eğlenceli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğlenceli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bence Sevgililer Günü'nün tek esprisi, o gün yapacağınız itirafların, gizli not göndermelerin, aşk-ı ilan etmelerin mazur görülebilmesi. Bu eylemlere cesaret etmeniz için bir vesile olması. Reddedilirseniz omuz silkip gittiğinizde ya da höykür höykür ağladığınızda kimsenin size karışmaması. Uzaktan beğendiğiniz, sürekli asansörde karşılaştığınız o kıza kocaman bir çiçek vermenin tuhaf olmaması. Defterinizin arasına kondurulmuş notun, masanızdaki gizemli post-itin sahibini size araştırtması. Yüzünüzde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle arkanıza, sağınıza solunuza bakmanıza sebep olması...

O olmadı, birbirinin aşkından emin olan çiftlerin, gizli birşeyler yapması. Kikir kikir bişeyler. Normalde yapmayacakları bir kaçamak, minik bir delilik. Benim nedense Sevgililer Günü dediğimde aklıma böyle şeyler geliyor. İnsanın bir anda gözünü parlatan, değişik sürprizli heyecanlı bir gün...

Herkes bildikten, zorunlu olduktan sonra ille de çiçek göndermenin, yemeğe çıkmanın, çok önceden rezervasyon yapmanın, normalin 3 katı hesap ödemenin, çiçek göndermezse kocaya kızmanın, sevgiliyi terketmenin, odunlukla suçlamanın ne esprisi var...

Ne diyecektim, nerelere geldim. Sürpriz itiraflar diyordum. Bugün lavaboda, ofisin gençten hatunlarından birini, kendisine gelmiş çiçeği başka bir kıza vermeye çalışırken gördüm. "Yaa işte o bana yazılan çocuk vardı ya, ondan gelmiş, sevgilim görmesin diye alır almaz lavaboya kaçtım, bunu al, sana gelmiş gibi masana götür, noolur" diyordu. Kız da çok zorlamadı, kabul etti. Kartları notları, artık her nesi varsa, belki yazan kişi hakkında bir ay düşündü demeden, toparlayıp kızın kucağına koyuverdi. Çocuğa ve durumuna üzüldüm doğrusu.

Ama tabii sürekli bu günden nefret ettiğini söyleyen, anlamsız bulan, yeren kocadan da, apansızın gelen çiçeğin, çikolatanın, çileğin neşesi başka bir şeyde yok :) Her sene "Hmm yok bu sene bişey beklemiyim, baksana nebçim konuştu geçen gün" dedikten sonra, her sene değişik bir sürpriz görmek de çok heyecanlı :D

Herhalde bu, kocamın Sevgililer Günü ile ilgili fikrinin hala sabit olduğunun, ama beni mutlu görmek için tüm istisnaları da lehimde uygulayabileceğinin bir göstergesi oluyor. Tüm cihan bir yana, ben bir yana :P

Size musmutlu bir sevgililer günü diliyorum ben... Son saatine girmek üzere olsak da :)
Yetişkin kadınlığımın kuaför maceralarından en tuhafı şudur:

Bir gün saçlarımı fönletirken acele tarafından da ellerime bi çeki düzen versinler istedim. Manikür vs.ye girecek vaktim yoktu, sadece oje sürdürmek istiyordum. Kuafördeki kızlar kırmızı bir şişe çıkardılar. İçinde incecik kıl gibi bir fırçası vardı. "Bundan da ister misiniz" dediler... "Yok ben french istiyorum" dedim, ya da onun  gibi bişey... Kırmızı şişeyle alakam olamazdı yani. "Bazı müşteriler istiyor" diye anlatmaya başladılar. Efendim, bazen manikür sonrası tazecik kesilmiş etleriniz kızarır ya. Hatta bazen kanar. İşte manikür yaptırmadan, sadece tırnak dibindeki etlere bunu sürdürenler oluyormuş. Önce oje, sonra bu. Böylece, yeni manikür yapılmış etkisi veriyorlarmış. Tırnak diplerinde... Kırmızı kırmızı... Ojeler özellikle french iken... 

Kadınlara akıl sır erdirmek mümkün değil, orası kesin :)



Bir önceki yazıyı kaldırdım. Sildim. Eğer gelmek isteyen birileri varsa, evrene yanlış bir mesaj göndermek istemem. Hatta kapımızın ardına kadar açık olduğunu söylemem daha uygun olacaktır...

Akşama eşimle randevulaştım, sinema gecesi yapacağız. Life of Pi, hedefimiz. Tayland'da filleri tüm gün ormanda sürüp nehirde yıkadıktan, maymunları plajda elimle besledikten ve kocaman kaplanlara dokunabildikten sonra, her türlü vahşi hayvan beni inanılmaz heyecanlandırmaya başladı. Kendimi tam bir orman çocuğu gibi hissediyorum ve bütün hayvanları yakından göreceğim günlerin hayaliyle yaşıyorum. Sadece hayal de olsa, türlü tuhaf hayvancağızla kaynaştığımı, onlarla arkadaş olduğumu, günümü onların ihtiyaçlarını karşılayıp sırtlarında gezerek geçirdiğimi tahayyül ediyorum. İçim kıpır kıpır oluyor.

Merak ve çocuksu heyecan. Bu iki duygu insanı ne kadar da yeniliyor. Ve onlar olmazsa, ben olmam gibime geliyor. Bir de neşe :)

Hepinize bol neşeli cumalar :D
Bir sporsever olarak olimpiyatları istediğim kadar izleyemiyorum (Tercih ettiğim izleme şekli: Kocamla 7/24 sürekli gözümüz tvde olsun, madalyalarımız olsun, çokça gaza gelelim filan). Yine de olimpiyat havası evimizde oldukça esiyor.

Bu vesileyle 2012 Londra Olimpiyatları hakkında internette rastladığım ilginç linkleri sizinle paylaşmak istedim. Spor = eğlence (eğer kazanıyorsak :P ) olduğu için linkleri de eğlenceli tarafından seçtim. Haftaya neşeli bir başlangıç yapalım, güzel bir hafta olsun...

Hepinize iyi Pazartesi'ler...


Açılış seramonisini kaçıranlar için ilginç görüntüler burada...

Amerikalı jimnastikçi Aly Raisman'ın serisi sırasında anne-babasını videoya almışlar. Çook komik, çook tatlılar :) Eskiden kardeşim de Sega oynarken motorsikleti sola götürmek istiyorsa sola doğru yürürdü, onun gibi.. Burada...




Sıkıldınız değil mi şu kepekli ekmek ve beyaz peynir fotosunu görmekten... Vallahi ben de sıkıldım, ve başka pek çok şeyden daha. Elim erip de yazamayacak kadar sıkıldım, bıktım, utandım, iğrendim. Kelimelerimi toplayabilirsem bir ara dile getirmeye niyetliyim.

Kepekli ekmekten sıkılanlar için bu promo fotosu yeterli olacaktır diye düşünüyorum :) Dan diye açın, ofislerde açın, cep telefonlarında metrobüsteyken açın, açın da şaşırın :) Akşama biz Madonna'nın Tanrı vergisi cüretkarlığı ile özgür kadınlığımızı hatırlamaya gidiyoruz. Gözüne soka soka insanların kadınlığı bağıracağız. Beğenseler de beğenmeseler de dinlemek zorunda kalacaklar. En azından orada, o anda...

Madonna ile ilgili hislerimi burada dile getirmeye çalışmıştım. Zaman onu ara ara geriye atsa da artık, kabul edin ey her yerde yaşlanmış-kasları ne iirenç-ıııyyy-artık müziği bitmiş-şovu sıkıcı diye vızıklanan tayfa : Madonna bi tanedir, zamanında yaptığı işlere duyduğumuz hisler sapasağlam aynı yerdedir. Ayrıca onun iki dans hareketini sakatlanmadan üst üste yapabilen bir 30'luk getirin, alnınızdan öperim.

Bir haftadır kendimi yeni albüme verdim, ve gözden kaçan bir şarkıya dikkat çekmeden gitmek istemem: Best Friend. Ne tatlı bir şarkıdır o öyle, eski duygulu Madonna şarkısının elektronik müzikle çırpıştırılmış hali...

Haydi bakalım, eğer enerjimi yazma enerjisine çevirebilirsem konseri de yorumlamayı umuyorum. Sevgiler herkese...

Şu an şirkette kahvaltı etmekteyim. Masada yanımda oturmakta olan 3 kadın çalışan, sabah spor yapmak mı daha iyi akşam spor yapmak mı, bir tartışmaya tutuldular.

İkisi birlik olmuş durumda, akşam yapmanın metabolizmayı daha fazla hızlandıracağını iddia ediyorlar. Zavallım, diğeri ısrarcı. Şu, bir yerlerde okunup da asla emin olunamayacak konulardan biri ve ısrarla tartışıyorlar, sanki her biri geçmişte metabolizma ölçümleme üzerine en az 12000 denekten oluşan araştırmalar yönetmiş.

Yalnız kalan kadın kaybetti. Ama kaybettiğini kabul etmedi henüz, sadece çekildi. Birazdan birbirlerine konuyla ilgili bulabildikleri linkleri gönderip metinsiz maillerle savaşa devam edecekler.

Ahhh insanları izlemenin verdiği neşe! Sabahları daha bir gergin olan kadınlar! Hayat ne güzel :)

Not: Foto geçen kış eşimin bana hazırladığı gece kahvaltısından :) İnsan bazen akşamları çok acıkıyor, di mi amaa :)
Annemin balkonunda var gücüyle yağan yağmura rağmen yuvasından asla kıpırdamayan anne gugukçuk


Ve ona geçici  bir koruma olsun diye koyduğumuz branda


Ertesi gün, çekemedim ama, işaret parmağının ilk boğumu kadar bir bebek göründü annenin altında :))) Brandayı yağmur geçince kaldırdık.


Bundan böyle ne aldım ne almadım, neyi beğendim buraya yazacağım arkadaş. Bir ürünü almadan önce direk internete bakan biri olarak biraz da borçluyum sanki. Ayrıca son aylarda kendimi alışverişe biraz fazla kaptırdığımdan, anlatacak şey bulmuş oluyorum direk, kuş taş filam :)

Şuradaki ilk cihazı hatırlayanlarınız vardır belki. Temmuz gibi iPhonemania'ya kapılıp koşa koşa almıştım. Malumunuz, müzik büyük zevk. Tembelliğim yüzünden bi ses çıkış teknolojisi edinememiş, yıllarca kulaklık & laptop hoparlörüne talim etmiştim.

Neyse, o ilk cihazı Teknosa'daki çocuk 'Aman acele etmeyin, bi araştırın' dediği halde aldım. Ki bizim evde araştırmadan alanı dövüyorum. Demek ki zavallı kocam, haybeye çenemi çekmiş. Neyse ona da başka bir yazımda anlatacağım harika bişi aldık da, vicdanım sızıldamıyor.

Eve götürdüm yukardaki cihazı ve dakika 5, pişman oldum. Yani bu hoparlörü ancak kucağınızda bebeniz gibi taşırsanız memnun olabilirsiniz. Tekrarlıyorum, kumandası yok! Philips arge yaparken ne düşünüyordu bilmem, herhalde bunu ofis masamızda kullanacağımızı, zaten home ofis çalıştığımızı, elimizin hep altında olacağını hayal etmiş olabilir. Ancak ben evde koltukta oturur ve radyomu dinlerken, müziği biraz fazla kez değiştirmeyi seviyorum. Genelde. Alet aynen kutusuna kondu ve ertesi gün topuklar p.op.oya vurarak Teknosa'ya koşuldu.

Capitol Teknosa'ya gidip, iadeci arkadaşın kuyruğunda bir miktar çile çektikten sonra, sorunumu hiç kıvırtmadan söyledim: "Bunun kumandası yok, ben anlamamıştım, kullanamıyorum." Sağolsunlar, hiç sorun çıkarmadan, paketin içindekileri şöyle bir kontrol ettiler. Ki biliyorsunuzdur, Teknosa artık sattığı ürünlerin paketine birkaç sticker yapıştırıyor, böylece o sticker'ı açtıktan sonra "ben vazgeçtim" deme hakkınız ortadan kalkıyor. Bunu da size bellettiriyorlar ki, millet habire bişeyleri eve götürüp deneyip "müşteriyim, haklıyım" yapmasın.

Neyse bana hediye çeki verdiler. Ki amacıma zaten uygundu. Gittim, yine Philips'in bir üst modeli olan DS3500/12'yi aldım. Arada fiyat farkı var ama kesinlikle değer! Artık Bluetooth üzerinden hoparlörü kullanabiliyorum. Yani elimde iPhone, kanalları değiştirir sesi açar kısarken, uzaktaki hoparlör sesi veriyor. Harika bişey :) Yeni aldığımın iPad uyumlu olması da cabası, yani kim bilebilir belki havadan iPad düşer kafama da buna takarım :P

Bu küçücük alet sayesinde eve arkadaşlar geldiğinde ufak bir parti havası yakalayabiliyoruz. Masada monopoly oynarken, misafir gelen arkadaşlarım "Aaa bende şu şarkı vardı" diyerek cihaza bağlanıp çalabiliyorlar. Boyundan büyük sesi var, güzel kaliteli, biraz açınca öyle hemen tıslamaya pıslamaya başlamıyor. E iPhone'u gayet hızlı şarj ediyor. Bilgisayardan da ses çıkışı olarak kullanılabiliyor ama bende nefretlik Vista olduğu için bir türlü buluşturamadım ikisini.

İlgilenenlere tecrübelerimden bir kuple sunmak istedim. Sevgiler...

*Miço yılbaşı gecesi içkiyi biraz fazla kaçırınca

Ağzımızın tadı bozulmasın. Sağlık, huzur, neşe her daim hepimizle olsun. İşimiz gücümüz olsun, işimize gücümüze koşacak kol kuvvetimiz olsun. Sıra sıra dileklerim yok 2012'den, temel şeyler sadece.

Cumartesi evde temizlik vardı. Çılgın Aralık ayının son hafta sonunda da pek dinlenemedim, teyzemiz evdeyken yardım etmezsem ayıp gibi geliyor.

Sonra saat 5 gibi gaza geldim. Yeni yıla evde gireceğimiz için pek bir hazırlığım yoktu, amaç dinlenelim. Kardeşim yalnız geçirmesin diye onu çağırdım. Eh evde yemek yok. Pazar günü de yemekli misafirimiz olacaktı. Alışverişe çıktık. Misafir için alışveriş, ev için çerez, sebze vs. Sonra kasapta yarım bir hindiyi parçalattım, kapama yapmaya karar verdim. Koştur koştur eve ve 2 saat içinde hayatımın ilk hindisini pişirmiştim. Hani yılbaşı diye değil de, eti ertesi gün misafire yapacağım, tavuk bir gece önce yemiştik, böyle denk düştü yani :) Ama siz oraya son dakikada azıcık yılbaşı havasına girmiş olduğumu da not düşebilirsiniz :) Kapamanın pilavını bu arada iki renkli yaptım, hem bulgur hem pirinç vardı içinde. Böyle bir pilavı ilk kez pişirmeyi bırakın ilk kez yemiş oldum ve çok hoşuma gitti.


Ve tabii ki akşam, saatler 12'yi biraz geçince, sevgili öpülmüş anne aranmış olunca, Beste'nin tarif postu sonrası bir harekete dönüşmüş olan portakallı kahveli içeceğimi açıp blog arkadaşlığına kadeh kaldırdım. Harika bir içki olmuştu; Pazar günü misafirliğe gelen eşimin Hollandalı kuzenleri de, hepimiz bayıldık. Bacardi'den yaptığım için sanırım ve tabii şekerden, bayağı bir çarpıyor insanı. Ki bu benim hoşuma giden bişeydir, eheh :)

Pazar sabahı pek erken uyanamadım ve yatakta eşime kahvaltıyı onun hazırlaması gerektiğini çünkü 1 saat içinde tekrar yemek yapmaya başlayacağımı geveledim. Kahvaltı sonrası da hemen yemek işine giriştim. Menüm, (ki bunu yazıyor olmamı Öykücü'den kopya çekiyorum) mantar çorbası, zeytinyağlı yer elması (mmmm bayılırım ve herkese tavsiye ediyorum), patatesli gül böreği (patatese her zaman biraz kaşar eklerim ki yavan olmasın), salata, salçalı et ve pilavdı. Ayrıca kayınvalidemin derin dondurucuma stokladığı humus ve cevizli biber ile yılbaşında hindi yanında hareket olsun diye aldığım çiğ köfteler vardı. Hoş eğlenceli bir yemek oldu, ancak etim bir felaketti ve sebebini sanırım biliyorum. Misafirler saat 4 gibi gelince, etleri mühürlemeden düdüklüye koyma gafletinde bulundum. O pamuk gibi danacık ayakkabı tabanına dönmüştü - bence. Neyse bıçak kesiyordu :P Yapacak birşey olmadığı için ve onlar iyi olmuş dediği için-ben kötülemeden önce- çok üzülmüyorum.

Sonra çay+tatlı faslı, sonra sohbet derken saat 11'e geliyordu kalktıklarında. Güzel hoş sohbet bir gündü, ancak koltuğa oturduğumda farkettim ki leşim çıkmış.

Bu yazımdan şöyle genele geçeceğim, haftasonlarım 2011'de bana hiç yetmedi. Hafta içi saat 20.15 civarı eve geliyor olmaktan mıdır bilmem, herşey haftasonlarına yığılıyor. Tamiri, alışverişi, misafiri, çayı kahvesi gezmesi... Özellikle de son 2 aydır haftasonlarım tam bir koşturmaca içinde geçiyor. Deli misin kadın, plan yapma o zaman otur evinde diyor olabilirsiniz. O zaman da temizliğe sarıyorum, ne bileyim birşey bulunuyor. Plan yapmadan da ot olunuyor ya da. Hafta içi de erken yatan biri olmadığımdan, koşturmak beni pideye çeviriyor. Yaşlanıyor muyum neyim :)

Size deli dolu geçen Aralık ayımı hala anlatmak istiyorum. Yeni yıla girince ilk unutulan hep Aralık olur, hemen geçsin bitsin bir önceki yıl diye bence. Ama ben çok koşturmuş olsam da unutmak istemiyorum, o yüzden elimden gelirse halen parçalar halinde burada sizinle paylaşasım var.

Haydi herkese iyi seneler! Sevgiler!

* Ha ben bir de araba aldım Aralık'ta ya :) Yıllardır kafa yorup beceremediğim şey. Şurada blogunu göreceğiniz arkadaşımdan aldım hem de. Çok eğlenceli oldu, niheh. Onu da anlatırım :)

Dün gece TV'de zaplarken birden tanıdık bir figür gördüm ve koltukta hoplayıp zıplayarak eşime kanalda durmasını söyledim. Kimdi dersiniz? Tabii ki Aslan Adam Vincent!!! Bu dizinin varlığını bile unutmuşum, görünce birden nasıl sevindim anlatamam.

Güzel ve Çirkin'i izlediğim zamanlar kaç yaşındaydım bilmiyorum ama en fazla ortaokulda olmalıyım. Başlama saatine kadar uyanık kalma iznim olduğunu ve sonuna kadar da yalvar yakar durabildiğimi hatırlıyorum. Ah çok hastasıydım bu dizinin ben.

Catherine'le Vincent'ın asla kavuşamaması, Vincent'ın sürekli kendi kafasına göre belirip sonra da ortadan kaybolması, geldiğinde de genelde Catherine'in hayatını kurtarması. Bunlar her genç kızın izlemeye bayıldığı klişe formüller :) Zaten hatun kısmının sürekli arayan, ne zaman nerede olduğu belli olan tiplerden hoşlandığı nerede görülmüş!

Vincent'la Catherine sürekli sarılırlardı bi de. Çünkü sarılmadan pek ileri gidilmezdi o dizide sanırım, yanılıyorsam düzeltin. Beni de sinir eden bişeydi bu, çünkü öpüşme olayını falan yeni görmüşüz sinemalarda. Bekliyorum bekliyorum, Catherine'in günlük yaşantısı bölümleri falan umurumda değil, geçsin de Vincent çıksın diyorum, ama Vincent geliyor bir türlü olaya giremiyor. Ah çok çekingendi bu Vincent, altın kalbi varıdı.

Tabi dün izlerken farkettim ne kadar çok etkilendiğimi... Mesela uzun saçlı, cüsseli rakçı çocuklar durumu. Hahahahah anlatırken acayip geliyor ama kocam da bunlardan biri. Sadece artık uzun saçlı değil :) Hatta oldum olası sarı kedileri sevmemi de diziye bağladım birden. Eşim de "Aaa Vincent Miçoymuş" diyerek, benzerliği onayladı.

Twilight serisinin neden tuttuğunu da (en azından benim tarafımda) izlerken iyice bir anladım. Bir yanda canavar, bir yanda kırılgan kız, canavar kızı hep koruyor, aşıklar ama birleşebilecekler mi, birleşseler bu birliktelikten nasıl bir meyve-ül kebür çıkacak! Ne Güzel-Çirkin masalıymış kardeşim, az ekmek yemediler bundan. Gerçi Twilight'ta kimin güzel olduğu Bella tarafından içten içe sürekli tartışılan bir konuydu heheh :)

Bu masalın altından ne çeşit bir bilinçaltı dayanağı çıkacağını merak ediyorum doğrusu. Masalları ve bizde dokundukları yeri yabana atmamak lazım. Güzel ve Çirkin masalına olan bu sevgimizi açıklayabilecek biri varsa da bu platforma davet ediyorum!

Not: Ehem, kuzen, kimse cevaplamazsa bari sen bişey çiziktirirsin...

Vincent Edward kolkola, nice mutlu haftasonlarına!
AwkwardFamilyPhotos.com

Bu aralar bu siteye taktım. Her açışımda kendimi kaybetmeme sebep fotoğraflar görüyorum. Etrafımdakilere de sürekli anlatıp duruyorum, ofiste arka masalardan kıkırdamalar duyup döndüğümde baktıklarını görüyorum ara ara... Umarsızca doyasıya gülmek için siz de bakın... Saçmasapan aile fotoğraflarından daha komik ne olabilir ki zaten şu dünyada :)

İzleyiciler