içerlerden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içerlerden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Geçen Ağustos'ta evlilik yıldönümümüzde eşim bu güzel buketi ofise gönderdiğinde çok neşelendim. Zira evden uzaktaydı ve çiçeklere bayılırım :) Ayrıca aylar önce Çiçek Sepeti'nde aynı buketi görüp çok hoşlanmıştım, ne hikmetse eşim de beyaz çiçek göndermekten bu sene sıkılmış. ("Turuncu özlemek demekmiş, web sitesinde öyle diyordu ondan seçtim" dedi bana snifs...)

Sonra yanıma ofisteki kızlardan biri geldi. Bu kızı doğrucu davutluğu, organizasyonel becerileri için gayet de severim. Leb demeden leblebiyi anlar, akıllıdır, çalışkandır; zevkleri seçimleri açısından kendisine danışmak bir sürü bilmediğim şey öğrenmeme yol açabilir. Ama bazen nasıl desem.... "over the top" yaşıyor yaşadığı her şeyi. Düğün hazırlıkları yapıyor mesela, onunla birlikte bütün şirket biz de stresleniyoruz. Sabah trafikte kalıyor, herkesin duyacağı şekilde trafikte ne kadar kötü zaman geçirdiğini anlatıyor. Ara ara ekip arkadaşlarını ya da o gün artık şanssız her kimse, çok net haşlayabiliyor. O kadar yüksek yaşıyor ki bazen, uzaktan izlemesi bile yorucu oluyor.

Neyse bu kız geldi ve çiçekleri hangi vesileyle aldığımı sordu. Ben de eşimin evlenme yıldönümümüz için gönderdiğini söyledim. Sonraki cümlesi şu oldu: "Aaa süper tebrik ederim, saydın mı gülleri kaç taneymiş?"

Suratımdaki boş ifadeyi tahmin edersiniz herhalde. Önce birkaç saniye kaldım ben. Sonra gerçekten toparlanmazsam durumun iyice komik görüneceğini farkedip, acele tarafından bir yanıt aramaya giriştim. Zihnimin gizli dehlizlerinde bir yanıt aradım, çünkü günlük olarak alışageldiğim bir şekilde cevaplayamayacaktım. Öyle ortalıkta duran yanıtlar işimi göremezdi ama arıyor söyleyecek birşey bulamıyordum.. Yok bu iş fazla uzun sürebilirdi, beynimin data indekslemesine pek güvenmedim, aramayı bıraktım ve o sırada kalbim hop sazı eline aldı:
"Bilmiyorum kaç tane olduklarını ama bence çok güzeller. Kaç tane olduklarının farkedeceğini de düşünmüyorum."

Bunu belki inanmazsınız ama, gerçekten kızı sevdiğim için en cici ifademle söyledim. Kırmadan, etmeden, tamamen en sevimli tonlamamla. Fakat tabii içimde bir an soğuk, korku dolu rüzgarlar esmedi mi, esti. Eyvah bugün paparayı yiyecek ben olabilir miyim acaba, çiçeğim hakkındaki fikirlerim değişmicek nolur uzatma gibi bir kaç düşünce koşuştu arka arkaya.

Neyse, çiçeklerimi saymadığım için beni çok da aşağılamadan kız konuyu kapattı. Ben de ucuz atlattım düşüncesi ile kafamı hemen işime gömdüm.

2-3 hafta önce bu kız evlendi, de daha balayından dönmedi. Dilerim ki tam kalbine göre gülleri sayarak alan bir koca nasip olmuştur ona. Yoksa bu detaycılıkla hayat zor...

Bence Sevgililer Günü'nün tek esprisi, o gün yapacağınız itirafların, gizli not göndermelerin, aşk-ı ilan etmelerin mazur görülebilmesi. Bu eylemlere cesaret etmeniz için bir vesile olması. Reddedilirseniz omuz silkip gittiğinizde ya da höykür höykür ağladığınızda kimsenin size karışmaması. Uzaktan beğendiğiniz, sürekli asansörde karşılaştığınız o kıza kocaman bir çiçek vermenin tuhaf olmaması. Defterinizin arasına kondurulmuş notun, masanızdaki gizemli post-itin sahibini size araştırtması. Yüzünüzde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle arkanıza, sağınıza solunuza bakmanıza sebep olması...

O olmadı, birbirinin aşkından emin olan çiftlerin, gizli birşeyler yapması. Kikir kikir bişeyler. Normalde yapmayacakları bir kaçamak, minik bir delilik. Benim nedense Sevgililer Günü dediğimde aklıma böyle şeyler geliyor. İnsanın bir anda gözünü parlatan, değişik sürprizli heyecanlı bir gün...

Herkes bildikten, zorunlu olduktan sonra ille de çiçek göndermenin, yemeğe çıkmanın, çok önceden rezervasyon yapmanın, normalin 3 katı hesap ödemenin, çiçek göndermezse kocaya kızmanın, sevgiliyi terketmenin, odunlukla suçlamanın ne esprisi var...

Ne diyecektim, nerelere geldim. Sürpriz itiraflar diyordum. Bugün lavaboda, ofisin gençten hatunlarından birini, kendisine gelmiş çiçeği başka bir kıza vermeye çalışırken gördüm. "Yaa işte o bana yazılan çocuk vardı ya, ondan gelmiş, sevgilim görmesin diye alır almaz lavaboya kaçtım, bunu al, sana gelmiş gibi masana götür, noolur" diyordu. Kız da çok zorlamadı, kabul etti. Kartları notları, artık her nesi varsa, belki yazan kişi hakkında bir ay düşündü demeden, toparlayıp kızın kucağına koyuverdi. Çocuğa ve durumuna üzüldüm doğrusu.

Ama tabii sürekli bu günden nefret ettiğini söyleyen, anlamsız bulan, yeren kocadan da, apansızın gelen çiçeğin, çikolatanın, çileğin neşesi başka bir şeyde yok :) Her sene "Hmm yok bu sene bişey beklemiyim, baksana nebçim konuştu geçen gün" dedikten sonra, her sene değişik bir sürpriz görmek de çok heyecanlı :D

Herhalde bu, kocamın Sevgililer Günü ile ilgili fikrinin hala sabit olduğunun, ama beni mutlu görmek için tüm istisnaları da lehimde uygulayabileceğinin bir göstergesi oluyor. Tüm cihan bir yana, ben bir yana :P

Size musmutlu bir sevgililer günü diliyorum ben... Son saatine girmek üzere olsak da :)
Basitçe şu cümle durumumu özetleyebilir: Ocak ayında bunaldım. Geçen ayların sıkıntısının üzerine eklenenler oldu, neden böyleydi diye hatırlamaya çalıştığım şeyler oldu. Annemi özledim, göremedim. Kocamı özledim, gördüm ama doyamadım. Sepetim doldu, taştı. Sorumluluk kalemleri artarken, destek görememek canımı çokça sıktı. İçimi bayan bir performans görüşmesinin de etkilerini hala üzerimden atamadım. Üniversiteyi kazandığım ana kadar geri dönüp, kariyerime tekrar şöyle bir bakma isteği uyandıran bir görüşme...

Böyle dönemlerde kendimi çeşitli sığınaklara kapatıyorum. Kurgu dünyaların şeffaf ve koruyucu yaprakları arasına gömülüyorum. Gül yaprakları gibi, damarlı ve geçirgen bir koza içine yerleşiyorum.

Son iki yıldır twilight serisine gömüyorum kendimi, ondan öncesinde ise yollarda sürekli hayal kurardım... Bu sefer çok tuhaf oldu, ergen filmlerine sardırdım. Ergen ve akneli çocukların anıra anıra güldükleri; kadınlar yaşlılar ve bütün farklı insanlarla aşırı derece dalga geçen, yaşımıza pek de hitap etmeyen filmlere. Bir kısmı da cra.cker movie dediğimiz, malum bitkinin etkisindeki kahramanların çok olduğu filmler.

"Knocked Up" ile başladım. "Zack and Miri" ile devam ettim. Tabii bu arada filmleri 8er kez falan izleyip, gitgide filmlerdeki ergen tiplemeler gibi konuşmaya başladım: "F***, s*it, f***, f***" Bu iki filmin diğer ortak özelliği, tuhaf bir romantizm anlayışını koruyor olması. Hatta bu romantizm anlayışının bana da şaşırtıcı bir şekilde hitap edebildiğini farkettim. Sırada Pineapple Express, Superbad, Observe and Report var.

Sonum ne olur bilemiyorum. Ancak geçen gün kendimi bir masa başında elimde içeceğim, üzerimde ütüsüz tshirtümle geyik yaparak ve bolca "f*** s*** f***" kelimelerini kullanarak çalışabileceğim bir iş hayali kurarken yakaladım. Parmak arası terlik de işe dahil olmuştu ve Miami de arkadan göz kırpıyordu sanki...

Benim böyle konuştuğuma bakmayın. Hayal kurmaya bile pek cesaretim yok son günlerde. Ama bu filmler sayesinde, sıcak ve neşeli bir kapı aralığı açılıyor hayatıma. İçeri tuhaf espriler ve parmak arası terlikli rahat tipler doluşuveriyor...

Bu sefer sözleri de okumanız gerekecek.. Şarkıyı dinlediğinizi zaten umuyorum. Son zamanlarda kasvetli ofisimde, dışarıya bakacak lanet olası bir pencere dahi yokken, bu şarkıyı mp3 çalarımda açmış kendimi uzaklara bakarken buluyorum. İki jaluzi arasından sızacak bir parça hayat arıyor gözlerim. Ancak tek bulabildikleri, binalar ve daha da fazla binalar oluyor.

Eşim yok. 6 ay kadar. Askerlik gibi değil mi... Ama değil. İş için gitti kocam. Yalnızım ama aslında fiziksel olarak yalnız değilim. Kardeşim ve eşimin kardeşi de bizim evde. Bir süreliğine...

Şarkıyı çalmaya başlayabilirsiniz şimdi bence. Eğer henüz başlamadıysanız. Ben de dinliyorum şu an. Tık tık tık tık... Tık tık tık tık... Goddamn this dusty room... Dave Grohl'un seslendirdiği gelmiş geçmiş en güzel lanet okumayı duyduk işte hep birlikte. Ne içten söyledi.

You were not alone, dear loneliness...You forgot but I remember this.

Sürekli ondan bahsederek bir boşluğu doldurmaya çalıştığımın farkındayım. Çünkü telefon ve skype ve emailler, üzgünüm ama yeterli değil. Nasıl olabilir ki ya da. Cuma gecesi arkadaşlarımın beni götürdüğü küçük balıkçıda, ikinci duble rakıdan sonra yaptığım en patetik hareketlerden biri kocam ve kendi ismimi duvara yazıp kalp içine almak oldu. Aslında tüm Cuma işte bu şarkıyı kendine fon yaparak geçmişti.

Bir miktar içtikten sonra mutlu bir çiftle birlikte geziyor olmak içinizi sızlatabiliyor ve iğrenç hissediyorsunuz utançtan. Hemen kafamı öne eğdim. Bir miktar rakı daha işe yarayabilir gibi gelmişti. Sanırım pek olmadı.

Zamanın çabuk geçmesi için neler yapıyorduk, hatırlamaya çalışıyorum. Ama sonra, tam ben bunu düşünürken zaman hiç geçmiyor. İşte o anda, o anlarda, yani uzay-zaman eksenini yırtmak isteyecek kadar sinirliyken ve ama elimden hiç bir şey gelmezken ben, bu şarkı çok iyi geliyor.

You'll dream about somewhere. A smoke will fill the air... Blogumu okumadığını bildiğim için söyleyebilirim sanırım: Geçen Cuma kaçamak sigara içtim. Ah bana kızmana bayılıyorum. Öyle ciddi oluyorsun ki sigara yüzünden bana kızarken. Ciddiliğini hep kırmaya çalışıyorum ama hiç bozmuyorsun yüzündeki ifadeyi.

I am not alone, dear loneliness. I forgot that I remember this... Böyle yalnız ve beklemede olmak, tuhaf bir his uyandırıyor bende. Yani sürekli birşeyi hatırlamanız gerektiğini unutmaya çalışmanız gibi bir his. Eve gittiğimde evde olmadığını hatırlamam gerektiğini unutmak istiyorum. Gibi.

Bazen ofiste kafamı kaldırıyorum. Dışarı bakacak bir pencere bile olmuyor. İşte o zaman, kendimi şarkıda Grohl'un anlattığı gibi tozlu bir odada hayal ediyorum. Kötü bir motel odasında. Sıcak bir öğleden sonra güneşi sızıyor içeri. Kafamın içindeki odada yatağa uzanıyorum, başucumda yanan bir sigara var. Diyorum ki kendi kendime, "Ben neyi hatırlamaya çalışıyordum? Damn"



Stranger Things Have Happened - Foo Fighters
By: Dave Grohl - David Eric
Goddamn this dusty room
This hazy afternoon
I'm breathing in this silence
Like never before

This feeling that I get
This one last cigarette
As I lay awake
And wait for you to come through the door

Oh maybe maybe maybe
I can share it with you
I behave I behave I behave
So I can share it with you

You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

I'm not alone
Dear loneliness
I forgot
That I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

We'll dream about somewhere
Our smoke will fill the air
As I lay awake and wait
For you to walk out that door
I can change I can change I can change
But who do you want me to be
I'm the same I'm the same I'm the same
What do you want me to be

You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

I'm not alone
Dear loneliness
I forgot
That I remembered this
You were not alone
Dear loneliness
You forgot
But I remembered this
Oh stranger stranger
Stranger things have happened, I know

Pst: Gece gece bütün sitelere mahkeme kararı aldırmış kapatmışlar. Yutup linki verdim ben de, üzgünüm.

Kedi sen istemesen de tezgaha çıkmayı sürdürebilir..
Evdeki misafirlikler hiç bitmeyecek gibi gelebilir...
Akşamları eve dönüş yolu hiç geçmeyecek gibi görünebilir...
Pilatesten kaytarmak bazen her şeyden tatlı olabilir...
Almak için uzun aylar düşündüğünüz fotoğraf makinasını keşfetmek için motivasyon bir türlü gelmeyebilir...
Sabah erken kalkmalar bir türlü bitmeyebilir...
Arzuladığın gibi bir terfi ufukta hiç olmayabilir...
Çocuk yapmak çok korkutucu görünebilir...
Tayland tatilinin planı kendi kendine bir türlü oluşmayabilir...
Eve koşturarak geldiğinde yemek kendiliğinden pişmeyebilir...
İstediğin gibi bir proje çeşitliliği hayal olabilir...

Üzerine şöyle bir köpüklü kahve içmeye ne dersin? Ohh.
Gençken benzememek için delicesine çabaladığım kadına şimdi benzediğim için, gururla karışık bir neşelenme hissi yaşamıyor muyum... İşte buna bayılıyorum. Kendimi ters köşe etmiş olmama. Hatta anneme benzemeyi geçtim, annaneme bile benzediğim için kabarık bir gurur duyuyor, teyzeme de benziyor olabilirim diye içten içe araştırıyor; ilgili damardan tüm kadın efradını kucaklıyor ve içselleştiriyorum bir süredir.

Kedi meselesi örneğin. Annemin de kedisi var, Miço'dan da küçük hatta. Kardeşimin yaptığı bir emr-i vaki diyelim. Son 9 aydır kedili bir insan olarak düşünüp hayıflanıp duruyorum; bir ailemizin kadınlarına bakıyorum, bir de annemle bana yani "şehirli biz"e ve şaşırıp kalıyorum: Bizim evde hayvansız yaşamaya çalışmamız tam bir saçmalıkmış. Annanemin hayvanlarını, teyzemin kedilerini köpeğini ve bütün kedilerinin adının garip bir tesadüfle hep "Garip" oluşunu düşününce. Neyi ispatlamaya çalışmışız bilmem :) Annanem Anadolu yerlisiydi, Manav yani. Bence nesiller nesiller boyu geriye gitsek de tablo değişmez, ailesine ve onun yanında bir de hayvana sahip çıkan, ayağı toprağa basan kadınlar görürüz - gibi geliyor.

Sonra daha çekirdek durumlar da var. Annemin pilot kalemleri mesela. Siyah pilot kalem. Evde kağıt okurken, okulda -kimya öğretmeni olduğu için beyaz önlük giyerdi- önlüğünün üst cebinde. Şimdi bir de bana bak: Ofiste pilot kalemsiz hayatta kalamıyorum. Benim de boynuma astığım kimlik kartım var şimdi ve onun ucuna kalemi takmak hoşuma gidiyor, bir toplantıya giderken. Sabah sabah nereden aklıma geldi bunlar değil mi.. Yeni bir kalem aldım geçen hafta, biraz farklı pilottan ama tabii ki siyah mürekkepli. Aa ne güzel, bu tıkanmayacak herhalde son aldığım pilotlar gibi diye sevindim. Pilotu çöpe attım. Bak şimdi bunu söyleyince içimi bir hüzün kapladı. Ama üzülmemeliyim aslında, nesiller arası progresyon böyle bir şey olmalı: Pilot kalem eskir, değiştirilebilir ama siyah mürekkepli kalem saplantısı devam eder. Bizim ailenin şehirli kadınlar kısmında en azından yani :)

Birinin kağıt üzerinde dalıp gitmiş çalışıyor olması beni hipnotize eder. Her zaman. Birini böyle çalışırken görsem, o kağıt hışırtısının ve beyin dalgalarının menziline girip huzura ermek için can atarım. Bununla ilgili de tuhaf bir tezim var: Evdeki en sessiz en herkesin kendi içine döndüğü kış akşamlarında, sobada odun çıtırdarken ve biz de uykuya doğru yol alırken, annem bir köşede sessiz genelde kağıt okur ya da ders hazırlar olurdu. Beni bu anlara döndürdüğünü düşünürüm, sakince çalışan bir insanın sessizliğinin. Şimdi isterim ki bizim de çocuğumuz böyle akşamlarda sessizlikte kendini bulsun, ama klavye tıkırtısı aynı hissi verir mi bilmem... Bak bu da hüzünlü oldu şimdi.

Nereden girdim, nerelere geldim. Anneciğim, öğretmenler günün kutlu olsun. Bence mükemmel bir öğretmensin. Mesleki olarak da ebeveyn olarak da. İş henüz başa düşmedi ama düşerse nasıl altından kalkacağız bilmem; bütün bu şeyleri çocuğumuza öğretmeyi nasıl başaracağız.... Akşam yemeğinde keyifle bir kuantum mekaniği(!) sohbeti nasıl yapacağız... Ben temel fen'i falan da hep unutmuşum anne!
Çocukken, büyüdüğümde hangi mesleği yapmak istediğimle ilgili ilginç bir şey söylerdim: "Bilim kadını olacağım". Bu 5-6 yaş civarı kafama taktığım bir şeydi ve bir süre kendimi bir icat yapmış olarak dergi kapaklarında hayal etmemle ergenliğe doğru sızdı. Madame Curie hastası olduğum bir figürdü, zaten geçen sene Pantheon'daki mozolesini ziyarete gittiğimde de içim bir acayip oldu, eski hayaller depreşti.

Ama aralarda, tabii ki farklı şeyler de aklıma takılırdı. Örneğin 9-10 yaşlarındayken, arkeolog olmak istediğime karar vermiştim. Ve doğrusu, diğer düşündüklerim arasında bu o kadar net bir histi ki, hala içimde hatırlayabiliyorum.

Sonra nasıl vazgeçtiğimi söyleyeyim. Tabii o zaman - ve halen ama azalarak :/ - istediğim şeyi yapabileceğim hissine sonsuz bir şekilde sahip olduğum için, arkeolog olmakla aramda hiçbir engel yoktu, olamazdı. İstiyorsam olurdum. Fakat annem bana bir gün, ben büyüyüp üniversiteden mezun olup bir kazıya katılana kadar, bütün eserlerin bulunmuş olacağını söyledi!!! Annemin mühendis olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı... Tabii ki hislerim annemin yetişkin sözleri karşısında fazla tutunamadı, başka arayışlara girdim.

Taa o zamandan karakterime uygun bir hayal kurduğumu söyleyebilirim, işaretlerini alıyor insan demek ki. Lisede şehrimizi ziyarete gelen yaşıtlarıma türbe ve camileri dolaştırır (!) bu gezilerden çok sıkılmalarına da bir anlam veremezdim örneğin. Ki bu çok sonraydı. Sonuçta bir rehberle evlenmemi de şimdi düşününce hiç şaşırtıcı bulmuyorum :D Hafta sonu gidip güzel mozaikler görelim diye hayal kurmak da bizim ailenin bir rutini oldu artık...

Şu yazıyı okudum da demin, uktem depreşti. Halen gazetelerde bir kazı haberi okuduğumda, üniversiteden mezun olacağım zamanı ve haberdeki kazıya yetişip yetişemeyeceğimi hesaplar dururum....
  • Öğleden sonra açan güneş,
  • 94.5 Rock Fm'in süper gaz şarkıları,
  • Hızla kod yazmak zorunda olmak,
  • Test aktarımı telaşesi
arasında bana sevdiceğimi hatırlatan bu şarkıyı sizlerle paylaşmak isterim.

Lise 2 yazıydı. Üniversite sınavına hazırlanıyordum. O yaz çok sıcaktı. Sıcakta bu kaseti teypte öyle çok dinlerdim ki; kasetin bantı artık esneyip uzamıştı :) Hep bir aşk şarkısı gibi gelmişti bana bu şarkı, hala da öyle gelir. Rahat, kafaya pek çok şeyi takmayan, ona buna takılmayan, iki ahbap çavuşun aşkı sanki.. "Laid back" işte. Bulamadım güzel çevirisini. Tiplerin de kafalar oldukça kıyak tabii :)

Şimdi eşimin de benim de en sevdiğimiz gruplardan olan Therapy?'nin bu güzide eserini sizlere sunuyorum. Böyle bir aşk hayal eden pek olur mu bilmiyorum ama işte benim genç kızlık hayalim buydu :)

Not: Eğer yarın hava güzel olursa, akşam 5'ten sonra Kuledibi'nden İstanbul'a şöyle bir bakış atmayı planlıyorum. Şanslıyım, toplantı için ofis dışındayım.


Let me try on your dress
It turns me on when we're a mess
Something's kickin' in
I smell the summer on your skin
I'm sick of being down
We're coming up so let's go out
We won't live forever now
So let's make the most of it somehow
Your body is loose - And you're going down
Your body is loose - You're going down
Your body is loose - And you're going down
Today
I don't care where you're from
Whatever planet you think you're on
Cos you're my space cadet
I'll go anywhere with you
Yeah
Maybe you're still lonely
but I love you you're my best friend
We look like sister and brother
According to all our friends
Your body is loose - And you're going down
Your body is loose - You're going down
Your body is loose - And you're going down
Today
There's no guns firing now
Big yellow cranes hold up the clouds
And this season's changed me
I've fallen into a different skin
We make quite a pair
And we look stupid and we don't care
We need no explanation
Just keep on taking the happy pills(!)
Today
Your body is loose - And you're going down
Your body is loose - You're going down
Your body is loose - And you're going down
today
Let me try on your dress
Birisi, hayatınıza karışmaması gereken birisi sırf "Yapma" ya da "Aaa ama olur muuu" dediği için bir şeyi şiddetle yapma isteği duydunuz mu hiç... Daha önceden çok iyi tartmadığınız, henüz karar da vermediğiniz niyet de etmediğiniz bir şeye tutkuyla sarılmanıza sebep oldu mu hiç birileri...

Bir süredir kafamda dönen taşınma ihtimalini işte böyle bir grup eleştiri sayesinde 3 dakikada gerçekleşebilecek bir resme dönüştürdüm. Yer, bütçe, zaman... Hepsi oturdu. Adrenalin zihni açar derler ama öyle gerçekçi ve olabilir görünüyor ki şu an her şey gözümde, taşınmamamız saçmalık gibi...

Tabii hepsi ince iplerle birbirine bağlı fazla hızlı yapılmış bir planın parçası olduğundan, biri tutmadığında diğerleri ne olur bilemiyorum. Zaten belki de tepkisel olarak duyduğum bu istek, bekleyip sakinleşsem ve kendimi dinlesem kalmayacak da.

Ama insanın hayatına da karışılmasın. Yolu ben çekiyorum, uykusuz ben kalıyorum, şehirde ben helak oluyorum. Sonra da bu hallerimin dinlenmesi ve anlayış gösterilmesi yerine "Aa nasıl yani" tepkisi verilince işte böyle gaza geliyorum. Dakkasında :)


Bambaşka bir yazı vardı aklımda. Ama tabii ki yine ve yine, olan ve biten, aktüel olan değil; arkasında bıraktığı duygusal tortu benim için daha ilgi çekici oldu. Yine ona odaklandım. Ve yine onu yazacağım :)

Nereden başlayacaktım, onu anlatayım önce: Meg Ryan gelmiş ya. Estetikleri kötü görünüyordu. Bu ameliyatların kadınları nelere dönüştürdüğünü düşünüyordum, Singapurlu bir arkadaşımın facebook sayfasını karıştırırken az önce, Meg Ryan'a baktıktan sonra. Fotolardaki Singapurlu kadınlar 45-50 arası, tamamen ütülenmiş gibiler bu fotolarda, yine de fotoların altındaki yorumlar "Botox'a ihtiyacım var" modunda, arkadaşım bir düğüne gitmiş orada çekilmiş.

Oradan aklıma Heidi Montag geldi. Bu kızcağız, bir TV karakteri. MTV'nin bir reality show'unda varolmuş, biraz müzik yapmayı denemiş biri. Bu kız da son günlerde geçirdiği seri estetik ameliyatlarla kendini bir nesneye dönüştürme çabası içinde; henüz 23 yaşında..

Kıza duyduğum tek ama tek samimiyet ismi yüzündendi, eskiden. Bunu düşündüm kafamda yazıyı çevirirken. Sonra işte orada, duygu alemlerine daldım...

Samimiyetim yarı adaş olduğumuz için belki de :) Adım Heidi değil, fakat neredeyse olacakmış. İşte burada babamın hikayesine geçiyoruz..

Babam genç bir oğlanken Heidi romanını okuduğunu anlatmıştı. Kitabı okumuş, tabii çok sevmiş. Aynı benim gibi, kızarmış peynir burnunda tütmüş. Sonra 18-19 yaşında, İsviçre'de yaşayan bir mektup arkadaşı olmuş. Arkadaşı babama Alpler'den bahseder, babam mektupları okur okur gözünde canlandırmaya çalışırmış. İşte o zaman karar vermiş; kızım olsun, Heidi gibi kırmızı yanaklı olsun, adı da Heidi olsun demiş.

Tabii babam aynı benim gibi bir hayalperest olduğundan, nüfus kanunu falan umurunda değilmiş. Yıllar sonra ben doğmuşum. Bilmiyorum babam gidip bir nüfus memuru ile adımın Heidi olması için didişti mi. Ama ben hep kırmızı yanaklıydım, hep komik takma isimlerim oldu, her takma isim sohbeti açıldığında da babam aynı Heidi gibi bir kız çocuğu dilediğini hep anlattı.

O yüzden şu an bence mükemmel bir isim taşısam da -egoya gel- Heidi ismi ile nedense hep bir duygusal bağım oldu. O gıcık kadından da şu güzelim anektodun başında o yüzden bahsettim.

Bu konu yıllar içerisinde ara ara yine karşıma çıktı. Birbirinden alakasız insanlar beni çizgi filmdekine benzettiler. Hiçbir şeyden haberi olmayan eski patronum, şu an kendisine olan kızgınlıklarımı hala taşıdığımdan birşey hissetmesem de, bir zamanlar baba gibiydi, beni yanına çağırmıştı bir gün. Kısa kestirdiğim saçlarım için "Yakışmış" dedi, "Heidi'ye benzemişsin".

Babannem son zamanlarda iyice yaşlandı, ne zaman beni görse "Sen çocukken öyle neşeli bir çocuktun ki, hep gülerdin hep, şimdi o kadar neşeli değilsin" diye hayıflanıyor. Belki de birilerinin yanında çok çok neşeli olmak artık tuhaf kaçıyor, bilemiyorum bir filtre var gibi. Neşe biraz kapalı kapılar ardında mahrem yaşanıyor sanki bu yaşta. Eşimi de beni umarsız ve çocukça bir neşeye boğduğu için seviyorum bir açıdan.. Ve kendisi de öyle olduğu için. Evde ne kadar gerizekalı olduğumuzu görseniz, inanamazsınız :D

Yazı da buraya bağlandı. Gene aklımda olmayan bir şekil. Çağrışımın gücüne bayılıyorum :)

Not: Pek de bağlayamamışız ama, idare ediniz okurlar
Saçma başlık için üzgünüm; ama hoşuma giden bu oldu :)

Öykücü okuyordum, dönüp ona daha yorum bırakacağım, ama hızla yazayım istedim. Ne pişireceğini yazıyor ya o, ben de ne pişirdiğimi yazıcam şimdi hehe.

Bu akşam eve 2. kez yemeğe misafir aldım. Bütün o bekar evindeki arkadaş yemekleri, normalde burada yine arkadaşlarla yediklerimiz dışında "davetli" olarak düşünüp çağırdığım ikinci grup. Kayınvalidemin kankası ve ailesi :) O yüzden biraz gergin bir durumdu. Şimdi eşim onları yolcu ediyor, ben de çalışma odasına bir bardak çay aldım. Yeni sandalyenin ve çalışma masamızın tadını çıkarıyorum.

Menüm şöyleydi: -Öykücü'ye yine selam :P- yoğurtlu kesme çorbası, fırında kestane mantarlı tavuk, patates püresi, pilav, salata ve zeytinyağlı olarak da barbunya. Bir de çay için pasta. Basit ve sade olsun dedim. Zaten onlar yöresel yemeklerde o kadar aşmış durumdalar ki, ben ne yapsam yavan kalıyor :P

Bugün IKEA'ya gittik. Arkadaşım götürdü sağolsun. Sandalye oradan. Diğer aldığımız ciciler de yerleşmeyi bekliyorlar. Ufak tefek zilyon tane zırtapoza bi sürü para verdik. Hep asıl gerekenler kalıyor :( O arada arkadaşımı ve eşini eve kahveye davet ettik. Fakat eşim Safari ikram etti, arkadaşımın eşi pek seviyor :) Biz de onlara eşlik edelim derken, bizi çarptı mı içki. Daha yemek yapacağız. Elim koluma dolandı.

Neyse ki yemeklerin yarısını dün geceden yaptığımdan, herşey erken erken yetişti. Tabii misafir gelirken olan o "özenince herşeyin normalden çirkin olması" durumu hep var.

Bir de biz daha yemek odası takımı almadık. Benim bekarlık masamda takılıyoruz. Daracık masada yemek çok zor. Kaç kez tıkış tepiş, onu oradan uzat, bunu buradan çevir, yemek yedik burada. Neyse ki bu gelenler yakınımız, hiç umursamadılar. Kayınvaldemin kankisi de beğenmiş yemeklerimi, pek sevindim. Beğenmese de bir insanın böyle demesi ne hoş, pek seviyorum böyle insanları.

Başarılı bir gündü. Koşmaca koşturmaca, herşey yetişti. Belki film izleriz şimdi. Mısır da iyi gider :)

Not: Araba istiyorum. Bu seneki bütün doğumgünü pasta kesişlerimde bunu diledim. Benzin fiyatları öyle yüksek ki; "be careful what you wish for" durumu olacak heralde.
On - Yirmi - Ottuz

Beş - On - Onbeş - Yirmi - Yirmibeş - Ottuz

Bir - İki - Üç - Dört - Beş - Altı - Yedi - Sekiz - Dokuz - On - Onbir - Oniki - Onüç - Ondört - Onbeş - Onaltı - Onyedi - Onsekiz - Ondokuz - Yirmi - Yirmibir -Yirmiiki - Yirmiüç - Yirmidört - Yirmibeş - Yirmialtı - Yirmiyedi - Yirmisekiz - Yirmidokuz(?) - Ottuz

Bu da ne şimdi?! Aralık'ın ikinci haftasında bir vakitlerden beri, 30 yaşımı doldurmuş 31 yaşımın içerisinde ilerliyorum. BU DA NE DEMEK OLUYOR ULAAAN!!!

Daha fazla yazamiyciim.

Şöyle bir sözü olduğunu duymuştum vakt-i zamanında:
"Yazabiliyorken masadan kalkarım, tıkandığım zamanlarda değil."

Zihnimin derinliklerine böyle bir stil işlemiş. Belki Hemingway böyle birşey söylemedi, belki benzer birşey söyledi ama bana böyle geçti. Özetle, ne zaman birşey yaparken tıkansam, aklıma gelir. Tam masadan kaçacakken, kalıp sorunu çözmemi sağlar.

Masadan "yazabiliyorken" kalkarsanız, döndüğünüzde devam edecek bir noktanız olur. Ama "tıkanıklığı" gidermeden kaçarsanız, döndüğünüzde mevzu aynı sıkıcılığı ile orada duruyor olacaktır.

Çocukken aklıma yapışan ve üzerinde tuhaf uzun çocuk saatleri boyunca düşündüğüm, sonra bir gün birşey yaparken dank! diye ne demek istediğini anladığım bir laf. Şimdi yan tarafta aslında birşey yapmaya çalışıyordum, mola vermek istedim, yine aklıma geldi. Ama gördüğünüz gibi bu sefer kaçtım çünkü buraya yazıyorum :P

PS: Quotes yazarak birkaç arama yaptım, o söze en yakın bu çıktı karşıma. Belki de yanlış anlayıp kendimi mi kandırdım yıllar yılı :) Ama güzel bir yol, hoşuma gidiyor buna kanmak. Çalışmaya devam etmek için Hemingway'i düşünmek :)

"I learned never to empty the well of my writing, but always to stop when there was still something there in the deep part of the well, and let it refill at night from the springs that fed it."

Bir yerlerdeyim. Kiminde koşuşturuyorum, kiminde sakin eşya toparlıyorum. Bir telefon geliyor ya da bir haber... Gelinliğini al gel diye... Eee nasıl yani diyorum. Düğünün var diyorlar. Eşim yanımda hepsinde, dönüyorum, aaa nasıl yaa daha düğün mü var, iki tane yaptık ya diyorum. O da bana, elinden birşey gelmeyeceği ifadesi ile, naapalım, insanları üzmeyelim, hem bitçek gitçek kıvamında birşey söylüyor. Ben aa yeter ama, bir düğün daha çekemeyeceğim diye isyan ediyorum - İsyan ettiğime pek memnun oluyorum. Ama gene de tıpış tıpış gelinliğimi toparlıyor, gitmeye hazırlanıyorum. Bir keresinde 3. düğünüm bari kilisede olsun, kilisede hiç yapmamıştık dedim. Arkadaşım Kat'ı nedimem yaparım dedim. Ee yeter ama dedim. Bu nasıl iş, 3 düğün mü olurmuş dedim...

Bu tuhaf paragraf balayımızdan sonraki haftalarda gördüğüm ve bir hafta içinde 3 kez, farklı şekillerde tekrarlanan ama ruh hali ve teması aynı olan rüyalarımı anlatıyor. Sizi bilmem ama ben bu rüya fırtınasını çok matrak buldum! Yani hadi bir gördüm, üzerinde düşündüm; iki gördüm hmm dedim; üç gördüm artık ben buna gülmeyeyim de ne yapayım, bilinçaltım bari kilisede nikah yapaydın da hiçbir şeyden mahrum kalmayaydın kuzuummm diyerek resmen benimle dalga geçiyor diye pek bi keyiflendim. Düğünlerin yoruculuğu ve sıkıcılığının bir şekilde çıkmasını bekliyordum, bilinçaltımı gene ve gene çok sağlıklı bir tepki verdiği için alnından dudaklarından öptüm. Nitekim anlatırken bile gülünecek bir tortu bıraktığı için de bu rüya işine pek keyiflendim.

Fotoğraf Paris Centre Pompidou'daki bir..bir... Ne olduğunu tarif edemeyeceğim bir odadan :) Modern sanatlar merkezi olan ve aslen mimarisiyle şaşırtan bu binanın bir katında, böyle bir odaya girmiş bulunduk. Kimse yok içerde. Garip, melodisi belirsiz karmaşık bir piyano sesi geliyor fondan. Bu garip heykelimsi oluşum da, yerden 3 metre falan yüksekte o ahşap duvarın üzerinde duruyor. Altında gezinebiliyorsunuz. Fakat o burun var ya... O burun arkadaşlar, 4 metre en az ileri uzanıyor. Hakkaten devasa birşey. Ben burnu yandan çekemedim, çünkü ya bu sanat değilse ve rezil olursam endişesi taşıyordum ahahaha :DD Ama tabii içeri girer girmez, artistik ama ufacık odadaki bu orantısız sanat aman pardon burun ve müziğin saçmasapanlığı beni pırt ettirdi. Yani pııııırrrtttt diyerekten birden gülmeye başladım :) Zaten modern sanat düşkünü değiliz, Centre Pompidou'nun acayip binasını görmüşüz ve önündeki meydanda performans yapan sokak sanatçıları bize yetmiş. Haydi hızla bir içeri bakalım dediğimiz ve nereden başlayacağımızı bilememenin, yönsüz kalmanın ve foşur foşur sanata akan halkların arasında kuzu gibi yalnız hissetmenin hüznüyle bu odaya dalmıştık, vallahi de bana yetti. Dedim hadi gidip ucuz şarap, et ve crème brûlée yiyebileceğimiz, garsonlarının hiçbiri İngilizce konuşamayan ama güzel servis yapan bir yere gidelim, ki alışveriş için enerjimiz olsun :)

Hepinize iyi haftasonları, iyi eğlenceler!
Biliyorum, benden okkalı düğün yazıları bekliyorsunuz. Öncelikle, herşey çok güzeldi çok, içiniz rahat olsun. Ben de süper çok güzeldim niheh. Ve fekat, bu yazı beklentisi durumu bende acayip baskı yarattı. Kendi zihnim tabi bunu yapan, sizlerin bir suçu yok.

Gidiyorum geliyorum yazamıyorum. Gerçekten vaktim de olmadı. Azıcık vaktimde yorumlarla dönmeye çalıştım blog alemlerine. Sırf bu baskı hissini azaltmak, tabiri caizse motoru tekrar ısıtmak için yazıyorum şu yazıyı. İnsan zorunda hissettiği işi de yapamıyor, yazıyı da yazamıyor anacım...

Size geçen hafta izlediğim bir filmdeki bir karakterden bahsetmek istiyorum bu kez: Filmin ismi "Away We Go". Afişini Paris'te metroda görmüştüm, o zamandan aklımda kalmış bu "kız" filmi. Geçen dvdcide buldum aldım. Eşime izletene kadar da akla karayı seçtim ama sonuçta beğendik ailecek :)

Şimdi bu filmde bir kadın var: LN. Asıl adı Ellen ama kendisine LN diyor. Üniversitede hoca ve 2 çocuk annesi bir hmmm nasıl desem, yeşilci annelerden. Yani sling kullanıyor, organik yediriyor, çocuğunu emzirmeye derinden inanıyor falan. Fakat bu karakter aslında new-age kadın ve annelerin tam bir parodisi durumunda. Saldırgan falan da bişey. Yani bu metodlara karşı değilim, çoğunu (anne olmadığım halde) ilgiyle izliyorum ama bu LN var ya bu.. Filmin asıl karakterleri buna bir bebek arabası hediye ediyorlar, parasının yetmediğini düşünerek saflıkla. Ama tabi LN arabadan nefret ediyor. Olaylar ısındıktan sonra bir sinirle "I don't want to PUSH my babies AWAY from me" diye öyle bir kükrüyor ki... Bebek arabasına yüklenen anlama gel, çay demle demek istiyorum.

İtiraf anı: Bu alternatif kadınların metodları falan hep fazlasıyla (gerçekten) ilgimi çekse de, bende eksik performans hissi yaratıyorlar. Beni eksik kadın hissettiriyorlar. Yani sanki o aktiviteyi o şekil yapmazsam kadınlığımın derinliklerindeki mühim noktalardan birine erişemezmişim gibi. Ya da bilemiyorum... Yani sanki erişmem gereken bir hedefmiş gibi oluyor öyle düşününce. Hedef olunca da performans kaygısı giriyor işin içine.

Ben de Jung'dan, kırmızı başlıklı kızın farklı okumalarından, kadınlığımın derinliklerine yaptığım yolculuklardan, toprağa çıplak ayakla basmaktan ve hint işi eteğimin yazın ayaklarıma dolanmasından hoşlanıyorum. Ben ayrıca streç zımbalı kotumu ayaklarıma geçirip, siyah montum ve siyah makyajımla, topuklarımın üzerinde yükselerek Taksim'deki salaş heavy metal barlara gidip, o erkek ortamında bir kadın olarak varolmaktan da hoşlanıyorum. Ayrıca sinirli bir günümde mutfağa girip, ocağı fırını ovalamak ve o sırada kendimi kaybetmekten de hoşlanıyorum. Muhtemelen annemin evde gergin bir üslubu olduğundan, ben bu olmayacam diyerek kendi kendime, bir vakitler çocukluğumda-ilk gençliğimde, bu kadınları ikonalaştırdım gözümde.
İşte bu new-age kadınlara dair performans kaygısı aklıma üşüştüğünde, dalga geçip unutmamı sağlayacak bir karakter oldu LN. Kendi dünyasındaki doğrulara inanan bir insandan kime zarar gelir tabii ki ama, benim kadınlığımı koydukları zor hedeflerle tırtıklamaya kalktıklarında, işte orada dur demem lazım. En azından kendi kendime dur demem lazım...

Not: Yazının ses tonu gıcık, halbuki hiç öyle değilim ben. Neşeliyim gayet ve yeni keşfettiğimiz bir dizinin son bölümünü izlemeye gidiyorum şimdi. Çekirdek de iyi gider heaa. Hangi new-age anne çekirdek çitler allasen :P
All around me are familiar faces, worn out places, worn out faces. Bright and early for their daily races, going nowhere, going nowhere. And their tears are filling up their glasses, no expression, no expression. Hide my head, i want to drown my sorrow, no tomorrow, no tomorrow. I find it hard to tell you, cause i find it hard to take, when people run in circles, it's a very very... Mad world.
Bütün gün gelinlik düşündüm. Dün 2. provam vardı. Bir sürü detay konuşmak, sormak, anlamak veya istemek durumunda kaldım. Hala %100 tatmin olmadım. Şu saatte kalk gidelim deseniz, elimde bir kutu atıştırmalık ile yine gelinlikçinin kapısını çalabilirim. Bir bridezilla'ya dönüşeceğimi kim tahmin ederdi ki?!

Bu aralar gelinlik konumun bayağı reyting aldığının farkındayım eheh. Bekleyin okuyucular, size istediğiniz detayı vereceğim. Ancak şu an, bir gram daha gelinlik düşünecek durumum kalmadı. Bütün gün düşündüm diyorum ya, şaka mı bu...

Oturdum, BBC Prime'da Model Gardens izliyorum. Zihnimi bu kadar konudan-gündemden uzaklaştıracak bir program bulabildiğim için evde sevinç göbeği attım. Hastayım bu programa. Hastayım bu kanala! Uykum yoksa uykuya geçmemi, kafam çerçöp ile doluysa bir süreliğine unutmamı, haberlerden nefret ettiysem kendimi sanki uzayda başka mutlu ve ideal bir gezegendeymişim gibi hissetmemi sağlıyor. Keyiften çatlıycam şimdi.

A-ha! Weakest Link de başlıyor. Anaa, 95,5 yaşında bir amca yarışıyor. Süper laflar edicek Anne (Robinson) , ben kaçar.
Geçen gün iş çıkışı serviste iken, göz yanılması oldum ve uzakta bir dağ gördüm sandım. Birden Uludağ'ı özlediğimi farkettim. Bir Bursalı olarak, dağa sadece 1 kere çıkmışımdır. O da zirvesine, feci bir fırtınada, yürüyerek, resmen hayatım pahasına :)

Ama dağın eteğinde büyümek ayrıydı. Oldukça arkaik bir his taşıdığını düşünüyorum. Hayatımın belli rutinleri, o coğrafi oluşumun etrafında dönmüştü: Uludağ'a ilk kar yağdığında, dağdan soğuk rüzgarlar esmeye başlardı ve bu kar kalkana kadar rüzgarlar içimizi titretecek demekti. Kalın paltolara veda etmek, dağın en ucundaki beyazlık erimeden pek mümkün olmazdı. Balkonda çay içer, sohbet ederken ağır oturaklı manzaramızdı. Hayat Bilgisi dersinde Uludağ'ın zamanında bir volkan olduğunu öğrenmekse(zamanında = zilyon yıl kadar önce) çocukken rüyalarımda lavlarla cebelleşmeme sebep olmuştu bir süre.

Uludağ'ın insanın arkasında olması iyidir. Gayet iyidir... Kızılderili çocuğu gibi, koca bir coğrafi ögenin himayesinde büyümek, bence çok havalı birşey :)

Bir de, Uludağ'ın bana hatırlattığı birşey var ki, tekrar o kılıklar moda oldu diye komik bir fotosunu bile koyamadım şuraya: Sömestr tatilinde dağa gelmiş "İstanbulluların" şehir merkezindeki İskender'e inişleri. O taytlarının üzerine çektikleri kürklü ayu ayağına benzer botlarla, İskender önündeki uzun kuyrukta sıralarını bekleme çileleri. Dağ kıyafetleriyle şehire inmekten utanmaları (ya da utanmamaları).
Tuhaf bir şey, sanırım bunun doğası böyle:İnsan yardım almayı umduğu veya destek beklediği yerlerden her zaman beklediği gibi bir ilgi göremeyebiliyor. Kesin ve katı bir hayalkırıklığı. Sonra da, hiç ummadığı bir yerden veya ummadığı şekilde gelen güzelliklerle, desteklerle karşılaşabiliyor. Ilık bir yayılım hissi...

Belki de progresyon böyle bir şeydir. Yoksa hayatımızda hep aynı noktalara, hep aynı insanları mesnet alarak çakılır kalırdık; gibi geliyor bir yandan.

Güven hissi de burada bayağı bir evrim geçirip katmanlanıyor. Bir yandan çok güvendiğin kişiler olsa dahi hayatında, onlara her daim sırtını dayayamayabileceğini düşünüyorsun. Bu da beraberinde bir refleksi getiriyor, hayatta tekkk başına olduğunu hatırlamak, unutmamaya çalışmak refleksini...

Ancak sonra, o beklemediğin insandan gelen desteğe bir şekilde yaslanıyorsun. Bu da tam tersi bir etki yaratıyor, kalıplarını kırarak hiç tanımadığın insanlardan gelecek yardımlara el uzatmak, kendini bırakmak istiyorsun. Yüzmek ve açılmak istiyorsun...

Arkada seni tutan eli bırakmadan yüzülmüyor ama. İşte herhalde o anda, çocukluktan çıkıp, istemeden de olsa fayda üzerine bir şekilde dayanan bir ilişkiyi bırakıp, tamamen duygular üzerinden yürüyen diğer forma geçmek (mi) gerekiyor. Yüzmek ancak kumsalda duran ve ait olduğun yeri unutmamak (mı) gerekiyor.

Tuhaf olan ise, insan bu döngüyü hayat boyu kaç defa yaşıyor. Bildiği yerlerden geçip duruyor, ama hiç birşey aynı olmuyor.

Serbest çağrışım saatimiz sona ermiştir. Kitabın yazının içeriği ile (pek) ilgisi yoktur.
  • Uykusuz veya Penguen dergilerini okurken, bitmeye yakın, en sevdiğin köşeyi daha okumadığını farketmek...
  • Telefon edince annemin sesini cıvıldar bulmak, onunla karşılıklı cıvıldamak...
  • Bir bardak güzel demlenmiş çay...
  • Çayı koyup koltuğa oturduğunda, sehpada çok okunası kitabını görmek...
  • Sevgilinin turlarında ilk haftanın bitmesi, ikinci haftaya girmek...
  • Sabit bir fikrimin olduğu konuda, hele de negatifse, sevgilinin söylediği tek bir cümleyle konuya bakış açımı tamamen değiştirebilmesi... Bulutları dağıtması...
  • Saksıda bakılan çiçeklerde yeni bir yaprak, açan bir çiçek farketmek...
  • Yeni çöp kutusunun kapağını açmak (thanks luv)

Daha çok çıkardı, durdum. Çağrışma sırasıyla.

İzleyiciler