güzel şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzel şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Ben doğuralı 5 ay olacak neredeyse. Bir türlü bitmek bilmeyen bir doğum hikayesi yazıyorum :P Ne yazıymış arkadaş. Gerçi bu kadar işin arasında zor. Özetle normal epiduralsiz falan doğurdum ben. Gerçekten pek kolaydı, Allah herkese böylesini nasip etsin, ama öncelikle sağlıklı huzurlu bebişler versin.

Hayat koşturmaca içinde geçiyor. Ocak'a kadar ücretsiz iznim devam ediyor. Ocak'a bence şurada ne kaldı ki. Zihnim arkada konuyla ilgili çalışmaya başladı bile, kendimi yöneticimle konuşurken falan hayal ediyorum arada. İstifa edesim var ama evde oturmak için değil, yeni iş bulmak için. İşimden memnun değilim :/

Çok şükür ki nisbeten uslu bir kızım var. Ama uslu demek, uyku problemleri emme problemleri yaşamıyoruz anlamına gelmesin. Kiloda düşük persentilde olup, onun da aşağısına kaymaya başladığımız için sürekli doktorun nefesini ensemde hissediyorum. 2 aydır beceremediğim "süt artırmak için sağma" olayına 2 gündür asıldım. Çarşamba kayınvalideme gideceğim, şehir dışına. Ondan da beni kampa almasını rica edeceğim. Böyle evde aç bilaç süt olmuyor anacıım.

Salı yani yarınki doktor kontrolünde bence artık mama başlayacak, bir de denemelik ek gıda. Dr başlamazsa da ben vereceğim ek gıdayı, çünkü bizimki yalanmaktan mahvoluyor karşımda. Acıklı acıklı bakıyor. Herhalde yiyesi var çocuğun, mememe de gıcık mı oldu nedir. Nerede o ilk haftalardaki bir haftada alınan 400grlar... Hastane çıkışı eve gittik, kontrole döndük, kilo vermesi beklenen bebe 150gr almıştı! Maaşallahtı evet ama bana bir "Mehe bu süt azalmaz arkadaşşş" özgüveni geldi ki, çok yalanmış işte o. Herkese önerim, süt 4. ayda azalıyor ve önceden önleminizi hazırlığınızı yapmanız lazım...

Kısa bir yazmaya giriyorum, işin içinden çıkamıyorum. Asıl hedefim, madem doğum hikayemiz ortaya çıkamıyor, hızlı hızlı ürünler yazıları yazmak. Ben çok blog okudum çünkü ürün satın almadan önce, başkalarına da faydam olsun istiyorum. O yüzden yeni hayatımdan yaptığım ilk yayını burada kısa kesiyorum ve bir sonraki yazımı bekleyin diyorum efenim. Saygılar :)
Yaklaşık 3 hafta önce tutmaya başladığım notlarımı hızlıca sizinle de paylaşmak istedim. Elimdekilerin tümünü yayınlayınca "kasetten canlı" yerine canlı yayına geçebiliriz diye düşünüyorum :)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Ama bazen de hiç geçmiyor :) Neredeyse 3 aylık olduğumu düşününce, "vay" diyorum, bu sürekli önüme koyduğum "tehlikeli zamanlar bitsin de bi" eşiğine çok yaklaştım. Ama tabii ben kendimi bilirim. O bitince önüme başka bir eşik koyacağım, zaten doktorumun dediği gibi, "bundan sonrası hep beklemek"..

Geçen haftaları şöyle bir özetlersem... Temmuz'da Bodrum'daydım. Sabırsız ve aceleci bir insan olduğum için, bebek konusunda "hadi" dedikten sonra, sadece birkaç deneme bile, bende "hah şimdi bi de tedavi mi göreceğiz" hissi yaratmıştı. Ama bir yandan da yaşım gereği (34) olayın her yola girebileceğini düşünerek, etrafımda pek kimseye de planlarımızdan bahsetmemiştim. Neme lazım, eğer tedavi yolu görünürse, en azından zaman kazanacağımı düşünüyordum. Ama işte, tatlı bir can sıkıntısı içerisinde, kuzenimle denizde yüzerken, ona endişelerimden bahsettim. Bizi neyin beklediğini bilmiyorduk ve ne kadar süreceğini bilememek beni endişelendiriyordu. Hah işte, ben o sırada zaten hamileymişim.

Tabii bunu bilmek için henüz çok erkendi, ve ben kaçamaklarla dolu bir Bodrum (nasıl oluyorsa o :P ) tatili geçirmekteydim. Bolca bira, midye dolmalar ve sigara püfürdetmeler. Yine de bir an için şüphelendim! Zira 3 senedir gittiğimiz Bodrum'da 3 senedir aynı olan bizim kafedeki o hamburger, bu sefer benim aklımı başımdan alıyordu. Bir kez aklıma düşerse de yemek zorundaydım, ötesi yoktu! Ki bu benim için hiç de normal bir yeme stili değildir...

Neyse Bodrum'dan döndüm, sonra bayram geçti. Gene bir uyku ve yeme hali. Evdeyim ve yalnızım. 4 gün kadar geciktim ama hala ihtimal vermiyor üstüne bir de kendimi acayip enerjik hissediyorum. Kalktım, koşuya çıktım. Maksat gecikmeye bir hal çaresi bulmak. Bir de Allahım nasıl koşuyorum benim için normal değil. Herhalde Bodrum'da nefesim açıldı falan diyorum. Sonra bir de arabayı vurdum aynı gece. Baktım bu enerji hali ve koşmalarla olacak gibi değil, zira enerji patlamasıyla arabayı vurmuş sayılırım, bir test aldım. Hani derler ya, silik çizgiye de dikkat edin falan, alakası yok, 3 saniye içinde kocca pembe çizgi marker'la çizilmiş gibi çıktı diğerinin yanında.

1-2 gün geçti, hala eşime nasıl söyleyeceğimi bulamamıştım. Çok neşeli ama bir yandan da rahatlamış hissediyordum. E bu yaşta vücudum yüzümü kara çıkarmamıştı :P Sonunda dayanamadım, telefondan testin fotoğrafını yollayıverdim, erken evlilik yıldönümü hediyesi olarak. Eşimin tepkisini unutamayacağım, telefonda şok, şaşkınlık ve gözyaşları ile kalakaldı. 

Neyse ben nereden duyduysam hemen bir doktora gitmem gerektiğini düşünüyordum, belki de bekleyebilirmişim biraz daha. Kalktım o haftasonuna bir randevu aldım. Tabii kuzenlerim, arkadaşlarıma da çaktırmadan doktor ismi soruyordum, kendi doktorumdan (kadın) pek memnun değildim. Rasgele seçtiğim bir hekime giderim, sonra duruma bakarız diyordum. Adam da doçent çıkmaz mı... O konular sonra.

Doktora gideceğim sabah hafif bir renkli "spotting" yaşadım. Ben o kadar cahilim ki o sırada, "aa herhalde normal bişey bu" falan diyorum. Sonra gittim doktora, işte daha erken aslında, ama bir bakalım, bişey görebilecek miyiz dedi. Netekim o aşamada sadece gebelik kesesini gördü. İçinde henüz bişey yoktu. Böyle olunca, eh tamam hamilesin kan testine gerek yok ama, içerde bebek görene kadar da tam bir şey söyleyemiyorum deyiverdi. Renkli zımbırtıyı da ne kadar hafif olursa olsun düşük tehdidi olarak algıladıklarını, o yüzden 2 gün yatmam gerektiğini, devam etmezse işe gidebileceğimi söyleyince, ben daha iyi haberi kimseyle paylaşamadan beklemelere başladım.

Evde yatmak çok sıkıcıydı tabii. Güzel haberi kimselerle paylaşamıyordum çünkü ne olacağını bilmiyordum. Yattım, döndüm yuvarlandım. Tabii bir yandan da içten içe seviniyorum, bebeğim olacak, bu "spotting"in devamı da olmayacak şeklinde tatlı bir pozitif düşünce balonu.

Neyse ki o birkaç damlanın devamı gelmedi. Eşim bir hafta daha yoktu, The Bing Bang Theory’e sardım ben. Tam 3 sezon üstüste, çok iyi geldi. Peşi sıra da bir sezon Project Runway. Ah o Tim Gunn’ın “Make it work!” deyişi, benim için tam bir terapi.

Devamı gelecek...

Oscar adayı olan filmleri pek takip ettiğimi söyleyemem. Ancak bu sene şanslıyım, ya hakkında bir fikrim olan ya da izlemek istediğim filmler ödül aldı. Life of Pi, Django Unchained, Silver Linings Playbook, Les Miserables, Argo benim bu seneki Oscar yarışında ilgimi çeken filmler. Bir kaç tane de adını bile hatırlayamadığım ama adayları izlerken merak ettiğim film var.

Geçen haftalarda "Django Unchained" filmini sinemada tamamen şansa izlemiştik. Aslında olaylar şöyle başladı: İngiltere'ye yakın zamanda yerleşen bir arkadaşım, facebook'a "Django Unchained'e 8.9 vermişsin, az bile vermişsin imdb" gibi bir not düştü. Tarantino'yu çok da sevmeyen nadir insanlardanım herhalde. Yine de filmi aklıma yazmıştım.

Ve sonra oluşan bütün engellemelere rağmen, evren filmi görmemizi istiyormuş: Hangi sinemaya bilet aldığını unutup yanlış sinema kapısında filmi beklemeler, başlamasına 10 dakika kala durumu farkedip Cumartesi gecesi Palladium'dan CKM'ye yetişebilmeler... 20 dakikalık reklamlar... Hepsi filmi görmemiz ve çok sevmemiz içinmiş meğerse... 

Eğer izlemediyseniz, çok da detaylandırmak istemiyorum ama Christoph Waltz'ın Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını almasına akrabam ödül almış gibi sevindim resmen. Hala da hatırlayıp hatırlayıp seviniyorum. Django'da öyle bir rol oynuyor ki bu adam, tamam Tarantino çok güzel yazmış, fakat sadece o da değil, Christoph Waltz'ın öyle nazik, öyle zarif bir insan olduğuna inanmama sebep oluyor ki bu rol, sanki karakterinin büyükçe bir parçası öylece ortada... Tuhaf şey, Dr. King Schultz nerede biter, Christoph Waltz nerede başlar, birbirine karıştı bende...

Onca kana, patlayan insanlara biraz tahammül edin ve bu filmi izleyin bence. Christoph Waltz'in ballı börekli her dakikasını doya doya görün. Ben de Waltz'i ilk kalabalıklarla tanıştıran Tarantino filmi Inglorious Basterds'ı bir izliyim. Artık bu adamı daha az sevebileceğimi sanmıyorum zaten :)

Not: Tüm yazıda adamdan Christopher diye bahsetmişim, sabah sabah kafam nerelerdeydi acaba... Neyse düzelttim şimdi :)

Tatlı tuzlu karışımlarını oldum olası mı seviyordum, yoksa ille de Çin yemeği yiyeyim diye uğraştığımdan mı alıştım bilemiyorum. İkea'nın İsveç köftesine reçel koydurmaya bayılırım. Çin restoranlarındaki tatlı ekşi soslu tavuk favorilerimdendir. Hele de içindeki ananaslar yok mu. Yemeğin ortasında birden patlayan sulu meyve tadı, beni benden alıyor.

Bazıları yemekte şekerli tatları sevmez. Bu yüzden Çin yemeği deneyip nefret eden çok arkadaşım var. Diyecek birşey yok, saygı duyuyorum.

Aslında Türk yemek kültürü tatlı tuzlu karışımlara çok açık. En basiti, içinde kuş üzümü olan bir sürü yemeğimiz var, yaprak sarması, hamsili pilav vs... Osmanlı tariflerini yeniden hayata geçiren Asitane'nin menülerini incelediğimizde de, kuru meyvelerin kışın, taze meyvelerin de yazın yemeklerde sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Mesela hala tadamadığım kavun dolması da bunlardan biri...

Tabii çikolatalı tatlı yapanların (özellikle de Jamie Oliver'ın) şöyle cömertçe bir miktar tuzu tarife ekledikleri de aşina olduğumuz bir konu.

Tayland'da da çoğu sos bir şekilde tatlımsı idi. Örneğin tavukları buladıkları kırmızı bir sos var, ki adını bilmiyorum, hem acı hem şekerli, yedikçe yediriyor insana. Böyle böyle, ben Tayland'da gördüğüm her şeyi yer oldum. Sokak tezgahlarını bırakıp da gezmeyi nasıl başardım, şaşıyorum :)

İşte bir akşam Chiang Mai şehrinde akşam pazarında gezerken, Starbucks'ta bir afiş gördüm: Tuzlu karamel mocha... Gezdim tozdum, aklımdan çıkaramadım bu içeceği. Mutlaka denemem gerekiyordu. Neyse sonunda iki arada bir derede, eşimin Tayland'da Starbucks'a giriyor olmamı kınayan bakışlarından saklanarak gittim aldım. Allahım, bu nasıl bir lezzet. Tuzu zaten algılamıyorsunuz, ama o yoğun baygın karamel tadını tuz tek başına ayağa kaldırmış, Hussein Bolt gibi koşturuyor mübarek. Ağzınızdaki içecek lezzet rekorlarına koşuyor, resmen damağınız çatlayacakmış gibi oluyor.

Tabii ben hem o an neşeden coşuyor, hem de Türkiye'de bu içeceğin olmadığını bildiğimden hüzünlerden hüzünlere savruluyordum. Zaten seyahat ederken yediğim her güzel yiyecekte, gördüğüm her manzarada (bunu da yazıyım da, gezerken sadece yemek yediğim zannedilmesin :P ) aynı şeyi hissederim: Patlayan bir coşku ve onun hemen ardından gelen savuşturmaya çalıştığım bir hüzün.

Tabii sonra eve döndük. Gel zaman git zaman, Caribou Coffee'nin önündeki bir ilan beni yerimden hoplattı: Tuzlu karamel mocha çıkarmışlardı. Bildiğiniz topuklarım popoma vurarak koştum bir tane almaya. Kasiyere heyecanla siparişimi şöylediğimde beni şöyle bir süzdü, "Emin misiniz?" dedi. "E eveet" deyince, "Yani hani tuzlu ya, ondan sordum" dedi :) Tanrııım, burada da mı.. "O içeceği hiç denedin mi sen" bakışı atarak adama, kararımın kesin olduğunu söyledim. Ve evet, evet bu benim bayıldığım tadın aynısıydı. Mutluluktan o an yığıldığım koltuklarda ne kadar zaman oturdum bilemiyorum.

Her güzel şeyin bir sonu olduğunu söylememe gerek var mı şu an?!. Geçenlerde ofisin yakınında yeni açılan Caribou'ya, kızları da toplayarak, peşimden sürükleyerek gittim ve... Hayalkırıklığı. Devam etmeyen ürün. Sezon ürünü. Yılbaşı şeysi... Resmen gözümden bir damla yaş süzüldü gizlice... Soğuktan dedim, elimde garip bir aromalı kahvemle ofise geri yürürken kızlara...

Bir sonraki buluşmamıza kadar, hoşçakal tuzlu karamel mocha...

Bence Sevgililer Günü'nün tek esprisi, o gün yapacağınız itirafların, gizli not göndermelerin, aşk-ı ilan etmelerin mazur görülebilmesi. Bu eylemlere cesaret etmeniz için bir vesile olması. Reddedilirseniz omuz silkip gittiğinizde ya da höykür höykür ağladığınızda kimsenin size karışmaması. Uzaktan beğendiğiniz, sürekli asansörde karşılaştığınız o kıza kocaman bir çiçek vermenin tuhaf olmaması. Defterinizin arasına kondurulmuş notun, masanızdaki gizemli post-itin sahibini size araştırtması. Yüzünüzde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle arkanıza, sağınıza solunuza bakmanıza sebep olması...

O olmadı, birbirinin aşkından emin olan çiftlerin, gizli birşeyler yapması. Kikir kikir bişeyler. Normalde yapmayacakları bir kaçamak, minik bir delilik. Benim nedense Sevgililer Günü dediğimde aklıma böyle şeyler geliyor. İnsanın bir anda gözünü parlatan, değişik sürprizli heyecanlı bir gün...

Herkes bildikten, zorunlu olduktan sonra ille de çiçek göndermenin, yemeğe çıkmanın, çok önceden rezervasyon yapmanın, normalin 3 katı hesap ödemenin, çiçek göndermezse kocaya kızmanın, sevgiliyi terketmenin, odunlukla suçlamanın ne esprisi var...

Ne diyecektim, nerelere geldim. Sürpriz itiraflar diyordum. Bugün lavaboda, ofisin gençten hatunlarından birini, kendisine gelmiş çiçeği başka bir kıza vermeye çalışırken gördüm. "Yaa işte o bana yazılan çocuk vardı ya, ondan gelmiş, sevgilim görmesin diye alır almaz lavaboya kaçtım, bunu al, sana gelmiş gibi masana götür, noolur" diyordu. Kız da çok zorlamadı, kabul etti. Kartları notları, artık her nesi varsa, belki yazan kişi hakkında bir ay düşündü demeden, toparlayıp kızın kucağına koyuverdi. Çocuğa ve durumuna üzüldüm doğrusu.

Ama tabii sürekli bu günden nefret ettiğini söyleyen, anlamsız bulan, yeren kocadan da, apansızın gelen çiçeğin, çikolatanın, çileğin neşesi başka bir şeyde yok :) Her sene "Hmm yok bu sene bişey beklemiyim, baksana nebçim konuştu geçen gün" dedikten sonra, her sene değişik bir sürpriz görmek de çok heyecanlı :D

Herhalde bu, kocamın Sevgililer Günü ile ilgili fikrinin hala sabit olduğunun, ama beni mutlu görmek için tüm istisnaları da lehimde uygulayabileceğinin bir göstergesi oluyor. Tüm cihan bir yana, ben bir yana :P

Size musmutlu bir sevgililer günü diliyorum ben... Son saatine girmek üzere olsak da :)

Birkaç yağmurlu, kapalı gün geçirmek, yazın da gelip geçici olduğunu hatırlattı biz fanilere... Ve bir panik hasıl oldu bana, yazın sonuna yaklaşıyoruz ama yapmak istediğim yapamadığım hala pek çok şey var!! Ben de bir liste yaptım, hem beni dinginleştirdi, hem de kafam netleşti.

İşte listem...

Yaz bitmeden yapmak istediklerim:
  • Ev limonatası yapmak,
  • Şile ya da Ağva'ya gitmek,
  • Şehirde havuza gitmek,
  • Bir sürahi suyun içine salatalık kabukları atmak,
  • Zahter salatası yapmak (çekirdek çıkarıcı al),
  • Zeytinyağlı taze fasulye pişirmek (yaz boyu istediğim kadar fasulye pişirememek beni deli ediyor),
  • Derin dondurucuyu boşaltmak,
  • Bamya pişirmek ve dondurmak,
  • Kalamış Marina'da akşam birşeyler içmek, tercihen Roma'dan alıp henüz hiç giyemediğim mavi ayakkabılarımı giymek,
  • Moda Ali Usta'dan dondurma yemek,
  • Birkaç akşam üstü 5 çayı aktivitesi daha yapmak,
  • Caddebostan'da akşam takılmak,
  • Joker Bahçede'nin bahçesine gitmek,
  • Balkon'un terasına gitmek (tercihen Ramazan bitmeden),
  • Boğaz'da geç saatte sadece çay içmek,
  • Sütiş'te kahvaltı etmek,
  • Jason Mraz albümlerini iphone'a atmak, evde yolda dinlemek,
  • Şevval Sam albümleri eşliğinde yemek yemek,
  • Evdeki bütün mumlukları salona toplayarak yemek yemek...
Sizin de yaz bitmeden yapmazsam içimde kalır dediğiniz şeyler var mı? Paylaşır mısınız?...

Ah buraları gene boşladım. Caaağğnım blogum. Otlar bürümüş sağını solunu. Bilsen ne çok yazmak istiyorum sana. Zihnimde yazıyorum da, ama fiiliyata geçmiyor bu bir türlü...

Madonna konserini herhalde yorumlamayan kalmadı güzide ülkemizde. Ama ben yazmazsam eksik kalır. O yüzden hem okuması hem yazması rahat olsun diye maddeler yaptım, serdim yollarınıza...


  • Öncelikle beğenmedim diyenin aklını alırım. İddialı başlıyorum.
  • İyi ki, iyi ki saha içinden almışız, tribüne gitmemişiz. O çileleri çekmişiz. Bon Jovi'ye nazaran harika bir ses sistemi vardı. Herşeyi çok güzel duyduk, yankı vs olmadı. Tribünden çekilmiş bazı videolara baktım, hangi şarkıdır nedir, hiç anlaşılmıyor.
  • İlk defa stadyum konserine gelen arkadaşlarımın da yırtık çıkması ile, biz öyle ortalarda başladığımız konseri, Golden Circle'ın demirlerinde bitirdik. Yani ödediğimiz paraya göre en iyi yerdeydik :)
  • Çok fazla gay vardı, ve çok tatlılardı. Çift olarak gelmişler ve gördüklerim ezzzbere bütün şarkıları söylediler. Yeni albümü falan hatmetmişler. Pembe kemik çerçeveler falan.. Pek tatlılardı :)
  • Promo Tour neymiş, ben bu konserde çok iyi anladım. Öyle indie, alternatif müzisyenlerin konserlerine gide gide, müzik endüstrisinin kocca ellerini unutmuşuz. Anacım, kadın geldi, cüzdanımda ne var ne yok, süpürdü gitti. Harcamalarım kısaca; konser bileti 150 (biletix ücretiyle falan), konserde aldığım merchandise t-shirt 50 tl (Bu Bon Jovi konserine göre ucuzdu, ama kalite daha düşük), konser sonrası haftasonu gaza gelip dvd, cd gibi kendimi kaybetmiş harcamalarım 100 tl, gidiş dönüş yol parası, içerde sosisli ve su (gerçi bunu bana ısmarladı arkadaşlarım ama)... Siz sorun ben söyleyeyim yani. Düşünün ki, konser ertesi haftasonu D&R bütün Madonna materyallerini standlara çıkarmıştı ve hepsi kapış kapış gidiyordu. Promosyon turnesi bu değildir de nedir, ey agalar! 
  • Tabii insanlar bu hesapları yaparken, yerel ekonominin ne kadar etkilendiğini gözden kaçırıyorlar. Yani o stadın çevresindeki sucusundan Madonna maskeleri satan adama kadar, organizasyonda çalışan tüm insanlar, müzik dükkanları... Hepsi ekmek yiyor. Sonra diyorlar ki, Madonna konserden 10 mio tl sade biletten kazandı. Kazansın anacım. O bacak kaslarını gördünüz mü siz... 
  • Hakkaten gördünüz mü? Bir DVD'sinde dediği gibi aynen, 'Je suis l'art' (I am art) olmuş bu kadın. Bir de Madonna'yı görmek, canlı canlı, o minnak ama kıpır kıpır halini, kaslarını, etlerini butlarını ve meme ucunu, insanı bi gaza getiriyor. "Bu yaşta ben de böyle olacaaaam" diyen kaç kız arkadaşım var. Hepimiz deli gibi gaza geldik özetle.
  • Sahne önünden bilet almadığıma YİNE-YİNE ve YİNE pişman oldum. Bir daha parayı basıcam, en önden izleyeceğim arkadaş. Sahne önündeki insanlarla sarılmalar, mikrofon uzatıp şarkı söyletmeler (ve yakından öyle güzel, taze ki cildi, pırıl pırıl ve ışık saçıyor, biri sonsuz gençliğin sırrını bulmuş sanırım da söylemiyor) çoook tatlı. Yani resmen şok oldum o videoları izlerken. Bu kadar sıcakkanlı olacağını bilsem mayışımı oraya gömerdim.

  • Ve sanat yönetmenliği. Ben böyle sanat yönetmenliği görmedim!! Hatırı sayılır sayıda konser de izlemişliğim vardır, en azından İstanbul'a gelenleri. Arkadaki 3 led ekrana (ki şu ana kadar üretilmiş tek parça en büyük led'lermiş her biri) yansıtılan görüntüler akkklımı aldı. 3 boyutlu katedral görüntülerinden, kaleydeskoplara, bir otobüs yolculuğundan, mezarlıklara... Herşey görsel olarak çok tatmin ediciydi. Ve Bon Jovi sana söylüyorum, o konserde arkadaki ekrana verdiğiniz poposunu sallayan oynak kadın gölgesi, o ne ucuz ne uyduruk, öğrenci-grafiker işi saçmalıktı öyle yaaa... 
  • Konser Madonna'nın kariyerine yapılmış bir ziyaret gibiydi. Her döneminden tatmin edici miktarda materyal vardı. Bence çok sık gitmediği ülkeler için ideal bir setlist'ti.
  • Yeni albümden tabii ki bir sürü şarkı söyledi. Ve hiç beklemediğim şekilde albümü sevmemi sağladı. Gang Bang, Girl Gone Wild, I'm Addicted hastası oldum resmen. Lady Gaga'nın kendisinden arakladığı 'Born This Way' şarkısını 'Gimme All Your Luvin'e mash-uplaması da harika bir hareketti bence. 
  • Ayrıca bu kadın konserlerinde bir şarkısını çalarken veyahut geçişlerde, potpori diyebileceğimiz ama aslında sample'ları üst üste kullanarak ballı börek bir karışım ortaya çıkarmakta. Ve dolayısıyla, albümleri çok güzel hatmettim, konsere ne gerek var asssla demeyin. Çünkü duyduklarınız aslında kadının eski şarkılarını kullanarak baba dj'lerine yaptırdığı yesyeni şarkılar, tazecik...
  • 'Like A Prayer'... Toplu bir ayin gibiydi. Bir stadyum dolusu insanın aynı anda aklını yitirme sınırına nasıl gelebildiğini gördüm. Müzik, sizi bilmem ama, benim üzerimde çok etkili.
  • Havada iplerle yürüyen koca bir bando gördünüz mü hiç. Onlar yavaş yavaş yukardan seyircilerin üzerine doğru ilerlerken, biz şaşkınlıkla yukarda öyle bi hareket olduğunu farkediyorduk ve bildiğin parmakla birbirimize gösteriyorduk alt çenemiz yerlerde.
  • Oğlu Rocco'nun çok tatlı ve yaz tatilinde annesiyle turneye çıkıp işi yerinde öğrenmesini çok sevimli buldum. Madonna akıllı kadın netekim.
  • Playback mevzusu. Tabii ki yaptığı yerler var. Konser sonrası bir dolu dvd'yi gözümü kısıp dikkatle izledim. Anlaşılmıyor. Ve acapella söylediği yerleri de çook iyi söylüyor. Yani o kadar dansedip koşturduğu kısımlarda da playback yapsın bi zahmet. Deliler gibi dansediyor kadın, onun bir şarkısının 1/3'ünde harcadığı enerjiyi ben pilates dersinde harcamıyorum. 
  • Ve ben bunu yeni öğrendim: Madonna konserlerinde kapı ilk açıldığında içeri girerseniz (yani harbi fansanız ve vaktiniz varsa), Madonna'nın gün içerisinde yaptığı provanın sonlarını izleyebiliyorsunuz. (Gün içerisinde 1 küsür saat prova ve akşam da 2 küsür saat konser, her konser günü!!) Ve bu bir gelenek olmuş sanırım, gelenlere Madonna şarkılar söylüyor eşofmanlarıyla, akşama görüşürüz diyor... Allam çok tatlı!
En üst fotoda t-shirtümü ve konser sonrası aldığım dvd'lerimi görebilirsiniz. Yaptım ve pişman değilim!!! Kıssadan hisse; üşenmediğim, para ayırdığım, o trafiği çektiğim, ayaklarım patlayana kadar dikildiğim için hiç pişman değilim. İyi ki kaçırmamışım!

Love you Mı-dağ-na!
Bu kış uzun saçlarla başım beladaydı. Yani uzun saçlarla ne zaman başım belada değil ki zaten benim. Neyse, eskiden olsa gider kestirirdim. Ama şimdi hem uzun saçı seviyorum hem de eşim kısa saçtan hoşlanmıyor, bir itiraz bir itiraz. Gerçi benim de şöööyle bir taraftan öbür tarafa saçları savurmak pek hoşuma gidiyor artık. Bu yaz da örgüler moda, kısaltmamak farz oldu iyice.

Tabi saçlardan kışın sıkılmanın sebebi nedir; soğuk havalarda sık yıkanamayan saçların yağlanması vs. Sabah çok erken çıktığım için ve servisler felaket soğuk olduğu için sabah yıkamak zor oluyor. Eh kış modunda akşamları da insanın içinden gelmezse iş uzuyor da uzuyor. 

Bir de uzun saçlıysam artık öyle davranmam gerektiğini kabul ettim. Bu saça bakılmazsa olmuyor arkadaş. İşte o vakit dedim ki ben 1,5 günden sonra saçlarımın yapışıp kalmasını istemiyorum. Roma biletini aldığımızda farkettiğim bir şey de, seyahatlerde gündüz çok gezersem genelde leşimin çıktığı ve akşam suratıma bakılacak halimin kalmadığıydı. Özellikle de saçlarımın. Şöyle bir diplerini havalandırıp tazelenmenin mümkün olduğunu öğrendiğimde "Hemen denemeliyim" dedim ve gerçekten çok memnunum şu an :)

Benim aldığım John Frieda'nın Volume Refresher denen ancak arkasındaki Türkçe çeviriye baktığınızda Kuru Şampuan olarak açıklanmış ürün oldu:


Güzel kokuyor, saçtaki yağı alıyor, hacim veriyor. Eğer güzelce uygular ve üzerine de üşenmez düzleştiriciyle düzeltirseniz, saç yesyeni fönlenmiş gibi oluyor. (Bkz, sevgili ofis arkadaşlarımın yorumları) Ancak dikkat edilmesi gereken birşey var, her sıkımdan önce iyice çalkalamak gerekiyor. Yoksa şişedeki pudrayı son kullanımdan çok önce bitirmiş oluyorsunuz. Bir de parfümünü saymazsak kimyasal kokusu ile sabahları ilk solumak istediğiniz şey olmayabilir. Yine de denedim ve beğendim diyorum.

Bir de Sephora çok satanları arasında bulunan ve (belki de kendi ürünleri olduğu için) satıcı kız tarafından çok övülen ancak o sırada ellerinde olmayan kuru şampuan var. Eğer rastlarsam bunu da denemek isterim. Bir de tabii, mümkünse bitkisel bir ürün arayacağım.

Anlayacağınız kuru şampuana artık dolabımda her daim yer var.

Hepinize şimdiden iyi tatiller diliyorum :)

27 Ocak 2013 tarihli edit : Sephora'nın çok övülen kuru şampuanını da geçen ay denedim. John Frieda'nın yanında yaklaşamadı performansı. Şişe zaten ufak, hemen bitti. Yani neredeyse bir sıkımda bitirecektim :P Pek de öyle yağları yoketmedi. Benimle değilsın Sephora kuru şampuan...

Annemin balkonunda var gücüyle yağan yağmura rağmen yuvasından asla kıpırdamayan anne gugukçuk


Ve ona geçici  bir koruma olsun diye koyduğumuz branda


Ertesi gün, çekemedim ama, işaret parmağının ilk boğumu kadar bir bebek göründü annenin altında :))) Brandayı yağmur geçince kaldırdık.


İçinden ışık geçen laleler :)

Yıllardan beri istemişimdir ancak bir türlü şu Lale Festivali'ni yakalamak kısmet olmuyordu. Genelde baharın yüzünü gösterdiği o ilk günlerde ben öyle bahar sarhoşu oluyorum ki, organize olup bir yerlere gitmek hiç içimden gelmiyor. Kendimi sokaklara vuruyorum ama tamamen doğaçlama. Bir yerlere erken gidemeyince de bu şehirde birşeyler görmek mümkün olmuyor doğrusu, hep kalabalık.

Bu sene sağolsun şirketten bir arkadaşımız fotoğraf gezisi organize etti de, rehavetten kurtulup laleleri görebildim. Favori çiçeğim değildir laleler ama o tuhaf gizemli şekilleri de beni çekmiyor değildi. Cumartesi kalktık sabahın köründe ve o yağmura rağmen ümidimizi yitirmeyip Emirgan'a gittik. Gerçekten temiz yürekli arkadaşlar varmış yanımda, tam dedikleri gibi oldu, yağmur durdu 2 saat açtı ve işimiz bittiğinde yine tüm şiddetiyle yağmaya başladı.

Ben de acemi bir fotoğraf heveslisi olarak aşağıdaki kareleri elde ettim. Çok keyifli bir sabahtı, Emirgan Parkı bomboştu ve herkes gelene kadar işimizi bitirip toparlanmamız çok iyi oldu. Ancak öyle mavi laledir orijinal şeyler göremedim. Peyzaj da açıkçası pek ilham verici değildi... Daha sanatsal yaklaşımlar bekliyorum artık, güzel İstanbul'umuza yakışır...

Güncelleme: Meraklıları için bazı bilgileri eklemek istedim. 7. Uluslararası İstanbul Lale Festivali 7 - 29 Nisan 2012 tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle sürdürülüyor. Lale ekimleri Emirgan Korusu, Yıldız Korusu, Yedikule Soğanlı Bitkiler Parkı, Hidiv Korusu, Beykoz Korusu, Göztepe Gül Bahçesi, Büyük Çamlıca Korusu ve Küçük Çamlıca Korusu'na yapılmış. Toplamda 104 türde 11.6 milyon lale ekimi gerçekleştirilmiş. En büyük lale koleksiyonu Emirgan Korusu'nda ve 112 türden toplam 1.8 milyon laleyi içeriyor.


Koyu kırmızı rengi çekmek çok zormuş gerçekten, yukarıdaki tonların hakkını veremiyor insan


Üstteki lalenin rengine bakar mısınız... Renklere bakmaktan kompozisyon düşünemiyordum...


Kadraj dolusu renk :)


Sabahki yağmurun damlaları hala tazecikti biz çekim yaparken...


Bu asi beyaz çiçeği kim akıl edip kırmızı lalelerin arasına dikmiş bilmiyorum ama çok güzel bir konu vermiş bize :) 


Yine kadraj dolusu renk. Başımı döndürüyor bu fotoğraf :)


Yukardaki de en sevdiğim fotoğraflardan... 


Tam 6 gündür bitmeyen bir çikolata krizi geçiriyorum. Önce ofiste yoğunluktan gidip yiyemedim, akşamları yatmadan önce aklıma düşer oldu. Evde de sürekli yenmesin diye bulundurmam pek. Cuma günü sonunda kafeteryadan bir Eti Karam stick alabildim ama kendimi tuta tuta iki kare yiyip kenara koydum.

Cumartesi koşturmacayla geçti ama hala canım çok çikolata istiyordu. Cumartesi akşamı evimize gelecek arkadaşlar bişey istiyor musunuz diye sordular, yanıtım tabii ki çikolata oldu! Onu da Pazar günü tükettim, ama akşama Survivor'da ödül oyunu olarak Milka vermesinler mi... Vallahi insanın yiyeceği yoksa bile istiyor bu pis reklamlar yüzünden bazen. Bu sefer de üzümlü fındıklı ve yoğurtlu çileklisi (ki ben çilek aromasından aslında nefret ederim) burnumda tüter oldu.

Dün de ofiste Cuma'dan kalan ve öyle azıcık azıcık yediğim Karam'ı resmen bir seferde mideye indirdim. Akşam eve dönerken gittim, aklımdaki Milka'ları aldım. Eve bir geldim, eşim de acımış ve bana çikolata almış. Yani bu kadar tatlıya benim çoktan midemin alt üst olması gerekirdi, normalde pek tatlı sevmem. Fakat işte yukarıdaki fotoğrafta, yemek sonrası kendime ölümcül bir kokteyl hazırlamak üzere nasıl da hevesli olduğumu görebilirsiniz :)

Bir an önce şu kriz bitsin istiyorum, yoksa ben biteceğim!!! Sanırım Fransızların şöyle bir sözü varmış; "Çikolata ağızda 15 saniye, p.o.poda 15 yıl durur" diye... Akıldan çıkarmamakta fayda var :)

Beste'nin sitesinde okuduğum andan itibaren aklımdan çıkmayan bir tarif vardı: Portakallı kahveli likör. Ne zaman yapsam, nasıl yapsam derken bu işin bir harekete dönüştüğünü duyunca elimi çabuk tutmaya karar verdim. Ve sonunda malzemeleri tedarik edip şu fotoğrafla belgeliyorum.

Alkol olarak Bacardi'nin beyaz romunu tercih ettim, kocamınsa ufacık kavanoza giden rom miktarını görünce içi yandı :) Çok güzel bir içki olacağına dair vaatlerimle kapağı kapattım ve kavanozu serin karanlık bir yere dinlenip uyuyup güzelleşmeye yolladım.

Aralık çook çok yoğun geçiyor :) Nefes alacak vakit yok. Bir tek portakallı içeceğe vakit ayırabildim.. Çarşamba bir yılbaşı yemeğine, Cumartesi "eller havaya"lı bir doğumgününe, Pazartesi yarı resmi bir yeni yıl kutlamasına ve bitmedi ertesi Perşembe de tam resmi bir yılbaşı partisine katılmam gerekiyor. Yani eğlenmeyeni dövüyorlar anlayacağınız :) Bolca vitamin alıp bu çılgın ayın bitmesini bekleyeceğim. Herkese sevgiler..
Günaydın ve mutlu Cumalar hepinize.. Bu aralar gündem etlerimi burum burum ettiğinden gündem dışı konular yazarak arada nefes almaya çalışıyorum, ama tabii bütün bu olan bitenleri düşününce bir salak gibi göründüğümün farkındayım.

Size bu cici şeyi göstermek istedim sabah sabah. Evimde laptoptan müzik dinlemekten gına geldiği için buldum onu. Üzerine iPhone takıp şarj ederken, iPhone'dan radyo olsun mp3 olsun herşeyi dinleyebiliyorsunuz. Dün akşam satıcı çocuğun 'Acele etmeyin isterseniz, biraz araştırın' uyarılarına rağmen gittim aldım. Ve eve gelip kurduktan sonra ne kadar yanlış bir karar verdiğimi anladım: Bu bebeğin kumandası yok. Uzaktan örneğin tv setinin üzerinden size gülümsüyor ve 'kalk radyo kanalını değiştir' diyor. Bu ne saçma iştir!!!

Eh paketi açıp seti kurduğum için iade almayabilirler. O zaman da resmen akılsız başın cezasını ayaklar çeker durumuna düşerim. Alırlarsa eğer, bu bebeğin aşağıda görülen abisine geçmek niyetindeyim.

Peki fark nedir? Bluetooooooth. Cihazın üzerine iPhone'u takmadan kullanabiliyorsunuz, hatta bilgisayara da bağlamanıza gerek yok. Ses gene de geliyor. İşin içinde olmasam ne acaip şey derdim :P

Bu arada meraklısına, cihazların ikisini de dükkanda ve birini evde denedim; minicik boylarına rağmen bayağı iyi ses veriyorlar. Yüksek sesleri çok denemedim ama öyle tizleşecek gibi durmuyor.

Bakalım bu Fidelio brothers ile olan maceramızda kim evdeki o güzel yeri kazanacak... İyi cumalar tekrardan :)
Evet, veterinere gitmeye karar verdiğimiz gün Miço'nun yumrusu kendiliğinden inmeye başladı. Tatlı düşünceli oğlumuz, veterinere o kadar para vermeye gerek yok, beni de yok kutuya koy, yok arabaya bindir, strese sokmayın, hiiiç uğraştırmayın dedi resmen. Kendi kendine halletti... Muhtemelen yumru da son seferde aşı yapılırken çok kıpırdandığı için başımıza geldi.

Bu arada ilk kez iPhone'dan post yazıyorum. 2 hafta önce eski telefonum ki o kadar da eski değildi iyice sapıtınca eşimin ısrarlarına ve instagram denen uygulamanın hoşluğuna dayanamayıp gidip bir iPhone aldım. O günden beridir de evdeki bilgisayarı bir kez açtım. Şu an sizlere O2 karayolunun Levent Viyadüğü mevkiinden sesleniyorum örneğin :)

Sevgiler, saygılar efem :)

Bu akşam saat 9 itibariyle, 31 yaşımda bisiklet üzerinde durabildim, hayatımda ilk defa! 1, 1.5 saatlik bir süre sonunda pedalları çevirip ilerleyebiliyor ve düşmüyordum! Yıllardır aklımda olan ve yapmak istediğim birşeyi gerçekleştirmenin keyfiyle uyuyacağım bu akşam.

Bu yaşa kadar öğrenmemiş olmamın pek ilginç bir hikayesi yok: Sokaktaki arkadaşların bisikletlerinden tur isteyerek öğrenme çabalarım, biraz sakınan bir çocuk olduğum için ve bisikletim de olmadığı için sonuca ulaşamamıştı. Yazları evde dikiş dikip SEGA oynadığım için de annemlerden bisiklet istemek, bilmem aklıma gelmemiş herhalde. Bir ara kaykaya sarmıştım, çok çok istiyordum ama bir türlü o kaykay gidilip alınamamıştı. Zaten sakınıyordum dediğim gibi, kaykaya nasıl binerdim pek hayal edemiyorum. Kaykay kullanmayı düşlerken, bisiklet arada kaynadı gitti...

Eh sonra ortaokulda yeni taşındığımız sitede popüler bir aktivite değildi, herkes birbiriyle çıkma işlerini düşünüyordu ve lisede de öğrenmek için yeterli hevesim yoktu. Sonra çok geç olduğunu düşündüğüm üniversitede, millet Adalar'da gezip coşarken farkettim ne kadar özgürleştirici birşey olduğunu. Birileri hep "ohoooo ne olacak, gel sana öğretelim Ada'da, bir günde öğrenirsin" dedi ama kimse de kalkıp öğretmedi.

Caddebostan sahile gide gele ve tekerlekler üzerinde fiii oraya fiii buraya gezenleri göre göre artık canıma tak dedi. Tabii bu tak deme süreci 4 yıl falan sürmüştür herhalde heheh. Neyse, Mayıs başından beri eşimin beynini yemek suretiyle kıvama getirdim. Dün de çok tesadüf bir şekilde bizi Kadıköy'den arabasıyla alan kardeşimi hazır arabada yakalamışken "yaaaa Metro'ya gidelim bisiklet alalım yaaa yaaa" diye diye bisikletime kavuştum :)

İlk denemelerim felaketti, bayağı şikayet ettim ve söylendim. Eşime "Hmmm ben de tam bilmiyorum nasıl dengede durduğumu, içgüdüsel bişey" dediği için kızdım. Kesin yapamayacaktım zaten. Hem karşı apartmandaki çocuk niye izliyordu ki beni. Hem de yerde bir sürü taş vardı. Camlar da çoktu. Kavga eden çocuklar da kafamı karıştırıyordu.

Sonra kafamın çok dolu olduğunu, bunun beni deliye çevirdiğini ve çok fazla düşündüğümü farkettim. Kaç tam tur pedal çevirdiğimi saymaya başladım, bilinçsizce. Ve bu benim hızla konsantre olmamı sağladı: "Biiiirrr.... Biiiiirrr... Biiiiirrrr....Biiirrrkiiii ah... Biiirrr..Biiirrrr... Biiirkiiiiüüüççççaaaaaaaaaaa"

Sanki görünmez bir el arkamdan tutuyordu ve gidebiliyordum. Hala nasıl olduğunu anlamış değilim. Zaten ilk yaptığım sıralarda tekrarlayamıyordum ve bu durum beni daha da zorluyordu: Az önce yaptığın birşeyi nasıl oluyorsa yeniden yapamamak... Yapmıştım ama yineleyemiyordum. Sonra bir baktım, aaa yine yapıyorum, aaa yine yaptım, a aaaaa yine yaptım. Bu sefer yapışlarımla yapamayışlarım arasında dengeli bir oran olmaya başladı. Ve yarın yine gittiğimde yapabilecekmişim hissi arttı, en azından güvenli bir şekilde ayrıldım oradan.

Bunu 31 yaşında yazıyor olmam hazin gelebilir kiminize. Dün bisikletin ayarlarını yapıp bana teslim eden yaşlı ustaya öyle gelmişti. Halbuki birşeyi öğrenmek için yaş sınırı yoktur ve ben asla öyle bir sınır tanımıyorum. Bu lafı ettiğimde "Ama şunu öğrenemeyebilirsin, ya da belki bunu" diyerek sinir bozmaya çalışanlara, işte bu yazım kapak olsun.

Siz siz olun, yapmak istediklerinizi hangi yaşta olursanız olun denemekten imtina etmeyin. En azından bir deneyin yani, içinizde kalmaz :) Sevgiler.
Heyo heyo heyooo! Öncelikle heyo, evet. Heheh. Eşya olayı halloldu. Tabi bir konuyu bölümler halinde yazmazsam olmaz, o yüzden işte karşınızda "Sessizken Oturdum Mu Sandınız Cicim, Evi Kaldırıp Kopardım" bölüm 1 :D

Geçici olarak yanımızda kalan kardeşim Mart ayında aniden eve çıkmaya karar verdi. Bekarlık koltuklarımı ve kimi eşyalarımı ona vermeyi planladığımdan taşınma işimiz bayağı yorucu geçti. Daha önce yazmıştım, evlilik telaşına bir de mobilya alışverişi sıkıştırmak istememiştim. Ayrıca bekarlık eşyalarım da iyi durumdaydı. O yüzden evlenince mobilya almadım.

Fakat bu alınmayan ama lazım olan şeyler insanın kafasını meşgul ediyor. Yemek masası örneğin. Neyse kardeşim de tesadüf burada işe başlayıp eve eşya gerekince, herşey yerine oturdu. Koltukları, televizyonluğu, tencere tabak aklınıza ne gelirse verebileceklerimi kardeşime verdim. Aman ne ferahladım heheh. O da neredeyse hiç eşya masrafı yapmadı. Beyaz eşyalar dışında :P Ama bu sefer de evde bize oturacak yer kalmadı :) Ben de eşimin temelli dönüşünü bekleyemeyeceğimi farkettim ve uzun zamandır planladığım işlere koyuldum, iyi ki de yaz gelmeden buna biraz da mecbur olmuşum. 2 senedir kafamızı meşgul eden eşya işi sonunda halloldu.

Kardeşimin taşınmasının ardından kendimi Ikea'ya attım. Dön dolaş, gez bak, 2 senedir öyle çok da hoşumuza giden mobilyayı bulduğumuzu söyleyemeyeceğim. Bir de tabi kedi dostu koltuk almak durumunda olduğumuz artık belli olmuştu: Kedimiz koltukları tırmalıyor,oraya buraya atlıyor, çok çok pahalı bişeyler almayacağımız artık netleşmişti. Ve kılıfı (ucuza) değişen koltuklar almaya karar verdik.

Şubat sonu - Mart başı yağmurlu bir Cumartesi günü kahvemi koydum, yeni klasik müzik cdlerimi açtım ve mimar arkadaşımızın çizdiği planları buldum. Arkadaşım zamanında tüm odalarımızı ölçmüş, bilgisayar ortamına aktarıp planını çıkarmış ve türlü çeşit eşya yerleşim kombinasyonları önermişti. İçlerinden en hoşuma gideni seçtim. Ve seçtiğim yerleşimin aslında istediğim koltuklarla mümkün olabileceğini farkettim. Bizim salon biraz ufak arkadaşlar. Bir de balkon kapısının önüne eşya koyamıyorduk. Fakat ölçtüm biçtim ve orayı kullanmayı başardım.

Sonra alacağım eşyaların yerleşimini gözümde canlandırabilmek için yerlere kağıt bantlar yapıştırdım. Her şeyin yerini değiştirdiğim için bu biraz mecburi oldu. Koltuğu buraya koydum, kapı açılıyor mu, bakalım buradan pencereden ne görünüyor? Sehpa ile dizlerim arasında yeterli mesafe var mı? Evde bir akış var mı? Bunların hiçbirini evlilik öncesi alelacele yapamazdım, emin olun.

Tabii Ikea'nın şöyle bir güzelliği oluyor: Internette gördüğünüz ölçünün son ürün olarak evinize gelecek ürünle aynı olacağından emin oluyorsunuz. Veya rengin ya da tonun. Gıcık Modoko'da böyle bir garanti yok, ölçüyle mobilya yaptırsanız bile... Neyse internet ve katalog yardımıyla yerleşimi oluşturdum. Uzun süredir Ikea ürünlerinin review'larının yapıldığı Amerikan sitelerini inceliyordum: Hangi masanın cilası aslında ıslanınca kalkıyor, hangi koltukta hangi kumaş en kullanışlı, cat-friendly ürünler nelerdir, genel olarak beğenilmeyen ya da tutan ürünler hangileri? Gibi.

Kardeşim eve çıkmadan bir süre yerde o bantlarla yaşadık, fikre iyice alıştık. Sonra taşınma günü ben verebileceğim en iyi durumda olan ve onun evine sığan (tabii orada da bir temizlik, ölçme biçme süreci yaşandı, annecim çok yoruldu) ve istediği her şeyi evden çıkardım.

Ertesi haftasonu Ikea'da 2 kişinin (kardeşim ve ben) sürebileceği en uzun eşya trenini yarattık. Tren için bir sonraki yazı diyorum ve herkese sevgilerimi gönderiyorum
Bu kadar olur :)


Not: Bu güzel fenerle evimi şenlendirdiği için sevgili arkadaşım E'e teşekkürü bir borç bilirim efem :)

Not2: Bloga eklediğim fotoğraflarımın kadrajının bile bozuk olduğunun farkındayım. Aslına bakarsanız, mükemmel olmayan fotoğraflarıma bayıldığımı da söyleyebilirim...

Gençken benzememek için delicesine çabaladığım kadına şimdi benzediğim için, gururla karışık bir neşelenme hissi yaşamıyor muyum... İşte buna bayılıyorum. Kendimi ters köşe etmiş olmama. Hatta anneme benzemeyi geçtim, annaneme bile benzediğim için kabarık bir gurur duyuyor, teyzeme de benziyor olabilirim diye içten içe araştırıyor; ilgili damardan tüm kadın efradını kucaklıyor ve içselleştiriyorum bir süredir.

Kedi meselesi örneğin. Annemin de kedisi var, Miço'dan da küçük hatta. Kardeşimin yaptığı bir emr-i vaki diyelim. Son 9 aydır kedili bir insan olarak düşünüp hayıflanıp duruyorum; bir ailemizin kadınlarına bakıyorum, bir de annemle bana yani "şehirli biz"e ve şaşırıp kalıyorum: Bizim evde hayvansız yaşamaya çalışmamız tam bir saçmalıkmış. Annanemin hayvanlarını, teyzemin kedilerini köpeğini ve bütün kedilerinin adının garip bir tesadüfle hep "Garip" oluşunu düşününce. Neyi ispatlamaya çalışmışız bilmem :) Annanem Anadolu yerlisiydi, Manav yani. Bence nesiller nesiller boyu geriye gitsek de tablo değişmez, ailesine ve onun yanında bir de hayvana sahip çıkan, ayağı toprağa basan kadınlar görürüz - gibi geliyor.

Sonra daha çekirdek durumlar da var. Annemin pilot kalemleri mesela. Siyah pilot kalem. Evde kağıt okurken, okulda -kimya öğretmeni olduğu için beyaz önlük giyerdi- önlüğünün üst cebinde. Şimdi bir de bana bak: Ofiste pilot kalemsiz hayatta kalamıyorum. Benim de boynuma astığım kimlik kartım var şimdi ve onun ucuna kalemi takmak hoşuma gidiyor, bir toplantıya giderken. Sabah sabah nereden aklıma geldi bunlar değil mi.. Yeni bir kalem aldım geçen hafta, biraz farklı pilottan ama tabii ki siyah mürekkepli. Aa ne güzel, bu tıkanmayacak herhalde son aldığım pilotlar gibi diye sevindim. Pilotu çöpe attım. Bak şimdi bunu söyleyince içimi bir hüzün kapladı. Ama üzülmemeliyim aslında, nesiller arası progresyon böyle bir şey olmalı: Pilot kalem eskir, değiştirilebilir ama siyah mürekkepli kalem saplantısı devam eder. Bizim ailenin şehirli kadınlar kısmında en azından yani :)

Birinin kağıt üzerinde dalıp gitmiş çalışıyor olması beni hipnotize eder. Her zaman. Birini böyle çalışırken görsem, o kağıt hışırtısının ve beyin dalgalarının menziline girip huzura ermek için can atarım. Bununla ilgili de tuhaf bir tezim var: Evdeki en sessiz en herkesin kendi içine döndüğü kış akşamlarında, sobada odun çıtırdarken ve biz de uykuya doğru yol alırken, annem bir köşede sessiz genelde kağıt okur ya da ders hazırlar olurdu. Beni bu anlara döndürdüğünü düşünürüm, sakince çalışan bir insanın sessizliğinin. Şimdi isterim ki bizim de çocuğumuz böyle akşamlarda sessizlikte kendini bulsun, ama klavye tıkırtısı aynı hissi verir mi bilmem... Bak bu da hüzünlü oldu şimdi.

Nereden girdim, nerelere geldim. Anneciğim, öğretmenler günün kutlu olsun. Bence mükemmel bir öğretmensin. Mesleki olarak da ebeveyn olarak da. İş henüz başa düşmedi ama düşerse nasıl altından kalkacağız bilmem; bütün bu şeyleri çocuğumuza öğretmeyi nasıl başaracağız.... Akşam yemeğinde keyifle bir kuantum mekaniği(!) sohbeti nasıl yapacağız... Ben temel fen'i falan da hep unutmuşum anne!

Kedimizin ismi kolay ve anlaşılır, ama yine de sürüsüne bereket lakabı var. Paylaşmak istedim. İşte Miço'nun lakapları:
  • Miçoma
  • (Alman arkadaşımızın taktığı) Miçi
  • (Kuzenimin henüz konuşamayan kızının söyleyebildiği) İçço
  • Muçaça
  • Muçuka
  • Oğlum, oğluşum
  • Sarı p.pi çamaşır ipi (kısırlaştırmadan önceki haftalarda gündemimiz biraz değişikti)
  • Kuşum, balığım
  • Kedik
Bu kadar farklı isimle seslenmemize rağmen, Miço adını her duyduğunda bakar... Eee pardon, eğer canı isterse bakar :)

Zat-ı muhteremin bir de şarkısı var. Kendisinin hiçbir katkısı olmamasına rağmen, şarkı artık onunla bütünleşti. Hızlı ya da yavaş versiyonları var bu şarkının ve kedimizi özlediğimiz, onunla eğlendiğimiz zamanlarda söylüyoruz (nedense). Ya da örneğin ben mamasını değiştiriyor ya da kutusunu balkona koyacağımı söylüyorum, eşim kediciğimize acıyıp kararımdan vazgeçmem için şarkısını söylüyor...

Miço bazen de bizimle konuşuyor. Nasıl mı?
Bir gün tezgahta salata yapıyordum ve Miço çılgın bir şekilde yanıma geldi. Miyavlamaya başladı, bir şeyler istediği belliydi. Öyle sabırsızdı ki, elimde ne varsa sırayla koklatmaya başladım, belli mi olur belki istemiştir diye. Soğan, ıııımmmpf burun kıvırdı. Domates, hmmm belkiiii.. Ama değil. Marul?! Marul mu haayır. Ama hala miyavlıyor, hala ısrar ediyordu. Artık dayanamadım ve en iyisi kendisine sorayım dedim. Aramızda şöyle bir mono(diya?)log geçti:

Ben:-Asla istemeyeceğini bildiğim halde- "Miço soğan mı istiyorsun? "
Miço: -Çok kısa ve sert bir şekilde -"Ma!"
Ben: "Domates?"
Miço: "Ma!"
Ben: "Yemek?"
Miço:"Ma!"
Ben:"Tavuk?"
Miço:"Ma!"
Ben:"Su? Miço su mu istiyorsun?"
Miço: -Kıvrak bir a ile ve kafayı eğerek "Maaaaaaaaaa"
Ben:"Su mu istiyorsun gerçekten?"
Miço: "Maaaaaaaaaaa"

Miço az sonra ona verdiğim suyu kana kana içti. Bana da içimde benimle konuşmuş olabileceğine dair derin bir şüphe bıraktı...

Bazen koridorda karşısına aniden çıkarız, banyo kapısını açmayız ya da işte, topunu istediği gibi atamayız. Bir şikayet allahım, bir şikayet. Homur da homur, homur da homur. Söylenir gider. Azarlar resmen bazen :)

Beni ne kadar ısırsan da, babandan ne kadar kıskansan da Miço seni çookk seviyorum.

Havanın yağmurlu olması, kaloriferlerin yanması, ekmeğin üzerinde nutella olması ve bir evin kedili olması ne de güzel bir-şey-dir.

Kısa postu büyük fotoyla tamamlayarak kaçıyorum. Uykuya dalmadan önce Kaptan Jack Sparrow'u okulunda isyan çıkarmak için mektupla çağıran küçük kızı düşüneceğim sanırım. Pofuduk yorganların ve buluttan düşlerin arasında...


İzleyiciler