iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zamanda bu kadar atlama olmasaydı daha güzel olurdu, ama işler öyle yoğun ki ne foto çekebiliyor ne de hamileliğimi dokümante edebiliyorum :(

Her hamilenin iş hayatında başına gelen bir şey sanırım, tam gebelik haberini aldığımda çok ağır bir projeye verildim. Çevremde bunu yaşamayan kadın yok gibi. Tamam iş yerleri bunu bilerek veriyor demiyorum, ama yani nasıl bir denk düşmeyse düşüyor...

Evden mesailer, ofiste mesailer, ofisteki kalitesiz mesai yemekleri vs derken, artık toparlanmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bir de yeni bir programlama dilini sıfırdan, yardımsız ve hiç dokümantasyon yokken öğrenmeye çalışmak ruh halimi çok örseledi. Yani nefret ettim, kendime kızdığım bıktığım ağladığım bir süreç oldu. Hala da iyi gittiği söylenemez ama ben biraz oluruna bıraktım sanırım... Bir de işe yeni başlayan, her lafımı iş ortamlarında ağzıma tıkan, yeri gelince beni terslemeyi bilip ona bişey öğretirsen sadece sana iyi davranan, ama karşılığında seninle bir gram bilgi paylaşmayan, sonra senin verdiği bilgi ile bir iş yapınca hayatta sana referans vermeyen, gözünün içine baka baka senden bahsetmeyen, hırs küpü, itici, tam bir Akrep kızı ile uğraşıp durmam da cabasıydı. Yani arkamdan neler konuşuyor, milletin gözüne girmek için ne kadar ileri gidebilir... Bunların ucunu falan hep bıraktım, ne halt ederse etsin lanet olsun moduna geçtim... 9 senedir bu sektördeyim, böyle anlaşamadığım geri zekalı bir insan görmedim. Söylediğim herşey mi kötü anlaşılır... İçin kötüyse kötüye yoruyorsun tabii.

Bir de bu hafta sonu vücudum da ilk yorgunluk sinyalini verdi. Müşteriye gitmem gerektiği için servis kullanamıyorum. Yani bir servis var ama vücudum ağırlaşana kadar köprü trafiğine girmeyeyim dediğim için kullanmadım. Son 4 senedir 6da çıkıp trafik yüzünden 8 küsürlerde eve varmaktan gına gelmişti. Metrobüs-metro yöntemini kullanıyorum 2 aydır müşteriye geliş gidişlerimde. Metroda merdivenlerde herkes dikilirken tırmanıyor, iniyor; tatlı bir koşturma içinde oradan oraya zıplıyordum. Ancak dediğim gibi, yorgun hissetmeye başladım artık. Bu kadar erken yorgun hissetmem normal mi onu da bilemedim. Ama sanırım vücudumun sesini dinleyeceğim...

Dün gece önce beni endişelendiren kramplar yaşamaya başladım. İnternete baktığımda genişleyen rahimden dolayı olduğu söylenince biraz rahatladım. Yine de insan bir duraklamak, bir yavaşlamak istiyor, bu sabah metro basamaklarını hoplaya zıplaya çıkmadım netekim.

Bu arkadaş da şikayet etme moduna geçmiş diyebilirsiniz... Hakkaten ayların birikintisi. Anlattıkça rahatladığımı ve bazen de olaya farklı açılardan baktığımı farkettim. Özellikle şu yeni gelen kızla ilgili kendimi çok kasmış, sorunun bende olduğunu düşünüp her gün farklı davranış denemiştim: Melaike olmak, hiç bulaşmamak, sadece soruları yanıtlamak, hep iletişimde hep kollayıcı olmak... Hiç biri işe yaramadı, ama keşke bu kadar uğraşmasaymışım. Kendimi gereksiz yere üzdüm, zorladım. İş zaten stresli bu ara, bir de onunla uğraşmak cabası oldu. Allahından bulsun diyorum, ama iş hayatında kim ne bulmuş şu ana dek, sesini çıkarmayıp bu davranışları sineye çekenlerin ne zaman sağ kaldığı görülmüş, belli :)

Aslında bu streslerden sıyrılabildiğimde, mutlu sıcak ve normal hissediyorum. Hamileliğin çok şükür ki zorluklarını pek yaşamadığımdan, tahtalara mı vurun nedir, genelde neşeliyim. Şikayet bulutunun arkasında sağlığından, yaşantısından memnun bir ben var yani :)

Şu ana kadar ne kadar güzel ki hamilelikle ilgili bir sıkıntım olmadı. Sadece doktorumun beğendiği kilonun üzerinde kilo aldım. 54,6 ile başlamıştım, 1.68 boy ile. Yani gayet fittim :P Fakat bulantı vs de olmayınca, ama iştah birden artınca kilolar da gelmeye başladı. Doğrusu şikayetçi değilim, aynada kendime bakınca hala güzel buluyorum :) Bacaklarımın çarpıklığı geçti mesela eheheh :) Şu an evdeki tartı 63 gösteriyor ama o bozuk, ben ona inanmıyorum bi de :)

Artık günlük içerden kıpırdamalara alıştım, duyamazsam endişelenir oldum. Pek hoşuma gidiyor doğrusu, insan doğumdan sonra nasıl o kıpırtısızlığa alışır bilemiyorum. Babası da kızımın tepişmelerini dışardan hissedebiliyor artık.

İsim konusu çok zormuş. Bir de arada evi boyattık biz. Ağırlaşınca yapamayacağım diye, 4 senelik badanayla oturuyorduk, el mecbur o karda kışta badana yaptırdık. Ben kuzenimde kaldım birkaç gün. Eşim perişan oldu, bütün kabasını temizliğin o yaptı, sonrasını temizlikçi halletti.

Bebek odasına mobilya da beğenmiştik. Ama şimdi oradaki tek yatak işimize yarayacak diye odaya mobilyanın sığmaması söz konusu. İnsan da bir bebek odası takımı özeniyor yani, tamam ilk aylar yanımda yatıracağım ama şöyle bitmiş bir odayı da döşemek görmek istiyor... Bilmiyorum, bu konuda fikirlere açığım...

Ha evet, bir de kızım oluyor :)

Geçen Ağustos'ta evlilik yıldönümümüzde eşim bu güzel buketi ofise gönderdiğinde çok neşelendim. Zira evden uzaktaydı ve çiçeklere bayılırım :) Ayrıca aylar önce Çiçek Sepeti'nde aynı buketi görüp çok hoşlanmıştım, ne hikmetse eşim de beyaz çiçek göndermekten bu sene sıkılmış. ("Turuncu özlemek demekmiş, web sitesinde öyle diyordu ondan seçtim" dedi bana snifs...)

Sonra yanıma ofisteki kızlardan biri geldi. Bu kızı doğrucu davutluğu, organizasyonel becerileri için gayet de severim. Leb demeden leblebiyi anlar, akıllıdır, çalışkandır; zevkleri seçimleri açısından kendisine danışmak bir sürü bilmediğim şey öğrenmeme yol açabilir. Ama bazen nasıl desem.... "over the top" yaşıyor yaşadığı her şeyi. Düğün hazırlıkları yapıyor mesela, onunla birlikte bütün şirket biz de stresleniyoruz. Sabah trafikte kalıyor, herkesin duyacağı şekilde trafikte ne kadar kötü zaman geçirdiğini anlatıyor. Ara ara ekip arkadaşlarını ya da o gün artık şanssız her kimse, çok net haşlayabiliyor. O kadar yüksek yaşıyor ki bazen, uzaktan izlemesi bile yorucu oluyor.

Neyse bu kız geldi ve çiçekleri hangi vesileyle aldığımı sordu. Ben de eşimin evlenme yıldönümümüz için gönderdiğini söyledim. Sonraki cümlesi şu oldu: "Aaa süper tebrik ederim, saydın mı gülleri kaç taneymiş?"

Suratımdaki boş ifadeyi tahmin edersiniz herhalde. Önce birkaç saniye kaldım ben. Sonra gerçekten toparlanmazsam durumun iyice komik görüneceğini farkedip, acele tarafından bir yanıt aramaya giriştim. Zihnimin gizli dehlizlerinde bir yanıt aradım, çünkü günlük olarak alışageldiğim bir şekilde cevaplayamayacaktım. Öyle ortalıkta duran yanıtlar işimi göremezdi ama arıyor söyleyecek birşey bulamıyordum.. Yok bu iş fazla uzun sürebilirdi, beynimin data indekslemesine pek güvenmedim, aramayı bıraktım ve o sırada kalbim hop sazı eline aldı:
"Bilmiyorum kaç tane olduklarını ama bence çok güzeller. Kaç tane olduklarının farkedeceğini de düşünmüyorum."

Bunu belki inanmazsınız ama, gerçekten kızı sevdiğim için en cici ifademle söyledim. Kırmadan, etmeden, tamamen en sevimli tonlamamla. Fakat tabii içimde bir an soğuk, korku dolu rüzgarlar esmedi mi, esti. Eyvah bugün paparayı yiyecek ben olabilir miyim acaba, çiçeğim hakkındaki fikirlerim değişmicek nolur uzatma gibi bir kaç düşünce koşuştu arka arkaya.

Neyse, çiçeklerimi saymadığım için beni çok da aşağılamadan kız konuyu kapattı. Ben de ucuz atlattım düşüncesi ile kafamı hemen işime gömdüm.

2-3 hafta önce bu kız evlendi, de daha balayından dönmedi. Dilerim ki tam kalbine göre gülleri sayarak alan bir koca nasip olmuştur ona. Yoksa bu detaycılıkla hayat zor...

Şu an şirkette kahvaltı etmekteyim. Masada yanımda oturmakta olan 3 kadın çalışan, sabah spor yapmak mı daha iyi akşam spor yapmak mı, bir tartışmaya tutuldular.

İkisi birlik olmuş durumda, akşam yapmanın metabolizmayı daha fazla hızlandıracağını iddia ediyorlar. Zavallım, diğeri ısrarcı. Şu, bir yerlerde okunup da asla emin olunamayacak konulardan biri ve ısrarla tartışıyorlar, sanki her biri geçmişte metabolizma ölçümleme üzerine en az 12000 denekten oluşan araştırmalar yönetmiş.

Yalnız kalan kadın kaybetti. Ama kaybettiğini kabul etmedi henüz, sadece çekildi. Birazdan birbirlerine konuyla ilgili bulabildikleri linkleri gönderip metinsiz maillerle savaşa devam edecekler.

Ahhh insanları izlemenin verdiği neşe! Sabahları daha bir gergin olan kadınlar! Hayat ne güzel :)

Not: Foto geçen kış eşimin bana hazırladığı gece kahvaltısından :) İnsan bazen akşamları çok acıkıyor, di mi amaa :)
Basitçe şu cümle durumumu özetleyebilir: Ocak ayında bunaldım. Geçen ayların sıkıntısının üzerine eklenenler oldu, neden böyleydi diye hatırlamaya çalıştığım şeyler oldu. Annemi özledim, göremedim. Kocamı özledim, gördüm ama doyamadım. Sepetim doldu, taştı. Sorumluluk kalemleri artarken, destek görememek canımı çokça sıktı. İçimi bayan bir performans görüşmesinin de etkilerini hala üzerimden atamadım. Üniversiteyi kazandığım ana kadar geri dönüp, kariyerime tekrar şöyle bir bakma isteği uyandıran bir görüşme...

Böyle dönemlerde kendimi çeşitli sığınaklara kapatıyorum. Kurgu dünyaların şeffaf ve koruyucu yaprakları arasına gömülüyorum. Gül yaprakları gibi, damarlı ve geçirgen bir koza içine yerleşiyorum.

Son iki yıldır twilight serisine gömüyorum kendimi, ondan öncesinde ise yollarda sürekli hayal kurardım... Bu sefer çok tuhaf oldu, ergen filmlerine sardırdım. Ergen ve akneli çocukların anıra anıra güldükleri; kadınlar yaşlılar ve bütün farklı insanlarla aşırı derece dalga geçen, yaşımıza pek de hitap etmeyen filmlere. Bir kısmı da cra.cker movie dediğimiz, malum bitkinin etkisindeki kahramanların çok olduğu filmler.

"Knocked Up" ile başladım. "Zack and Miri" ile devam ettim. Tabii bu arada filmleri 8er kez falan izleyip, gitgide filmlerdeki ergen tiplemeler gibi konuşmaya başladım: "F***, s*it, f***, f***" Bu iki filmin diğer ortak özelliği, tuhaf bir romantizm anlayışını koruyor olması. Hatta bu romantizm anlayışının bana da şaşırtıcı bir şekilde hitap edebildiğini farkettim. Sırada Pineapple Express, Superbad, Observe and Report var.

Sonum ne olur bilemiyorum. Ancak geçen gün kendimi bir masa başında elimde içeceğim, üzerimde ütüsüz tshirtümle geyik yaparak ve bolca "f*** s*** f***" kelimelerini kullanarak çalışabileceğim bir iş hayali kurarken yakaladım. Parmak arası terlik de işe dahil olmuştu ve Miami de arkadan göz kırpıyordu sanki...

Benim böyle konuştuğuma bakmayın. Hayal kurmaya bile pek cesaretim yok son günlerde. Ama bu filmler sayesinde, sıcak ve neşeli bir kapı aralığı açılıyor hayatıma. İçeri tuhaf espriler ve parmak arası terlikli rahat tipler doluşuveriyor...

Kedi sen istemesen de tezgaha çıkmayı sürdürebilir..
Evdeki misafirlikler hiç bitmeyecek gibi gelebilir...
Akşamları eve dönüş yolu hiç geçmeyecek gibi görünebilir...
Pilatesten kaytarmak bazen her şeyden tatlı olabilir...
Almak için uzun aylar düşündüğünüz fotoğraf makinasını keşfetmek için motivasyon bir türlü gelmeyebilir...
Sabah erken kalkmalar bir türlü bitmeyebilir...
Arzuladığın gibi bir terfi ufukta hiç olmayabilir...
Çocuk yapmak çok korkutucu görünebilir...
Tayland tatilinin planı kendi kendine bir türlü oluşmayabilir...
Eve koşturarak geldiğinde yemek kendiliğinden pişmeyebilir...
İstediğin gibi bir proje çeşitliliği hayal olabilir...

Üzerine şöyle bir köpüklü kahve içmeye ne dersin? Ohh.
Şu an damarlarımda birkaç gündür hayal ettiğim gibi tereyağı koşuyor. Tereyağı ve karidesten kaynaklı kolesterol. Alkol de dört nala koşuyor, sanırım cümlelerimde tekrarlarımın sorumlusu çoğunlukla odur. Behzat Ç.'yi rakı eşliğinde izledik, bir karar değildi ama kesinlikle ileride değerlendireceğimiz bir durum oluşturdu.

Behzat Ç.'yi izleyin. Haftalardır çok da bağırmamaya çalışarak etrafımda bu etkiyi yaratmaya çalışıyorum, ancak artık bağırabilirim: İzleyin la! (La, lan'ın Angara ağzındaki versiyonuymuş. Ben bilmem, ama çok sevdim. Kocam yıllardır kullanırmış ama anlamazmışım.)

"Ye, Dua Et, Sev" bana hiç iyi gelmedi. İtalya'da takıldım kaldım. Zaten filmin baş kahramanının sonunda aşık olduğu adam rehber çıkınca da (ehem), beni bir rahatlıktır aldı gitti. O günden beridir yemeğe kalite peynir kesmediğim akşam olmadı... Yahut şarap açmadığım.. Acılı kuru fasulye pişirdiğim zaman dışında. Sevgili eşim (tekrar kocam demeyeyim dedim) nasıl da hazır ve kötü yemekten nefret ettiğini anlatır dururdu, algılamam geç oldu ve bittabi ki göbekle geldi bu algılayış.

Bir ülkede ve bir şehirde tıkılı kalmak hiç bana göre değil(di). Üniversitede herkes iş güç anlatırdı, ben asla burada yaşamazdım. La noldu o kıza (lan demedim, la dedim). Bir gün ofis kariyer namına herkese tepik atıp bi haltlar edeceğim. Edemezsem de; ne kuduzmuşum diyeceğim.

Tatlı bir Pazar günü oldu. Kardeşimle Moda'ya gittik. Bal gibi bir hava. Ahh eski mahallem. Kokoreççi amca bizim gittiğimiz saatte sanırım bütün tezgahı satıp kaçmıştı, o yüzden çay bahçesinde aç karnına "kötü çay" içtik. Kemal'e gitmedik çünkü Kemal'e gidemiyorum. Yazları ağaçların çok sık olmasından belki havasının çok bunaltması ve her daim bitmemecesine yer bulunamaması, o yeni gelen yer gösteren kızlar, kışın gelen laylonlu oturma alanları... Gidemiyorum artık. Bir zamanlar Pazar kahvaltısı sonrası uyuyakalmıştım o minderlerde. Ehliyet sınavından çıkmıştım galiba. Kucağımda gazete ekleri uyuyakalmışım.

Sonra çarşı içinden balıkları, karidesleri ve sebzeleri aldık. Manav beni kazıklamasına rağmen güler yüzle "yine bekleriz" dediği için Kadıköy Çarşı'yı ne kadar özlediğimi farkettim. Eskiden her akşam alışverişimi oradan yapardım e çünkü orada yaşıyordum. Ama tabi eve gelince marulu açtığımda abiye güzelce bir saydırdım, taze soğanı görünce iyice coştum. GS de yeniliyordu hem, salondaki bağrış çağrıştan kimse beni duymadı.

Yarın işe gidilcek. Şu an karşıya yüzsem enerjim tükenmez (hello tereyağı) . Ama uyumayı başarmam gerekiyor. Son 1 aydır iyice bıraktım, uykusuz takılıyorum. Vücudum ne zaman iflas eder diye bekliyordum ama sandığımdan dayanıklı çıktı kerata. Daha geçen Cuma pes etti. 9'da koltukta uyuyakaldım. Bilmiyorum, bu nasıl bir eksikliktir ancak bende "hadi yatağa gideyim de uyuyayım" ayarı yok. Böyle bişey tanımlı değil. Nasıl tanımlarım?! Yok yani...
Uykusuzluk ve yol... 24 punto ve bold karakterleriyle aylardır üzerimde oturuyor bu ikisi. Kariyerimin de muhtemelen. Gözlerim boş bakıyor. Beynim uyuşuk. Ölen beyin hücrelerimin haddi hesabı yoktur.

Yollarda perişanım. Servis koltuklarına yapışık yaşıyorum. Koltuklardaki mite'lar ve başka insanların saç telleri en yakın arkadaşlarım.

Taşınma konusunu açmayalım, istemiyorum. Sadece birazcık ama birazcık erken yatabilmeyi öğrenmek istiyorum. Ama kaskatı bir direnç var içerilerde benim, bazı konulara karşı. Oturup ele alıyorum ve sonra gene eskisine dönüyor.

"What part of forever, don't you understand... " Hem aşkı anımsatıp karnımı gıdıklayan bir şarkı bu. Hem de nedense bitmeyen yolları, bu aralar...

Şimdi bu şarkı ile uyuya kalacağım... Filmlerde hani kahraman koca bir macerayı tamamlar ve neşe ile uykuya dalır ya. İşte öyle :)



Çocukken, büyüdüğümde hangi mesleği yapmak istediğimle ilgili ilginç bir şey söylerdim: "Bilim kadını olacağım". Bu 5-6 yaş civarı kafama taktığım bir şeydi ve bir süre kendimi bir icat yapmış olarak dergi kapaklarında hayal etmemle ergenliğe doğru sızdı. Madame Curie hastası olduğum bir figürdü, zaten geçen sene Pantheon'daki mozolesini ziyarete gittiğimde de içim bir acayip oldu, eski hayaller depreşti.

Ama aralarda, tabii ki farklı şeyler de aklıma takılırdı. Örneğin 9-10 yaşlarındayken, arkeolog olmak istediğime karar vermiştim. Ve doğrusu, diğer düşündüklerim arasında bu o kadar net bir histi ki, hala içimde hatırlayabiliyorum.

Sonra nasıl vazgeçtiğimi söyleyeyim. Tabii o zaman - ve halen ama azalarak :/ - istediğim şeyi yapabileceğim hissine sonsuz bir şekilde sahip olduğum için, arkeolog olmakla aramda hiçbir engel yoktu, olamazdı. İstiyorsam olurdum. Fakat annem bana bir gün, ben büyüyüp üniversiteden mezun olup bir kazıya katılana kadar, bütün eserlerin bulunmuş olacağını söyledi!!! Annemin mühendis olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı... Tabii ki hislerim annemin yetişkin sözleri karşısında fazla tutunamadı, başka arayışlara girdim.

Taa o zamandan karakterime uygun bir hayal kurduğumu söyleyebilirim, işaretlerini alıyor insan demek ki. Lisede şehrimizi ziyarete gelen yaşıtlarıma türbe ve camileri dolaştırır (!) bu gezilerden çok sıkılmalarına da bir anlam veremezdim örneğin. Ki bu çok sonraydı. Sonuçta bir rehberle evlenmemi de şimdi düşününce hiç şaşırtıcı bulmuyorum :D Hafta sonu gidip güzel mozaikler görelim diye hayal kurmak da bizim ailenin bir rutini oldu artık...

Şu yazıyı okudum da demin, uktem depreşti. Halen gazetelerde bir kazı haberi okuduğumda, üniversiteden mezun olacağım zamanı ve haberdeki kazıya yetişip yetişemeyeceğimi hesaplar dururum....
Geçen sene bugünlerde nişanlandık sevgilimle. Kısa bir zaman sonra şu an yaşadığımız evi satın aldık ve taşındık. Ağustos'ta resmen evlendik, Ekim'de de düğünümüz oldu. Yine Ekim'de uzun yıllardır çalıştığım ancak son 1,5 senesi benim için resmen işkenceye dönüşmüş işimden ayrıldım.

Bir önceki postta da kendimce ipucunu verdiğim üzere, 2009 bitmeden de yeni bir işe girdim. Ve evet geceleri yemek yapıyorum genelde :) Annemin eskiden çalıştığı zamanlarda yaptığı gibi.

2009 baş döndürücüydü. Güzel ve yoğundu. Bana değişimin içinde hatta tam merkezindeyken, hayat durağanken olduğumdan daha güçlü olduğumu hatırlattı. Kendimi suya, hayatın akışına bırakıvermenin; durup beklemek, düşünmek ve değerlendirmekten daha net sonuçlar elde etmemi sağladığını gördüm. Ve çok daha fazla tatmin edici olabildiğini...

Yeni işimden gayet memnunum. Gelirim iyileştiği gibi, tuhaf bir şekilde hep hayalini kurduğum ama farkında olmadığım şirkete girivermişim. Hatta üniversitede benden birkaç dönem büyük olan bir kız vardı; bana çok inek gelirdi söylemesi ayıptır :P Fakat çalıştığı yeri duyunca çok etkilenmiştim, "Keşke ben de orada çalışsam, en azından bundan sonraki adım olarak benim için iyi olurdu" demiştim. "Ama beni hayatta da oraya almazlar" demiştim. Arada sırada bunun hayalini bile kurmuştum: Bilmeden bir çeşit secret yapmışım herhalde. Yani aslında bu benim sığlığım olabilir, piyasada çalışmak için zilyon tane güzel firma olabilir, ancak nedense gözümün önüne getirebildiğim bir tek bu olmuştu :)

Her ne ise, iş hayatı belli olmaz, şartlar birden değişiverir. Bu da eski işimde dumurlar eşliğinde öğrendiğim bir ders. O yüzden hep temkinli konuşuyorum, hatta hislerimi bile temkinli yaşamaya çalışıyorum :) Oldukça somut ve göz ardı edilemez bir gerçek var ki; o da işle ev arası yolumun çok uzun olduğu. Neredeyse şehrin iki uzak ucu. Evi de yeni aldık :P Taşınmak içimizden gelmiyor. Şimdilik alıştım, hayatımı bu duruma göre düzenledim, fena gitmiyor. Yemekleri hafta sonundan yapıyorum genelde, hafta içi de bir akşam ben ya da eşim bir şeyler pişirince yetiyor bize. Yollarda uzun zamandır okuyamadığım kadar çok okuyorum. Müzik dinliyorum. Uyuyorum :)

Geçen sene 14 Şubat'ta nişan şaşkını idim. Bu seneyi evde diz dize, yanak yanağa geçirdik eheh :D Allah ağzımızın tadını bozmasın. Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun.

Not: Fotoğraf, yeni İspanyolca öğrenmeye başlayan eşimin eve getirdiği buzdolabı magnetimiz.
Bu günden sonrası bekarlığa veda partisi (bekarlık mı? ben evlenmiştim ama :P) + kına + düğün + balayı odaklanması şeklinde geçecek kısmetse. Eh bu, yazdıklarıma da yansıyacaktır diye düşünüyorum. Ben rahatlıyorum yazarken en azından tamam mı, bırakın bir süre bu konuları eşeleyeyim.

Dolayısıyla ya şimdi ya hiç, evet ben istifa ettim. Yani aslında 1 küsür ay önce istifa ettim ancak Çarşamba itibariyle çalışmıyorum. WOOOOHOOOOOO!!!!! :D :D

5 yıldır çalıştığım, aslında uzun yıllar gönülden bağlı olduğum ancak bazı olaylar & olay dizileri & bıkkınlık & tanıdığım herkesin sapır sapır gitmiş olması & artık çalıştığım şirketin adının bizim piyasada umursanmaması :P & kendimi uzun zamandır geliştiremeden aynı çamura saplanmış olmam & artık birlikte çalışılması hiç de keyifli olmayan birine dönüşmüş olmam.... Bunları sebepler arasında gösterebilirim. CV'de yazan 5 sene bir noktada insanın ayağını bağlayan bir prangaya dönüşüyor. Daha ilerleseydim daha da zor olacaktı benim için. Gencim, ama bir süre sonra "evli ve yakında doğurur bu" sorgulamasına da maruz kalacağım.

Evet bakalım, şimdi pırıl pırıl günler başlıcak umarım. Biraz dinleneyim, biraz düğünüme & evime & kendime & kocama bakayım şöyle. Çok sürmez sanırım ama, biraz molaya da ihtiyacım vardı.

Bugün temizlikçim geldi ilk kez. Yeni bir deneme ama pek hoşuma gitti. Öğleden sonra bir noktada "Siz çıkın artık ben hallederim gerisini" deyince süslendim püslendim, kendimi Kadıköy'e attım. English Home'da diğer bütün işi gücü olmayan kadınlar gibi salındım. Yatak çarşafı modasını takip ettim :PP

Allah utandırmasın diyorum verdiğim karar için. Herşey umarım umarım yolunda gider. Tabii evde oturmayı düşünmüyorum, başladım bile coşkuyla aramalara.

Pazartesi yine koşturmaca başlıyor. Yarın da bir arkadaşımın nikah şahidi olacağım. Aslında yabancı eşinin Türkiye'deki tek tanıdığı insan olduğum için, onun şahidi olacağım :P Çok heyecanlı ehehehe... Hala çantam yok koluma takacak bi nikaha yaa. Pırt.
All around me are familiar faces, worn out places, worn out faces. Bright and early for their daily races, going nowhere, going nowhere. And their tears are filling up their glasses, no expression, no expression. Hide my head, i want to drown my sorrow, no tomorrow, no tomorrow. I find it hard to tell you, cause i find it hard to take, when people run in circles, it's a very very... Mad world.
Pek eğlenceli veya maceralı olmasa da, bu olayı çok anlatasım var:

Ofiste müdürümün odası benim masamın tam arkasındaydı. Sırtım dönük otururdum odasına. Camdan bir oda onunki de. Her konuşulan duyulurdu. Biz de defalarca uyarmıştık, önemli işlerinizi burada görüşmeyin diye, pek takmazdı. Gene de kendisi nazik, saygılı biridir.

Bir akşam mesaiye kalmıştım. Müdürlerden biri girdi odaya. Kapıyı kapattılar ve harala gürele konuşmaya başladılar. Belli ki bütün gün bu konuşmayı planlamışlar, herkesin gitmesini beklemişler. Ben sotedeyim, beni gören yok. Hepimizi teker teker çekiştirdiler. Sı.çıp sıvadılar resmen. Ne ara kademe yöneticilerimiz kaldı, ne biz. Ne kadar kötü çalıştığımızdan, ne kadar az çalıştığımızdan ne kadar beceriksiz olduğumuzdan. Coştular filan. Resmen bağırarak konuşmalarından, benim orada olduğumu bilmediklerini anladım.

Bir süre içinde çıkacaklardı. Zaten birkaç aydır devamlı fazla mesai istedikleri için onlara gıcık kapıyordum. Bu durumla yüzleşmek istemedim. Sinirimden yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Bir yandan da "Naber gö.tlekler" şeklinde onların konuşmalarına şahit olduğumu göstereceğim anın hayalini kuruyordum. Kararsız kalmıştım. Odadan çıktıkları an beni görecekler, gördüklerinde de olay patlak verecekti. Ne yapmalıydım...

Birden devasa kulaklıklarımı farkettim. Masada duruyorlardı, onları taktığımda pek birşey duymadığımı herkes bilirdi. Taktım, ancak konuşmaları dinlemeye devam etmek için de müzik açmadım. Birkaç dakika sonra odadan çıktılar. Benim orada oturduğumu gördüklerinde yüzlerindeki ifadeyi halen unutamam! Sakince yanıma geldiler ve birşeyler sordular: Kulaklık yüzünden duymadığımı işaret ettim, kulaklığı çıkardım. O kadar kaba ve abartılı konuşmuşlardı ki, diğer ekip arkadaşlarım bunları duysa herkesin siniri tepesine çıkardı. Haksızlık etmişlerdi. Ve onlar bu laflarını duymadığımdan emin olmak istiyorlardı. Hatta kulaklık varken hiçbir şey duymadığıma dair espri bile yaptılar, duymuyordum değil mi? En donuk ifademle, hayır duymuyorum dedim. Mesaiye kalmamla ilgili espriler yaptılar, kimse de görmemişti orada olduğumu. En başından beri buradaydım, sanırım siz beni görmediniz dedim. Sakinleştiler. Birkaç dakika sonra gelip duyup duymadığımdan emin olmak için -ne de olsa sinirli olurdum- biraz daha espri yaptılar. O halleri de gözümün önünden gitmez hiç...

Olay bu şekilde kapandı. Hakkında ileri geri konuşulan kişilere bu sözlerden bahsetmedim hiç. Kimi zaman içinde iş yerinden ayrıldı, kimi hala bizle. Bir gün anlatırım, nasılsa artık kimsenin canını yakmaz...
Ofis çok yavan. Gerçekten hiç sarmıyor. İnsanlar nasıl 25 yıl çalıştım diye pıtır pıtır emekli olabiliyorlar, aklım almıyor. Bize emeklilik de yok. Dipsiz kuyu gibi resmen, huzura giden yol.

Ofis yavan. Bir modülü bitirmem lazım. İki konsantre olup kodlayamadım. Bütün gün bıkbık edesim var. Bu öğleden sonra bir ara, kitabımı çıkarıp klimaya karşı güzelce okuyasım geldi. Çay ve kek de istedim yanında. Modülün de yağlı birkaç kısmı kaldı, bitti sayılır. Kafayı toplasam birkaç saatlik işi var. Olunca bazı işlerde rahatlarız. Ben de yeni ekranlara bakarım, oh.

Beni heyecanlandıran bir iş var, 2 yıldır toplantılarda dile getiriyorum, sonunda kaptım. Nihe. Aslında asıl işim değil de, yan bir görev ve geçici. Ama olsun, renk olsun. İşi detaylandırınca çirkin birşey çıkmaz umarım.

Şirketteki 5. senemin içerisindeyim. Demek ki 25'in 5'te biri gitmiş :P Birkaç gün içerisinde bu şirketteki, bir sayayım hmmm, 9. performans görüşmemi yapacağım. Çok sıkıldım bunları yapmaktan, hepsi birbirinin tekrarı gibi hissediyorum. İki kelimeyi yanyana getirip de yaptığım işleri anlatasım yok.

E.'ın işleri biraz karıştı. 10 yıllık bir dönemin sonu yaklaşıyor olabilir. Bu durumda, işime 850 elle sarılmaktan başka yapabileceğim birşey yok. Alternatifleri değerlendirme durumu ne zaman karşımıza çıkar, bilemiyoruz. Zaman gösterecek.

İzleyiciler