çıkarmamakta fayda var :)

Sizlere görmeseniz de bacaklarımdaki koccaman morlukların sebebini açıklamak isterim. Geçen hafta sonu bisikleti bodrumdan çıkardım. Okuyanlarınız hatırlar, bisiklete binmeyi daha geçen yaz öğrendim ben. Öğrendikten sonraki ilk hedefim, bir araba alıp bisikleti arkasına atıp sahilde iyice işi ilerletmekti. Aralık sonunda arabamızı da alabildik. Geçen hafta havayı güzel görünce hakkaten deli cesareti isteyen bişey yaptım.

Kalktım, bodrumdan bisikleti yukarı taşıdım. Ki 14 kiloluk şekilsiz bişeyi merdivenlerden bir kat yukarı taşımak iğrenç oluyor. Sonra sildim efendim, süpürdüm. Arabanın arkasına atmak ise tamamen benim kafamdan uydurduğum bişeydi, koltukları yatırdım, taşıyıcı olmadan bagaja sokmayı denedim. Uğraştım uğraştım yani şöyle düşünün, uğraşmalarımın sonunda eve dönüp yatıp uyumak istedim, öyle yoruldum. Ancak o pisiklet o bagaja sığmadı :) Aslında arkadaki araba o kadar yakın parketmiş olmayaydı, sığardı da... Neyse.

Ben de kalktım, gözümde güneş gözlüğü, efendim elimde iphoneda harita, Göztepe Özgürlük Parkı'na doğru yola çıktım. Yolda boş kaldırımlardan cesaret alıp biraz bisikleti süreyim dedim. Bir de ne göreyim?! ben bu bisikleti sürmeyi bildiğin unutmuşum!! Demek 30'undan sonra kurulan nöron iletişimleri o kadar da güçlü olmuyor. Tam da o sırada kapıcının kankası karşıdan gelmez mi... Adam kıs kıs gülüyordu halime, ben de rezil olmayayım diye bisikletin orasını burasını kurcalıyorum ki, sorun bende değil, bisiklette etkisi yaratayım :P

Bisikletle ben yürüye yürüye gidiyoruz, düşünün yani, koca yetişkin kadın, binemediği bisikleti yanında götürüyor. Yollardaki durumum bu. Göztepe Parkı'na yaklaşmışken ufak başka bir park görünce, bari şurada biraz denemeler yapayım diyip, orada çekirdek çitleyerek çocuklarını sallayan bir grup salak kadına rezil olmayı başardım.

Göztepe Parkı'na bayaaaa uzun bir yol katedip gittikten sonra bir baktım ki, bisiklet yolu yokmuş! Her yer insan kaynıyor ve adım başı yoluma bir çocuk, bir yavaş yürüyen kadın çıkıyor. Tabii ki acemi olduğumdan, onların arkasında kalınca hoop devriliyorum. 10 dkda anladım ki bana orada da şans yok. 10 dk sonra geri dönmeye karar verdim.

O kadar yolu sıcakta geri teptim. Zaten acıkmışım, sonlara doğru bayılma noktasına geldim. Bir yerlerden su aldım, resmen Allah yardım etti de en kısa yoldan ana yola çıktım. Süremediğim bisiklet yanımda, tam bir başarısızlık tablosu olduğumu söyleye söyleye eve gidiyordum. O kadar iğrenç bir histi ki... Her yanım orama burama çarpan bisikletten morarmış, acıyor. Açım.

Sonra eve yaklaşınca bir okul bahçesi gördüm. Orada eskiden de takılmıştım. İzin aldım güvenlikçiden, tam 1.5 saat bomboş bahçede kendi kendime bisiklet sürdüm. Tabi öyle döne döne sürmek bana pek tecrübe kazandırmamıştır ama en azından üzerinde nasıl duracağımı hatırladım vs.. Ve hevesimi aldım. Akşam olduğunda, en azından çabaladım, denedim diye kendimi bir parça daha iyi hissediyordum.

Eve doğru yürürken ise, kendimle gurur duyduğumu çünkü 30 küsür yaşında oramın buramın morarması pahasına, tüm muhite rezil ola ola, bişey yapmayı öğrenmek için samimi bir çaba harcadığımı ve bunun için güneşin ensemde olduğu bir gün üşenmeden o ağır şeyi sürükleyerek kilometrelerce yürüyebildiğimi düşündüm. Bundan sonraki maceralarım umarım daha iyi geçer, kırık bir kol ya da bacak olmasın çok rica ediyorum :)

Son yazımı yazarken ne kadar yorgun ve sıkılmış olduğumu hatırlıyorum da... Üzerine bir de hastalık kapmış olduğum ortaya çıktı tabi, daha sonradan. Hem grip öncesi yorgunluk, sinir bozukluğu hem de üst üste gelen hastalıklar insanı çileden çıkarabiliyor. Bir önceki tatilimizin de Kaş'ta 9 gün benzer şekilde acil servis & hastane & ilaçlar içinde geçtiğini hatırlamak ve buna sebep olan nedir diye eşim için endişe duymak çok üzücüydü. O yüzden son yazımdaki ruh halimi mazur görürsünüz diye düşünüyorum.

Şimdi çok şükür ki iyiyiz. Gripleri geçirdik, eşimin bu arada insülin direnci olduğu ortaya çıktı. Son yıllarda aldığı 15 kilonun vücudunu yıprattığı ve bunu acil vermesi gerektiğini ama onun dışında korkutucu bir durumu olmadığını öğrendik. Çok şükür...

Son yazı sonrası tabii ki yatağa gömülüp Roma'ya sırtımı dönmedim :) Hatta oldukça güzel ve neşeli bir gün geçirdik, ne mutlu ki canım sevgilim de aldığı ilaçlar sayesinde kendine gelebildi. Detayları daha sonradan paylaşmak, şöyle sindire sindire Roma tecrübelerimizi yazmak istiyorum. Tabii organize edilmesi gereken fotoğraflar, yazılması gereken bir jurnal de beni bekliyor.

Ofiste yapılacak işler de dağ gibi. Akşamları mesaiye kalmak bir seçenek, eve gelip gezi yazılarını düzenlemek... Şirketteki salonda spora kalmak, eve gelip yemek yapmak. Hava güzelleştikçe gezip tozmak, ... Bunun karşısına koyacak bişey bulamadım :) Sanırım havalar iyileştikçe kazanan belli olacak :) Sevgiler...
...duygular icerisindeyim. Bu postu su an Roma'daki bir otel odasindan, yarim yamalak ceken internet uzerinden yaziyorum. Roma'dan nefret etmek istiyorum, birilerini cezalandirmak istiyorum. 3 gunu harika gecen tatilimizin, son 5 saatinin kabus gibi olmasi inanilmaz. Esimin gribi duzelmeyince, isin kotusu atesi cikip, oksurugu azinca hastaneye gitmenin en dogrusu olacagini, sadece bir antibiyotik yazip bizi birakacaklarini dusunmekle ne kadar hata etmisim.
Tam 2,5 saat bir İtalyan hastanesinin acilinde bekleme odasinda bankoda oturup, gelen her ambulansin onumuze gecebilecek bir hasta olmasindan endiselenmek, 2,5 saatin son yarim saatinde artik sinirlerin bozulup, kimse sana ingilizce yanit vermedigi icin kendini kucuk dusmus hissedip aglamaya baslamak igrencti. Aglamaya baslayinca sinir bozukluguyla kendini durduramamak igrencti. Esinin bir hemsire tarafindan defalarca 'hayir su an siradaki hasta siz degilsiniz' cevabini aldigini duymak igtencti. Dil skntisi yuzunden iceri alinmadigini dusunmek igggrencti. Uzun sure ulkemin dogusunda dili anlasilamayip bakilamayan insanlari dusundum, cocugunu 5 hastane kucaginda gezdiren insanlari dusundum.
Bu arada tek biz degil, hastalar ziyan zebil gibi, hepsi bekliyor, İtalyanlar da, bunu farkettim sonradan. Koca acile bakan 2 doktor, sessizce sirasini bekleyen cingar cikarmayan insanciklar vardi.
Su an bu sehirden nefret ediyorum. Yarin tum gun gezebilecekken arkami donup otel odasinda uyumak, uyumak istiyorum, hic umursamamak. Lanet olasi İtalya'ya da bir daha asla gelmek istemiyorum. Ve yarina kadar bu duygularim degissin, degissin ki ne esimin ne kendimin burnundan getirmeyeyim istiyorum. Ama o anlari dusundukce tek aklima gelen yine yine aglamak oluyor.
Lutfen, sabaha biraz duzelsem olmaz mi.... BlogBooster-The most productive way for mobile blogging. BlogBooster is a multi-service blog editor for iPhone, Android, WebOs and your desktop

Bundan böyle ne aldım ne almadım, neyi beğendim buraya yazacağım arkadaş. Bir ürünü almadan önce direk internete bakan biri olarak biraz da borçluyum sanki. Ayrıca son aylarda kendimi alışverişe biraz fazla kaptırdığımdan, anlatacak şey bulmuş oluyorum direk, kuş taş filam :)

Şuradaki ilk cihazı hatırlayanlarınız vardır belki. Temmuz gibi iPhonemania'ya kapılıp koşa koşa almıştım. Malumunuz, müzik büyük zevk. Tembelliğim yüzünden bi ses çıkış teknolojisi edinememiş, yıllarca kulaklık & laptop hoparlörüne talim etmiştim.

Neyse, o ilk cihazı Teknosa'daki çocuk 'Aman acele etmeyin, bi araştırın' dediği halde aldım. Ki bizim evde araştırmadan alanı dövüyorum. Demek ki zavallı kocam, haybeye çenemi çekmiş. Neyse ona da başka bir yazımda anlatacağım harika bişi aldık da, vicdanım sızıldamıyor.

Eve götürdüm yukardaki cihazı ve dakika 5, pişman oldum. Yani bu hoparlörü ancak kucağınızda bebeniz gibi taşırsanız memnun olabilirsiniz. Tekrarlıyorum, kumandası yok! Philips arge yaparken ne düşünüyordu bilmem, herhalde bunu ofis masamızda kullanacağımızı, zaten home ofis çalıştığımızı, elimizin hep altında olacağını hayal etmiş olabilir. Ancak ben evde koltukta oturur ve radyomu dinlerken, müziği biraz fazla kez değiştirmeyi seviyorum. Genelde. Alet aynen kutusuna kondu ve ertesi gün topuklar p.op.oya vurarak Teknosa'ya koşuldu.

Capitol Teknosa'ya gidip, iadeci arkadaşın kuyruğunda bir miktar çile çektikten sonra, sorunumu hiç kıvırtmadan söyledim: "Bunun kumandası yok, ben anlamamıştım, kullanamıyorum." Sağolsunlar, hiç sorun çıkarmadan, paketin içindekileri şöyle bir kontrol ettiler. Ki biliyorsunuzdur, Teknosa artık sattığı ürünlerin paketine birkaç sticker yapıştırıyor, böylece o sticker'ı açtıktan sonra "ben vazgeçtim" deme hakkınız ortadan kalkıyor. Bunu da size bellettiriyorlar ki, millet habire bişeyleri eve götürüp deneyip "müşteriyim, haklıyım" yapmasın.

Neyse bana hediye çeki verdiler. Ki amacıma zaten uygundu. Gittim, yine Philips'in bir üst modeli olan DS3500/12'yi aldım. Arada fiyat farkı var ama kesinlikle değer! Artık Bluetooth üzerinden hoparlörü kullanabiliyorum. Yani elimde iPhone, kanalları değiştirir sesi açar kısarken, uzaktaki hoparlör sesi veriyor. Harika bişey :) Yeni aldığımın iPad uyumlu olması da cabası, yani kim bilebilir belki havadan iPad düşer kafama da buna takarım :P

Bu küçücük alet sayesinde eve arkadaşlar geldiğinde ufak bir parti havası yakalayabiliyoruz. Masada monopoly oynarken, misafir gelen arkadaşlarım "Aaa bende şu şarkı vardı" diyerek cihaza bağlanıp çalabiliyorlar. Boyundan büyük sesi var, güzel kaliteli, biraz açınca öyle hemen tıslamaya pıslamaya başlamıyor. E iPhone'u gayet hızlı şarj ediyor. Bilgisayardan da ses çıkışı olarak kullanılabiliyor ama bende nefretlik Vista olduğu için bir türlü buluşturamadım ikisini.

İlgilenenlere tecrübelerimden bir kuple sunmak istedim. Sevgiler...

Holdeki portmantomuzdan kurtulmak istiyorum. Kurtulmak ve yerine daha hafif, daha minik bişeyler koymak. Buna bir süredir kafayı taktım ama sürekli masraf çıkarmamak adına da arada unutmaya çalışıyorum. Unutuyorum, unutuyorum, geri geliyor :P

Portmantoyu ufaltırsak yerine ancak günlük ayakkabıları ve birkaç ufak mont asılabilecek bir çözüm bulmak lazım. Çıkacak fazla ayakkabıları da arka taraflarda bir yere almak.


Şuna bayıldım. Bütün "yeniden düşünme" sürecini başlatan da bu ayakkabı "atlı karıncası" oldu. Ayakkabıları buraya aktarırsam portmantodan kurtulurum, ondan kurtulursam daaa... Mmmh yerine neler neler alırım :P

Tam 48 çift alan bu ayakkabılığı hem arka tarafta dikecek kapalı bir balkonum, hem de balkonda yerim var. Balkon öyle her gün girdiğimiz bir yer değil, ama elektrik süpürgesi, kurutma makinası, başka ayakkabılar ve lanet olasıca dev ayakkabı kutuları, işte birkaç kova falan var. Ancaaak, şu da belli bişey ki tozlanmış ayakkabıdan hayır gelmez. Bu zımbırtının üzerinde duran ayakkabı herhalde 3 günde 1 parmak toz biriktirir. Bir şekilde üzerine bir kılıf bi bişey uydurmak lazım. Böyle dev fermuarlı gibi bişey. Tabii ürün dayanıklı mıdır, 8-10 çiftten sonra devrilir mi (zeminle tavan arasına sıkıştırılarak kullanılıyor zira) bunlar da merak ettiğim şeyler...

Sizin de fikrinizi de alayım dedim ey okuyucular, böyle bişey alıp da sonradan bin pişman olur muyum? Nasıl toza engel olabilirim? Nedir bu ayakkabıları saklamanın yöntemi alaaşkına? :)

Herkese sevgiler... Yorumlarınızı bekliyorum.

Not: Öykücü senin de ayakkabı serini heyecan ve ihtirasla okumaktayım :)
Az sonra anlatacağım kedi kapısı meselesini dikkatle dinleyen (ama ne yazık ki pek anlayamayan) Miço



Ey sevgili blog camiası! Kedili blog camiası, ya da... Yardımınıza ihtiyacım var.

Salondaki balkon kapısına kedi kapısı taktırmıştım, birkaç ay önce. Şuradakinden.. Balkonumuz kapalı, yani su rüzgar falan girmiyor. Kedinin tuvaleti ile mama kabı da balkonda duruyor. Salondaki kapıyı aralık bırakıyorduk biz ve 1 seneyi geçkin bir süredir böyle mutlu mesut yaşıyorduk.

Ancak sonbaharda balkon kapısından bayağı soğuk girdiğini farkettik. Havalar iyice kışlamadan marangozu çağırıp kapıyı taktırdık. Önce kediyi zorlamadık, balkon kapısını da açık bıraktık. Tabii meraklı olduğu için yeni kapıyı kokladı, etti. Patisiyle vurdu. Bakınması bittiğinde "Bu ne işe yarar acaba?" suratıyla beni izlerken, kediyi kapının içinden itiverdim. Geçti. Sonra öte tarafta mamasını buldu, yedi. Böyle böyle alışacağını düşündük, velhasıl kelam bu kedi bu kapıdan geçmeye alışamadı.

Ödüller koyduk. İki tarafa da... Çağırdık. Anlattık. Bildiğiniz, çocuğa anlatır gibi anlattım ben. Yukarıdaki fotoğrafta da Miço, beni dikkatle dinliyooor dinliyooor ama anlayamıyooor... Arada geçmeye mecbur da bıraktık. Hatta becerip geçtiği de oldu, ama sürekli değil. En sonunda ben kapının hareketli kanadına alışamamıştır diyerek, kanadı tepeye bantladım. Ve konuyu geçici bir süreliğine kapattık, çünkü bunu yapabiliyordu. Yani kapının ortasında bir delik varken geçebiliyor, ama o deliği kapatan şeffaf bir "flap" varken geçemiyor.

Şimdi havalar yine ve yeniden soğudu. Bu sefer o kapıdaki delikten de soğuuuk soğuk hava üflemeye başladı. Yani balkon kapalı tabi ama izolasyon sorunu var. Öyle sıcak olmuyor. Haftasonu boyunca yine bir deneyelim dedim, ancak Miço gidip (tuvaleti var ya da acıkmışsa) kapıyı patilemeye başlıyor, aklı sıra patisiyle iterek geçebilecek. Olmuyor, çünkü kapı tam kapansın diye hafif bir manyetiği var, ağırlık yapan. Sonra kapının önünde bağırmaya başlıyor. Ben eşime bakıyorum, "Bekleyelim, belki başarır" diyorum. 2 dakika sonra bakıyoruz olmayacak, elimizle "flap"i açıyoruz, geçiyor. Başarısız bir haftasonu daha...

Tuvaletinin kapısı da böyle "flap" şeklinde, hareketli bir kanat var. Onu kullanıyor halbuki, ufaklığından beri hiç sorun olmadı. Tek fark o kapının hafif olması. Bir de renk farkı vardı,tuvaletinin kapısı ışık geçiren beyaz diye, yeni kapının "flap"ını yağlı pişirme kağıdı ile kapladım demin :P Bir de taze tabak yoğurt koydum öte tarafa. Yoğurdu gösterdim kapıdan uzatıp, koklattım. Deli oldu, yemek istiyor ama geçemiyor. Sonunda yine başa döndük, o geçemedi ben kapıyı açtım.

Nasıl öğreteceğiz biz bu oğlana nasıl kullanacağını şu kapıyı? Hayır, bir sürü şeye adapte olabiliyor, buna bi direnç tutturdu ben de anlamadım. Yahu bir akıl verseniz, ne güzel olacak :) Evde olmadığım zamanlarda geçebilsin diye şimdi kapıyı ya gene yukarı bantlayacam yine, ya da aralık bırakacağım...

Herkese şimdiden iyi haftalar diliyorum, bu vesileyle efenim. (Sesimi Bülent Ersoy gibi hayal edin burayı okurken :P ) Sevgiler.



"Dur bir saniye, Miço bu kapıdan mı geçemiyor şimdi?"
*Miço yılbaşı gecesi içkiyi biraz fazla kaçırınca

Ağzımızın tadı bozulmasın. Sağlık, huzur, neşe her daim hepimizle olsun. İşimiz gücümüz olsun, işimize gücümüze koşacak kol kuvvetimiz olsun. Sıra sıra dileklerim yok 2012'den, temel şeyler sadece.

Cumartesi evde temizlik vardı. Çılgın Aralık ayının son hafta sonunda da pek dinlenemedim, teyzemiz evdeyken yardım etmezsem ayıp gibi geliyor.

Sonra saat 5 gibi gaza geldim. Yeni yıla evde gireceğimiz için pek bir hazırlığım yoktu, amaç dinlenelim. Kardeşim yalnız geçirmesin diye onu çağırdım. Eh evde yemek yok. Pazar günü de yemekli misafirimiz olacaktı. Alışverişe çıktık. Misafir için alışveriş, ev için çerez, sebze vs. Sonra kasapta yarım bir hindiyi parçalattım, kapama yapmaya karar verdim. Koştur koştur eve ve 2 saat içinde hayatımın ilk hindisini pişirmiştim. Hani yılbaşı diye değil de, eti ertesi gün misafire yapacağım, tavuk bir gece önce yemiştik, böyle denk düştü yani :) Ama siz oraya son dakikada azıcık yılbaşı havasına girmiş olduğumu da not düşebilirsiniz :) Kapamanın pilavını bu arada iki renkli yaptım, hem bulgur hem pirinç vardı içinde. Böyle bir pilavı ilk kez pişirmeyi bırakın ilk kez yemiş oldum ve çok hoşuma gitti.


Ve tabii ki akşam, saatler 12'yi biraz geçince, sevgili öpülmüş anne aranmış olunca, Beste'nin tarif postu sonrası bir harekete dönüşmüş olan portakallı kahveli içeceğimi açıp blog arkadaşlığına kadeh kaldırdım. Harika bir içki olmuştu; Pazar günü misafirliğe gelen eşimin Hollandalı kuzenleri de, hepimiz bayıldık. Bacardi'den yaptığım için sanırım ve tabii şekerden, bayağı bir çarpıyor insanı. Ki bu benim hoşuma giden bişeydir, eheh :)

Pazar sabahı pek erken uyanamadım ve yatakta eşime kahvaltıyı onun hazırlaması gerektiğini çünkü 1 saat içinde tekrar yemek yapmaya başlayacağımı geveledim. Kahvaltı sonrası da hemen yemek işine giriştim. Menüm, (ki bunu yazıyor olmamı Öykücü'den kopya çekiyorum) mantar çorbası, zeytinyağlı yer elması (mmmm bayılırım ve herkese tavsiye ediyorum), patatesli gül böreği (patatese her zaman biraz kaşar eklerim ki yavan olmasın), salata, salçalı et ve pilavdı. Ayrıca kayınvalidemin derin dondurucuma stokladığı humus ve cevizli biber ile yılbaşında hindi yanında hareket olsun diye aldığım çiğ köfteler vardı. Hoş eğlenceli bir yemek oldu, ancak etim bir felaketti ve sebebini sanırım biliyorum. Misafirler saat 4 gibi gelince, etleri mühürlemeden düdüklüye koyma gafletinde bulundum. O pamuk gibi danacık ayakkabı tabanına dönmüştü - bence. Neyse bıçak kesiyordu :P Yapacak birşey olmadığı için ve onlar iyi olmuş dediği için-ben kötülemeden önce- çok üzülmüyorum.

Sonra çay+tatlı faslı, sonra sohbet derken saat 11'e geliyordu kalktıklarında. Güzel hoş sohbet bir gündü, ancak koltuğa oturduğumda farkettim ki leşim çıkmış.

Bu yazımdan şöyle genele geçeceğim, haftasonlarım 2011'de bana hiç yetmedi. Hafta içi saat 20.15 civarı eve geliyor olmaktan mıdır bilmem, herşey haftasonlarına yığılıyor. Tamiri, alışverişi, misafiri, çayı kahvesi gezmesi... Özellikle de son 2 aydır haftasonlarım tam bir koşturmaca içinde geçiyor. Deli misin kadın, plan yapma o zaman otur evinde diyor olabilirsiniz. O zaman da temizliğe sarıyorum, ne bileyim birşey bulunuyor. Plan yapmadan da ot olunuyor ya da. Hafta içi de erken yatan biri olmadığımdan, koşturmak beni pideye çeviriyor. Yaşlanıyor muyum neyim :)

Size deli dolu geçen Aralık ayımı hala anlatmak istiyorum. Yeni yıla girince ilk unutulan hep Aralık olur, hemen geçsin bitsin bir önceki yıl diye bence. Ama ben çok koşturmuş olsam da unutmak istemiyorum, o yüzden elimden gelirse halen parçalar halinde burada sizinle paylaşasım var.

Haydi herkese iyi seneler! Sevgiler!

* Ha ben bir de araba aldım Aralık'ta ya :) Yıllardır kafa yorup beceremediğim şey. Şurada blogunu göreceğiniz arkadaşımdan aldım hem de. Çok eğlenceli oldu, niheh. Onu da anlatırım :)

İzleyiciler