ev mev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev mev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bundan böyle ne aldım ne almadım, neyi beğendim buraya yazacağım arkadaş. Bir ürünü almadan önce direk internete bakan biri olarak biraz da borçluyum sanki. Ayrıca son aylarda kendimi alışverişe biraz fazla kaptırdığımdan, anlatacak şey bulmuş oluyorum direk, kuş taş filam :)

Şuradaki ilk cihazı hatırlayanlarınız vardır belki. Temmuz gibi iPhonemania'ya kapılıp koşa koşa almıştım. Malumunuz, müzik büyük zevk. Tembelliğim yüzünden bi ses çıkış teknolojisi edinememiş, yıllarca kulaklık & laptop hoparlörüne talim etmiştim.

Neyse, o ilk cihazı Teknosa'daki çocuk 'Aman acele etmeyin, bi araştırın' dediği halde aldım. Ki bizim evde araştırmadan alanı dövüyorum. Demek ki zavallı kocam, haybeye çenemi çekmiş. Neyse ona da başka bir yazımda anlatacağım harika bişi aldık da, vicdanım sızıldamıyor.

Eve götürdüm yukardaki cihazı ve dakika 5, pişman oldum. Yani bu hoparlörü ancak kucağınızda bebeniz gibi taşırsanız memnun olabilirsiniz. Tekrarlıyorum, kumandası yok! Philips arge yaparken ne düşünüyordu bilmem, herhalde bunu ofis masamızda kullanacağımızı, zaten home ofis çalıştığımızı, elimizin hep altında olacağını hayal etmiş olabilir. Ancak ben evde koltukta oturur ve radyomu dinlerken, müziği biraz fazla kez değiştirmeyi seviyorum. Genelde. Alet aynen kutusuna kondu ve ertesi gün topuklar p.op.oya vurarak Teknosa'ya koşuldu.

Capitol Teknosa'ya gidip, iadeci arkadaşın kuyruğunda bir miktar çile çektikten sonra, sorunumu hiç kıvırtmadan söyledim: "Bunun kumandası yok, ben anlamamıştım, kullanamıyorum." Sağolsunlar, hiç sorun çıkarmadan, paketin içindekileri şöyle bir kontrol ettiler. Ki biliyorsunuzdur, Teknosa artık sattığı ürünlerin paketine birkaç sticker yapıştırıyor, böylece o sticker'ı açtıktan sonra "ben vazgeçtim" deme hakkınız ortadan kalkıyor. Bunu da size bellettiriyorlar ki, millet habire bişeyleri eve götürüp deneyip "müşteriyim, haklıyım" yapmasın.

Neyse bana hediye çeki verdiler. Ki amacıma zaten uygundu. Gittim, yine Philips'in bir üst modeli olan DS3500/12'yi aldım. Arada fiyat farkı var ama kesinlikle değer! Artık Bluetooth üzerinden hoparlörü kullanabiliyorum. Yani elimde iPhone, kanalları değiştirir sesi açar kısarken, uzaktaki hoparlör sesi veriyor. Harika bişey :) Yeni aldığımın iPad uyumlu olması da cabası, yani kim bilebilir belki havadan iPad düşer kafama da buna takarım :P

Bu küçücük alet sayesinde eve arkadaşlar geldiğinde ufak bir parti havası yakalayabiliyoruz. Masada monopoly oynarken, misafir gelen arkadaşlarım "Aaa bende şu şarkı vardı" diyerek cihaza bağlanıp çalabiliyorlar. Boyundan büyük sesi var, güzel kaliteli, biraz açınca öyle hemen tıslamaya pıslamaya başlamıyor. E iPhone'u gayet hızlı şarj ediyor. Bilgisayardan da ses çıkışı olarak kullanılabiliyor ama bende nefretlik Vista olduğu için bir türlü buluşturamadım ikisini.

İlgilenenlere tecrübelerimden bir kuple sunmak istedim. Sevgiler...

Holdeki portmantomuzdan kurtulmak istiyorum. Kurtulmak ve yerine daha hafif, daha minik bişeyler koymak. Buna bir süredir kafayı taktım ama sürekli masraf çıkarmamak adına da arada unutmaya çalışıyorum. Unutuyorum, unutuyorum, geri geliyor :P

Portmantoyu ufaltırsak yerine ancak günlük ayakkabıları ve birkaç ufak mont asılabilecek bir çözüm bulmak lazım. Çıkacak fazla ayakkabıları da arka taraflarda bir yere almak.


Şuna bayıldım. Bütün "yeniden düşünme" sürecini başlatan da bu ayakkabı "atlı karıncası" oldu. Ayakkabıları buraya aktarırsam portmantodan kurtulurum, ondan kurtulursam daaa... Mmmh yerine neler neler alırım :P

Tam 48 çift alan bu ayakkabılığı hem arka tarafta dikecek kapalı bir balkonum, hem de balkonda yerim var. Balkon öyle her gün girdiğimiz bir yer değil, ama elektrik süpürgesi, kurutma makinası, başka ayakkabılar ve lanet olasıca dev ayakkabı kutuları, işte birkaç kova falan var. Ancaaak, şu da belli bişey ki tozlanmış ayakkabıdan hayır gelmez. Bu zımbırtının üzerinde duran ayakkabı herhalde 3 günde 1 parmak toz biriktirir. Bir şekilde üzerine bir kılıf bi bişey uydurmak lazım. Böyle dev fermuarlı gibi bişey. Tabii ürün dayanıklı mıdır, 8-10 çiftten sonra devrilir mi (zeminle tavan arasına sıkıştırılarak kullanılıyor zira) bunlar da merak ettiğim şeyler...

Sizin de fikrinizi de alayım dedim ey okuyucular, böyle bişey alıp da sonradan bin pişman olur muyum? Nasıl toza engel olabilirim? Nedir bu ayakkabıları saklamanın yöntemi alaaşkına? :)

Herkese sevgiler... Yorumlarınızı bekliyorum.

Not: Öykücü senin de ayakkabı serini heyecan ve ihtirasla okumaktayım :)
Az sonra anlatacağım kedi kapısı meselesini dikkatle dinleyen (ama ne yazık ki pek anlayamayan) Miço



Ey sevgili blog camiası! Kedili blog camiası, ya da... Yardımınıza ihtiyacım var.

Salondaki balkon kapısına kedi kapısı taktırmıştım, birkaç ay önce. Şuradakinden.. Balkonumuz kapalı, yani su rüzgar falan girmiyor. Kedinin tuvaleti ile mama kabı da balkonda duruyor. Salondaki kapıyı aralık bırakıyorduk biz ve 1 seneyi geçkin bir süredir böyle mutlu mesut yaşıyorduk.

Ancak sonbaharda balkon kapısından bayağı soğuk girdiğini farkettik. Havalar iyice kışlamadan marangozu çağırıp kapıyı taktırdık. Önce kediyi zorlamadık, balkon kapısını da açık bıraktık. Tabii meraklı olduğu için yeni kapıyı kokladı, etti. Patisiyle vurdu. Bakınması bittiğinde "Bu ne işe yarar acaba?" suratıyla beni izlerken, kediyi kapının içinden itiverdim. Geçti. Sonra öte tarafta mamasını buldu, yedi. Böyle böyle alışacağını düşündük, velhasıl kelam bu kedi bu kapıdan geçmeye alışamadı.

Ödüller koyduk. İki tarafa da... Çağırdık. Anlattık. Bildiğiniz, çocuğa anlatır gibi anlattım ben. Yukarıdaki fotoğrafta da Miço, beni dikkatle dinliyooor dinliyooor ama anlayamıyooor... Arada geçmeye mecbur da bıraktık. Hatta becerip geçtiği de oldu, ama sürekli değil. En sonunda ben kapının hareketli kanadına alışamamıştır diyerek, kanadı tepeye bantladım. Ve konuyu geçici bir süreliğine kapattık, çünkü bunu yapabiliyordu. Yani kapının ortasında bir delik varken geçebiliyor, ama o deliği kapatan şeffaf bir "flap" varken geçemiyor.

Şimdi havalar yine ve yeniden soğudu. Bu sefer o kapıdaki delikten de soğuuuk soğuk hava üflemeye başladı. Yani balkon kapalı tabi ama izolasyon sorunu var. Öyle sıcak olmuyor. Haftasonu boyunca yine bir deneyelim dedim, ancak Miço gidip (tuvaleti var ya da acıkmışsa) kapıyı patilemeye başlıyor, aklı sıra patisiyle iterek geçebilecek. Olmuyor, çünkü kapı tam kapansın diye hafif bir manyetiği var, ağırlık yapan. Sonra kapının önünde bağırmaya başlıyor. Ben eşime bakıyorum, "Bekleyelim, belki başarır" diyorum. 2 dakika sonra bakıyoruz olmayacak, elimizle "flap"i açıyoruz, geçiyor. Başarısız bir haftasonu daha...

Tuvaletinin kapısı da böyle "flap" şeklinde, hareketli bir kanat var. Onu kullanıyor halbuki, ufaklığından beri hiç sorun olmadı. Tek fark o kapının hafif olması. Bir de renk farkı vardı,tuvaletinin kapısı ışık geçiren beyaz diye, yeni kapının "flap"ını yağlı pişirme kağıdı ile kapladım demin :P Bir de taze tabak yoğurt koydum öte tarafa. Yoğurdu gösterdim kapıdan uzatıp, koklattım. Deli oldu, yemek istiyor ama geçemiyor. Sonunda yine başa döndük, o geçemedi ben kapıyı açtım.

Nasıl öğreteceğiz biz bu oğlana nasıl kullanacağını şu kapıyı? Hayır, bir sürü şeye adapte olabiliyor, buna bi direnç tutturdu ben de anlamadım. Yahu bir akıl verseniz, ne güzel olacak :) Evde olmadığım zamanlarda geçebilsin diye şimdi kapıyı ya gene yukarı bantlayacam yine, ya da aralık bırakacağım...

Herkese şimdiden iyi haftalar diliyorum, bu vesileyle efenim. (Sesimi Bülent Ersoy gibi hayal edin burayı okurken :P ) Sevgiler.



"Dur bir saniye, Miço bu kapıdan mı geçemiyor şimdi?"
*Miço yılbaşı gecesi içkiyi biraz fazla kaçırınca

Ağzımızın tadı bozulmasın. Sağlık, huzur, neşe her daim hepimizle olsun. İşimiz gücümüz olsun, işimize gücümüze koşacak kol kuvvetimiz olsun. Sıra sıra dileklerim yok 2012'den, temel şeyler sadece.

Cumartesi evde temizlik vardı. Çılgın Aralık ayının son hafta sonunda da pek dinlenemedim, teyzemiz evdeyken yardım etmezsem ayıp gibi geliyor.

Sonra saat 5 gibi gaza geldim. Yeni yıla evde gireceğimiz için pek bir hazırlığım yoktu, amaç dinlenelim. Kardeşim yalnız geçirmesin diye onu çağırdım. Eh evde yemek yok. Pazar günü de yemekli misafirimiz olacaktı. Alışverişe çıktık. Misafir için alışveriş, ev için çerez, sebze vs. Sonra kasapta yarım bir hindiyi parçalattım, kapama yapmaya karar verdim. Koştur koştur eve ve 2 saat içinde hayatımın ilk hindisini pişirmiştim. Hani yılbaşı diye değil de, eti ertesi gün misafire yapacağım, tavuk bir gece önce yemiştik, böyle denk düştü yani :) Ama siz oraya son dakikada azıcık yılbaşı havasına girmiş olduğumu da not düşebilirsiniz :) Kapamanın pilavını bu arada iki renkli yaptım, hem bulgur hem pirinç vardı içinde. Böyle bir pilavı ilk kez pişirmeyi bırakın ilk kez yemiş oldum ve çok hoşuma gitti.


Ve tabii ki akşam, saatler 12'yi biraz geçince, sevgili öpülmüş anne aranmış olunca, Beste'nin tarif postu sonrası bir harekete dönüşmüş olan portakallı kahveli içeceğimi açıp blog arkadaşlığına kadeh kaldırdım. Harika bir içki olmuştu; Pazar günü misafirliğe gelen eşimin Hollandalı kuzenleri de, hepimiz bayıldık. Bacardi'den yaptığım için sanırım ve tabii şekerden, bayağı bir çarpıyor insanı. Ki bu benim hoşuma giden bişeydir, eheh :)

Pazar sabahı pek erken uyanamadım ve yatakta eşime kahvaltıyı onun hazırlaması gerektiğini çünkü 1 saat içinde tekrar yemek yapmaya başlayacağımı geveledim. Kahvaltı sonrası da hemen yemek işine giriştim. Menüm, (ki bunu yazıyor olmamı Öykücü'den kopya çekiyorum) mantar çorbası, zeytinyağlı yer elması (mmmm bayılırım ve herkese tavsiye ediyorum), patatesli gül böreği (patatese her zaman biraz kaşar eklerim ki yavan olmasın), salata, salçalı et ve pilavdı. Ayrıca kayınvalidemin derin dondurucuma stokladığı humus ve cevizli biber ile yılbaşında hindi yanında hareket olsun diye aldığım çiğ köfteler vardı. Hoş eğlenceli bir yemek oldu, ancak etim bir felaketti ve sebebini sanırım biliyorum. Misafirler saat 4 gibi gelince, etleri mühürlemeden düdüklüye koyma gafletinde bulundum. O pamuk gibi danacık ayakkabı tabanına dönmüştü - bence. Neyse bıçak kesiyordu :P Yapacak birşey olmadığı için ve onlar iyi olmuş dediği için-ben kötülemeden önce- çok üzülmüyorum.

Sonra çay+tatlı faslı, sonra sohbet derken saat 11'e geliyordu kalktıklarında. Güzel hoş sohbet bir gündü, ancak koltuğa oturduğumda farkettim ki leşim çıkmış.

Bu yazımdan şöyle genele geçeceğim, haftasonlarım 2011'de bana hiç yetmedi. Hafta içi saat 20.15 civarı eve geliyor olmaktan mıdır bilmem, herşey haftasonlarına yığılıyor. Tamiri, alışverişi, misafiri, çayı kahvesi gezmesi... Özellikle de son 2 aydır haftasonlarım tam bir koşturmaca içinde geçiyor. Deli misin kadın, plan yapma o zaman otur evinde diyor olabilirsiniz. O zaman da temizliğe sarıyorum, ne bileyim birşey bulunuyor. Plan yapmadan da ot olunuyor ya da. Hafta içi de erken yatan biri olmadığımdan, koşturmak beni pideye çeviriyor. Yaşlanıyor muyum neyim :)

Size deli dolu geçen Aralık ayımı hala anlatmak istiyorum. Yeni yıla girince ilk unutulan hep Aralık olur, hemen geçsin bitsin bir önceki yıl diye bence. Ama ben çok koşturmuş olsam da unutmak istemiyorum, o yüzden elimden gelirse halen parçalar halinde burada sizinle paylaşasım var.

Haydi herkese iyi seneler! Sevgiler!

* Ha ben bir de araba aldım Aralık'ta ya :) Yıllardır kafa yorup beceremediğim şey. Şurada blogunu göreceğiniz arkadaşımdan aldım hem de. Çok eğlenceli oldu, niheh. Onu da anlatırım :)
Heyo heyo heyooo! Öncelikle heyo, evet. Heheh. Eşya olayı halloldu. Tabi bir konuyu bölümler halinde yazmazsam olmaz, o yüzden işte karşınızda "Sessizken Oturdum Mu Sandınız Cicim, Evi Kaldırıp Kopardım" bölüm 1 :D

Geçici olarak yanımızda kalan kardeşim Mart ayında aniden eve çıkmaya karar verdi. Bekarlık koltuklarımı ve kimi eşyalarımı ona vermeyi planladığımdan taşınma işimiz bayağı yorucu geçti. Daha önce yazmıştım, evlilik telaşına bir de mobilya alışverişi sıkıştırmak istememiştim. Ayrıca bekarlık eşyalarım da iyi durumdaydı. O yüzden evlenince mobilya almadım.

Fakat bu alınmayan ama lazım olan şeyler insanın kafasını meşgul ediyor. Yemek masası örneğin. Neyse kardeşim de tesadüf burada işe başlayıp eve eşya gerekince, herşey yerine oturdu. Koltukları, televizyonluğu, tencere tabak aklınıza ne gelirse verebileceklerimi kardeşime verdim. Aman ne ferahladım heheh. O da neredeyse hiç eşya masrafı yapmadı. Beyaz eşyalar dışında :P Ama bu sefer de evde bize oturacak yer kalmadı :) Ben de eşimin temelli dönüşünü bekleyemeyeceğimi farkettim ve uzun zamandır planladığım işlere koyuldum, iyi ki de yaz gelmeden buna biraz da mecbur olmuşum. 2 senedir kafamızı meşgul eden eşya işi sonunda halloldu.

Kardeşimin taşınmasının ardından kendimi Ikea'ya attım. Dön dolaş, gez bak, 2 senedir öyle çok da hoşumuza giden mobilyayı bulduğumuzu söyleyemeyeceğim. Bir de tabi kedi dostu koltuk almak durumunda olduğumuz artık belli olmuştu: Kedimiz koltukları tırmalıyor,oraya buraya atlıyor, çok çok pahalı bişeyler almayacağımız artık netleşmişti. Ve kılıfı (ucuza) değişen koltuklar almaya karar verdik.

Şubat sonu - Mart başı yağmurlu bir Cumartesi günü kahvemi koydum, yeni klasik müzik cdlerimi açtım ve mimar arkadaşımızın çizdiği planları buldum. Arkadaşım zamanında tüm odalarımızı ölçmüş, bilgisayar ortamına aktarıp planını çıkarmış ve türlü çeşit eşya yerleşim kombinasyonları önermişti. İçlerinden en hoşuma gideni seçtim. Ve seçtiğim yerleşimin aslında istediğim koltuklarla mümkün olabileceğini farkettim. Bizim salon biraz ufak arkadaşlar. Bir de balkon kapısının önüne eşya koyamıyorduk. Fakat ölçtüm biçtim ve orayı kullanmayı başardım.

Sonra alacağım eşyaların yerleşimini gözümde canlandırabilmek için yerlere kağıt bantlar yapıştırdım. Her şeyin yerini değiştirdiğim için bu biraz mecburi oldu. Koltuğu buraya koydum, kapı açılıyor mu, bakalım buradan pencereden ne görünüyor? Sehpa ile dizlerim arasında yeterli mesafe var mı? Evde bir akış var mı? Bunların hiçbirini evlilik öncesi alelacele yapamazdım, emin olun.

Tabii Ikea'nın şöyle bir güzelliği oluyor: Internette gördüğünüz ölçünün son ürün olarak evinize gelecek ürünle aynı olacağından emin oluyorsunuz. Veya rengin ya da tonun. Gıcık Modoko'da böyle bir garanti yok, ölçüyle mobilya yaptırsanız bile... Neyse internet ve katalog yardımıyla yerleşimi oluşturdum. Uzun süredir Ikea ürünlerinin review'larının yapıldığı Amerikan sitelerini inceliyordum: Hangi masanın cilası aslında ıslanınca kalkıyor, hangi koltukta hangi kumaş en kullanışlı, cat-friendly ürünler nelerdir, genel olarak beğenilmeyen ya da tutan ürünler hangileri? Gibi.

Kardeşim eve çıkmadan bir süre yerde o bantlarla yaşadık, fikre iyice alıştık. Sonra taşınma günü ben verebileceğim en iyi durumda olan ve onun evine sığan (tabii orada da bir temizlik, ölçme biçme süreci yaşandı, annecim çok yoruldu) ve istediği her şeyi evden çıkardım.

Ertesi haftasonu Ikea'da 2 kişinin (kardeşim ve ben) sürebileceği en uzun eşya trenini yarattık. Tren için bir sonraki yazı diyorum ve herkese sevgilerimi gönderiyorum
Bir-kii... Deneme sessss..

Blogger kapatıldığında çok sinirlendim. Zaten sinirlendiğim gündelik pek çok şeye bir de bu eklendi. Ve bende şöyle bir durum vardır: Eğer bir yasak varsa, bunun hayatımı nasıl etkilediğini görmek için önce bir bakarım, sinirimi iyice bir bilerim, öyle hemen yasağı delmem. Harbiden eksikliğini hissediyor insan. Herşeyden önce ofisten kimi yazılımcıların bloglarına giremez oldum, tam mobilya alacağım sırada ilham verici fotoğraflar baktığım dekorasyon bloglarından mahrum kaldım, sonra iletişim için kullandığım arkadaş bloglarına erişemedim, anne olmayı planladığım vakit diğer annelerden nasıl fikir alacağım diye hayıflanmaya başladım.

Şimdi tabii ben de artık giriyorum ancak herkesin üzerindeki bu ölü toprağı bende de mevcut. Gerçi Mart ve Nisan'ın ilk yarısını çok enerjik geçirdim. İki gündür evde mayıştığım için kış modundan hala çıkamadığımı söyleyecektim ama şimdi düşününce yorgunluğum ancak geçiyor.

Mobilya ve evdeki inşaat detaylarını yeni bir postta vermek üzere hoşçakalın diyorum. Hava mükemmel değil ama elimizde de bu var, napalım :) Bari kendimi bir dışarı atayım. Herkese iyi pazarlar...

Hayatta tahmin edemezdim bir gün bir kedim olacağını! Ama işte var!!! Benim bir kedim var. Yihhuuu!!!

3 aydır "Şimdiden yazarsam şurdaki gibi rezil olabilirim" endişem sebebiyle yazamıyordum. Ama deneme süreleri vsler bitti çoktan, balayı da geçti. Artık ben bir kedi anasıyım :D

Oğlumuz gezegendeki en yakışıklı kedi bence. Ayrıca hep de istediğim gibi sarmanın teki. Annesi balkonun altında yavruladığı zaman, sapsarı yavruları gördüğümde bunun bir işaret olabileceğini düşünmüştüm :)

Kısaca kendisinden bahsedeyim:

Çok temizdir. Eve ilk getirdiğimizde kumunun kokusu yabancı geldiği için tam 2 gün tutmuştu yavrum tuvaletini. Sonra eşim de ofisindeki kedinin kumundan getirip karıştırdı, kokusunu tanır tanımaz hemen gelip yapmıştı.

Sabahları çok dakiktir. Yatak odasından saatimin alarmını duyar duymaz kapının önüne gelir ve miyavlamaya başlar. Hem de öyle böyle miyavlama değil, bence konuştuğunu düşünüyor, kesik kesik kelime söyler gibi miyavlar. Dayanamayıp açarım, hemen guruldayarak içeri girer, sevilmek ister.

Veterinerinin söylediğine göre, çok büyük bir kedi olacakmış :) Öyle hızlı büyüyor ki, 23 Nisan'da tatile gittiğimizde 3 günde bile tipi değişmişti.

Çok meraklıdır. Sanırım her kedi gibi. Her tıkırtıya fışırtıya kıpırtıya kulak kabartır. Gider bakar, gerekirse pati atar.

Fazlasıyla enerjiktir. Evinde şu ana kadar 3-4 kedi yetiştirmiş bir arkadaşım, bunun kadar oyuncu bir kedi görmediğini söylemişti. Isırır da terbiyesiz. Ama zarar vermez, biraz çizer. Büyüyünce geçeceği hayali ile yaşıyorum, başka türlü terbiye edemedim :/

Bana hayvanları "gerçekten" sevebilmeyi öğretmiştir. Bu güne kadar uzaktan, dokunmadan hayvanlara karşı iyi duyguları besleyerek (ama uzaktan) geçti hayatım. Şimdi gördüğüm her kediyi tutup sıkmak, evi yavru köpeklerle doldurmak, 8-10 kedi daha bakmak istiyorum.

Hep çocuğumu evcil hayvanın olduğu bir evde yetiştirmek istemiştim. Ama tabi bunu yapabilmek için insanın önce kendisinin bunu becerebilmesi gerekiyor değil mi :)

Çok mutluyum kararımdan. İnşallah Miço da öyledir. Evimizin yeni ferdi, genç adam! (oldu bile)
Birisi, hayatınıza karışmaması gereken birisi sırf "Yapma" ya da "Aaa ama olur muuu" dediği için bir şeyi şiddetle yapma isteği duydunuz mu hiç... Daha önceden çok iyi tartmadığınız, henüz karar da vermediğiniz niyet de etmediğiniz bir şeye tutkuyla sarılmanıza sebep oldu mu hiç birileri...

Bir süredir kafamda dönen taşınma ihtimalini işte böyle bir grup eleştiri sayesinde 3 dakikada gerçekleşebilecek bir resme dönüştürdüm. Yer, bütçe, zaman... Hepsi oturdu. Adrenalin zihni açar derler ama öyle gerçekçi ve olabilir görünüyor ki şu an her şey gözümde, taşınmamamız saçmalık gibi...

Tabii hepsi ince iplerle birbirine bağlı fazla hızlı yapılmış bir planın parçası olduğundan, biri tutmadığında diğerleri ne olur bilemiyorum. Zaten belki de tepkisel olarak duyduğum bu istek, bekleyip sakinleşsem ve kendimi dinlesem kalmayacak da.

Ama insanın hayatına da karışılmasın. Yolu ben çekiyorum, uykusuz ben kalıyorum, şehirde ben helak oluyorum. Sonra da bu hallerimin dinlenmesi ve anlayış gösterilmesi yerine "Aa nasıl yani" tepkisi verilince işte böyle gaza geliyorum. Dakkasında :)
Geçen sene bugünlerde nişanlandık sevgilimle. Kısa bir zaman sonra şu an yaşadığımız evi satın aldık ve taşındık. Ağustos'ta resmen evlendik, Ekim'de de düğünümüz oldu. Yine Ekim'de uzun yıllardır çalıştığım ancak son 1,5 senesi benim için resmen işkenceye dönüşmüş işimden ayrıldım.

Bir önceki postta da kendimce ipucunu verdiğim üzere, 2009 bitmeden de yeni bir işe girdim. Ve evet geceleri yemek yapıyorum genelde :) Annemin eskiden çalıştığı zamanlarda yaptığı gibi.

2009 baş döndürücüydü. Güzel ve yoğundu. Bana değişimin içinde hatta tam merkezindeyken, hayat durağanken olduğumdan daha güçlü olduğumu hatırlattı. Kendimi suya, hayatın akışına bırakıvermenin; durup beklemek, düşünmek ve değerlendirmekten daha net sonuçlar elde etmemi sağladığını gördüm. Ve çok daha fazla tatmin edici olabildiğini...

Yeni işimden gayet memnunum. Gelirim iyileştiği gibi, tuhaf bir şekilde hep hayalini kurduğum ama farkında olmadığım şirkete girivermişim. Hatta üniversitede benden birkaç dönem büyük olan bir kız vardı; bana çok inek gelirdi söylemesi ayıptır :P Fakat çalıştığı yeri duyunca çok etkilenmiştim, "Keşke ben de orada çalışsam, en azından bundan sonraki adım olarak benim için iyi olurdu" demiştim. "Ama beni hayatta da oraya almazlar" demiştim. Arada sırada bunun hayalini bile kurmuştum: Bilmeden bir çeşit secret yapmışım herhalde. Yani aslında bu benim sığlığım olabilir, piyasada çalışmak için zilyon tane güzel firma olabilir, ancak nedense gözümün önüne getirebildiğim bir tek bu olmuştu :)

Her ne ise, iş hayatı belli olmaz, şartlar birden değişiverir. Bu da eski işimde dumurlar eşliğinde öğrendiğim bir ders. O yüzden hep temkinli konuşuyorum, hatta hislerimi bile temkinli yaşamaya çalışıyorum :) Oldukça somut ve göz ardı edilemez bir gerçek var ki; o da işle ev arası yolumun çok uzun olduğu. Neredeyse şehrin iki uzak ucu. Evi de yeni aldık :P Taşınmak içimizden gelmiyor. Şimdilik alıştım, hayatımı bu duruma göre düzenledim, fena gitmiyor. Yemekleri hafta sonundan yapıyorum genelde, hafta içi de bir akşam ben ya da eşim bir şeyler pişirince yetiyor bize. Yollarda uzun zamandır okuyamadığım kadar çok okuyorum. Müzik dinliyorum. Uyuyorum :)

Geçen sene 14 Şubat'ta nişan şaşkını idim. Bu seneyi evde diz dize, yanak yanağa geçirdik eheh :D Allah ağzımızın tadını bozmasın. Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun.

Not: Fotoğraf, yeni İspanyolca öğrenmeye başlayan eşimin eve getirdiği buzdolabı magnetimiz.
Şekerim,
Şimdi program bittiği için civ civ civliyor uyarı sesin. Dakikada bir herhalde. Ammaaa, güzelim başucu ışığımda okumalarımı yaparken, seninle illah billah ilgilenemem. Bey çalışma odasından çıkarsa belki bir şansın olabilir...

Herkese merhaba,
Kurutma makinası süper bişey. Bizim balkonumuz olsa da -hem de 3 tane- çamaşır sallandırmak için kullanamıyoruz. Giriş kattayız, donlarım adamların göz hizasında sallansın istemiyorum. Kapalı balkonun içinde kışın hiçbir şey kurumuyor, evde serilmiş eşyalar eninde sonunda hafif de olsa nem kokuyor. Ayrıca şehirde balkona asılan kıyafetler bana hep gene pislenmiş gibi gelir. Bir de ben çamaşır toplamayı bilmem, unuturum, 5 gün sonra kazık gibi toplar-d-ım onları, geri makinaya atar-d-ım.

Bu meret ilaç gibi geldi. Yurtta da vardı zaten. Şimdi çıkar makinadan, hop buna, doldu mu çalıştır. 2-3 saatte işim bitiyor. Katla, ütüle ya da dolaba kaldır. Herkeslere tavsiye ederim.

Okumalarım: Penguen'in bu haftaki sayısı, Arkeo Atlas'ın eki "Gökyüzünden Arkeolojik Türkiye" -pek okuma sayılmaz aslında, bolca foto yanlarında kısa açıklamalar :P-, bir de Twilight'ın kapanışı Midnight Sun, softcopysi tabii...

Eğer becerebilseydim, geçen ay içinde yaşadığım Twilight manyaklığını size aktarabilirdim belki. Ama becerebileceğimi sanmıyorum :) Şimdi bütün o çılgınlık geçti, unutmuşum Midnight Sun'ı yarıda bıraktığımı, geri döndüm hafifçe.

Kurutma makinasını boşaltan sevgili eşime de burdan saygı ve sevgilerimi yolluyorum. Bir başka programımızda buluşmak üzere, sağlıcakla kalın.
Ev hanımlığımın ilk günü :) Normalin aksine erken kalktım, hemen sanal tarlama bişeyler ektim. Sonra biraz tv izledim, markete gittim. Çamaşırları makinaya attım, panjurları açtım, kurumuş çamaşırları topladım. Sabah sabah baharat rafı sinirime dokundu, onu düzelttim. Eşime hediye aldığım nutellayı üzerine not yapıştırarak rafa yerleştirdim. (Speşıl okazyon) Kahvaltı ettim, annemi aradım, babamla konuştum, eşimi aradım. Şimdi de oturmuş, çayımı içerken Ayı Grylls'in The Ultimate Survival'ını izliyorum. Amazon'da ve oldukça bıkkın görünüyor. Bak gene gaza geldi, hayret bişey. Keşke Deadliest Catch de olsaydı, yengeç avcılarının hastasıyım.

Öğleden sonra bankaya giderim. Keyfim yerinde, bi Türk kahvesi de yakışır aslında :)

Not: Yapılacak işler listesi hazırlamayı unutmamalıyım. Zilyon tane iş var düğün için yapılacak ve nedir onlar halen bilmiyorum. Umarım liste yaparken ortaya çıkarlar!
Bu günden sonrası bekarlığa veda partisi (bekarlık mı? ben evlenmiştim ama :P) + kına + düğün + balayı odaklanması şeklinde geçecek kısmetse. Eh bu, yazdıklarıma da yansıyacaktır diye düşünüyorum. Ben rahatlıyorum yazarken en azından tamam mı, bırakın bir süre bu konuları eşeleyeyim.

Dolayısıyla ya şimdi ya hiç, evet ben istifa ettim. Yani aslında 1 küsür ay önce istifa ettim ancak Çarşamba itibariyle çalışmıyorum. WOOOOHOOOOOO!!!!! :D :D

5 yıldır çalıştığım, aslında uzun yıllar gönülden bağlı olduğum ancak bazı olaylar & olay dizileri & bıkkınlık & tanıdığım herkesin sapır sapır gitmiş olması & artık çalıştığım şirketin adının bizim piyasada umursanmaması :P & kendimi uzun zamandır geliştiremeden aynı çamura saplanmış olmam & artık birlikte çalışılması hiç de keyifli olmayan birine dönüşmüş olmam.... Bunları sebepler arasında gösterebilirim. CV'de yazan 5 sene bir noktada insanın ayağını bağlayan bir prangaya dönüşüyor. Daha ilerleseydim daha da zor olacaktı benim için. Gencim, ama bir süre sonra "evli ve yakında doğurur bu" sorgulamasına da maruz kalacağım.

Evet bakalım, şimdi pırıl pırıl günler başlıcak umarım. Biraz dinleneyim, biraz düğünüme & evime & kendime & kocama bakayım şöyle. Çok sürmez sanırım ama, biraz molaya da ihtiyacım vardı.

Bugün temizlikçim geldi ilk kez. Yeni bir deneme ama pek hoşuma gitti. Öğleden sonra bir noktada "Siz çıkın artık ben hallederim gerisini" deyince süslendim püslendim, kendimi Kadıköy'e attım. English Home'da diğer bütün işi gücü olmayan kadınlar gibi salındım. Yatak çarşafı modasını takip ettim :PP

Allah utandırmasın diyorum verdiğim karar için. Herşey umarım umarım yolunda gider. Tabii evde oturmayı düşünmüyorum, başladım bile coşkuyla aramalara.

Pazartesi yine koşturmaca başlıyor. Yarın da bir arkadaşımın nikah şahidi olacağım. Aslında yabancı eşinin Türkiye'deki tek tanıdığı insan olduğum için, onun şahidi olacağım :P Çok heyecanlı ehehehe... Hala çantam yok koluma takacak bi nikaha yaa. Pırt.
Sabah kalktım, birkaç iş yapsam iyi olur aslında ev için vs dedim. Aman Allaahım, meğer yapılacak ne kadar çok şey varmış!!!

Önce Jotun'a uğradım, beleş keşif yapıyorlarmış, onu ayarladım. Yani eve gelip duvarların durumuna vs bakarak boya önerisinde bulunuyorlar, astar lazım mı falan söylüyorlar. Aslında bizim boyacı iyidir, bunu o da yapar. Ancak benim derdim, bana renk önermeleri. Halen kırmızı çalışma odası nasıl yapılır, bulamıyorum.

Sonra bizim boyacı amcayı aradım. Mırın kırın etti. Hani birkaç ay sonra hazır olurdunuz dedi. Ben de elimize biraz para geçti, hemen kapılara gömdük, siz de gelin size de gömelim, diyemedim tabi. 6'da gelicem dedi. Sanırım fiyat verecek. Sonra da bayramdan önce başlayacak (umarım).

Sonra yatakçıya uğradım. Yatak başını, bazayı ve yatak süngerini netleştirdim. Aslında bunları sevgilimle geçen hafta seçmiştik, ama fiyat ve kaplaması belli değildi. Şimdi unutmadan telefon edip siparişimi kesinleştirmem lazım.

Sonra kayınvalidemi aradım. Sevgilimin demesi, gelinliği onlar alacakmış. Ve ben geç kalma sınırındayım. Bir gelinlikçi var, pahalı. Ama nedense kadına da güvendim. Of ki ne of. Elif muhtemelen ilk kez buradan okuyacaksın ama, ben yengeden vazgeçmek üzereyim. Neden: Kuzenlerinde gördüğüm gelinlikler çok güzel, temiz dikilmiş vs ama nedense, dümdüz elbise gibiler. Yani, senin gelinliğini de hatırlıyorum Ebru'nunkini de, bende hep "vaaay çok güzel" hissi uyandırmışlardı. Ama neden şimdi fotolara bakınca çok söndü bu hissim anlayamıyorum Eliiif!!! Neyse sen takılmazsın kimde diktirdiğime. Merak etme, yengeye arayıp söylicem her bişey netleşince...

Hala modelde karar kılamadım. Şu blogu kaç kişi okuyor, pek azdır eminim ama. Okuyanlar fikirlerini beyan ederse çok hoş olur. Efendim, yüklediğim şu fotodaki askıları tülden olan modelle bunun straplesi arasında kaldım ben. Fotoğraftaki gibi sade değil de biraz daha pompiş bir etek, biraz da gövdesinde pırıltı düşünün.

Şimdi.. Bilen bilir, bende sırt desen kilometrelerce. Övüntü değil, plajda mütamediyen yüzücü müsünüz sorularına maruz kalırım. Sırtımı degajemi severim. Gene de bas bas göstermektense genelde parça parça göstermeyi severim :P O kadar büyük ki :PPP Neyse, bu görmüş olduğunuz gelinlikteki askılar acayip buğulu bir görüntü yaratıyor. Eh, bizim de Ekim sonu düğünmeyşın. Biraz kış temalarına dönmekte sakınca da olmaz. Ama gene de, acaba bu askılar yüzümün etrafında, gereksiz kalabalık bir görüntü oluşturur mu bilemedim.

Bu kararı vermem için son 2 gün. O yüzden yorum yazsanız ne tatlı olur. Belki aklıma gelmeyen birşey söylersiniz. Gene cumartesi günü başlayan yazım sürecimi bugün sonlandırdım. Artık kusuruma bakmayın..
Anne hamamböceğine,
Az önce tam 8 yavrunu öldürdüm. O kadar miniklerdi ki, sizin sülaleden olmalarını anlamam zor oldu. Ama çok tatlılar, şimdiden sana benziyorlar: Uzaktan beni farkedince o minicik bacaklarıyla çılgınca kaçmaya çalışıyorlar. Yaklaştığımda ise sinip hareketsiz kalarak görünmeyeceklerini sanıyorlar. Oradan anladım, tam kendine yakışır çocuklar yapmışsın.

Ha bu arada, geçen hafta içinde de en az 10-15 tanesini katletmişimdir. Hepsi için üzgünüm... demek isterdim. Ancak büyüyüp sana benzeyecekleri günden dehşetle korktuğumdan, ayağımdaki zafer terliğimle evi tarayıp salak olanlarını her daim avlıyorum.

Ancak birazcık aklı olanlar... İşte onlar benim korkum. Kimbilir aşağıda, içerde, yukarda, yanda.. Daha kimbilir kaç tane var sizden. Hızla büyütüyorsun onları, tebrik ederim. Ben de bu hıza uyum sağlamaya çalışıp, her gece eve geldiğimde sizinkiler eşşek kadar olmadan, üremeye başlamadan yoketmeye çalışıyorum.

Kendiniz nerelerdesiniz sahi? Sen ve nükleer santralde yetişmiş diğer akranların. Çok merak ediyorum. Üşenip 2 ekmek 1 maltepe almaya hep veletleri gönderiyorsunuz. Daha da semiz olamayacağınıza göre... Dünyayı falan mı ele geçirmeye çalışıyorsunuz şu aralar?

Seninle meydan savaşım sürecek. Bu sırada tek olduğumu ve senden iğrendiğimi de hesaba katarsan çok memnun olurum. Haydi eyvallah!

Not: Evet, elektromanyetik dalga yayan böcek kovucu zottirik işe yaramadı.
Havalar böyle giderse, renkleri birbirinden farklı tam 3 cins sardunyayı iyice tutturabilirim. Bende çingene pembesi vardı. Ama annemdeki yavruağzı (biraz nanemolla imiş kendileri), beyaz ve kırmızıyı görünce hemen onlara da göz diktim. Annecim de saolsun, köklendirmiş, hepsini bir minik saksıya dikip getirmişti. Haftasonu onları yeni saksılarına ayırdım. Temmuz ortasında bu havayı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum, nedense sardunyalar köklenmiş dahi olsa çok sıcak havada kurutabilirim gibi bir endişem vardı. En azından şimdi 1 hafta rahat takılırlar, niheh!

Bu sene ilk defa çiçek yaşatabildim. Gerçekten. O yüzden cahil konuşmalarımı bağışlayın. Daha önceki denemelerim birer felaketle sonuçlanmıştı. Bir aşk merdiveni var ki, halen arkasından ağlarım. Yeni başlangıç E.'ın bana Eminönü'nden aldığı 4 minik kaktüsle oldu. Sevgilimin bu hediyesine öyle sevinmiştim ki; mahfetmekten korksam da onlara gözüm gibi baktım. Sonra, bir arkadaşın doğumgünü için hediye olarak, çiçekleri lilyuma benzeyen ama adını şimdi unuttuğum bir saksı bitkisi aldım. Onu da arkadaşa vermeye kıyamayıp ofiste baktım hehe. Yeni eve taşınınca bir cesaret, odunlaşmaya yüz tutmuş çingene pembesi sardunyamı ayıklayıp yeniden köklendirdim, tam o sırada havalar gene çok yardımcı oldu. İşte bir yapraktan eski sardunyama tekrar kavuşmak, ama daha bir sağlıklı olarak tabi, beni öyle sevindirdi ve gaza getirdi ki; o cesaretle yeni sardunyalar, efendim pencere önü çiçekleri, naneler hepsine el attım. Sonuç: Başarılı!

Sağol aşkım, nedense bu yolu sen açtın gibi hissediyorum tekrardan. Uzaktasın zaten, özledim. Konuyu sana bağlayarak bitireyim...
Şu usta milleti ile herkes hayatının bir yerinde belli tecrübeler yaşıyor sanırım. Bir seferinde doğru ve güzel, temiz yapılan işin mümkün olmadığına artık inandım. Gıcıklık yapmadan işlerin yürümediğini öğrendim.

Bu gıcıklık meselesi çok fena. İnsan bir kez bu silahı keşfedince, kullanmadan duramıyor. Bunun da içimden çıkması ne yazık ki istemeden oldu; benden iş yerinde iş isteyen insanlar, aynen bu şekilde pislik ve ısrar üzerine ısrar ile işlerini yaptırıyor, sıralarını beklemek istemiyorlar. Bunu başka yerlerde de önce hafif dozlarda, sonra bir baktım işimi yaptırana kadar sonuna dek kullanabildiğimi farkettim. Manyak bir güç...

Usta işlerine başlarken kendi kendime dedim ki, gıcıklık etmeyeceğim. Belki bu işler bulaşmayı abartmadan da yürüyordur. Belki gerçekten tanıdık ve güvenilir ustalarla çalışmanın bir faydası vardır. Hayır efendim, her daim her detaya bakacaksınız. Herrr şeyi, o an gözünüze normal görünce de soracak, her şeyi tek tek anlatacaksınız. Etraflıca. Aşırı kontrolle adamları bezdireceksiniz falan bi de.

Neyse, mobilyacı amca ile ortak noktada bir şekilde buluştuk. Ortak nokta = Benim bazı istediklerimden fire vermem, onun da ekstra birkaç günlük iş ile bazı birkaç yeri düzeltmesi. Yani kıyamıyor insan ama, onu da öyle neden yaptın baştan amca. Bir soraydın ya. Bir de tabii, kabul edilmesi gereken şu ki, ne kadar gıcıklık ederseniz edin birinin başında, şu dünyada %100 istediğini yapan ustanın olmaması ve bir noktada işin peşini bırakmak zorunda olduğunuz. Yetişkin hayatının bayık bir gerçeği de bu sanırım, benim yeni öğrendiğim.
Dikiş dikmeyi severim. Az biraz babannemden, çokça da annemden öğrendim dikmeyi. Dikiş 101 den ibaret de denebilir bildiklerim, konuya halen pek hakim değilim: Patron çıkarmayı, teğel ve temiz işleri, biraz biçkiyi bilirim. Az buçuk malzeme bilgim var. Dikiş makinası hiç kullanmadım, yeni makinalar çok teknolojik olduklarından kendi başlarına herşeyi hallederler diye düşünüyorum ehehe. En azından bir kumaşa, kalıba vs bakıp becerip beceremeyeceğimi kestirebiliyorum. Gerçekten içimden geçen bir şeyi yapabileceğime de inanıyorum. Sanırım annem bu konuda bana yeterli bilgi ve kendine güveni vermiş, daha ne olsun!

Bu ufak proje dikişe tekrar ısınmam için güzel oldu. Yeterince basit ve işlevsel bir işti: Ütü masamın üzerindeki kumaş kendini iyice bırakmıştı. Felaket görünüyordu ve ütü yapamıyordum. Süngeri bile kalmamıştı doğru düzgün. Onu yenilemeye karar verdim. Aşağıda ilk hali görülebilir.


Gittim, bir kumaşçıdaki beni en motive edebilecek, en eğlenceli kumaşı aldım. Muhtemelen kumaş + elyaf bana yeni bir ütü masası parasından fazlasına patlamıştır heheh. Mt'si 8.5 ytl idi aşağıda görülen kumaşın. Cinsini unuttum, %100 pamuk sıkı bir dokuma - Benim malzeme bilgisi burada patlar heheh. Yeni bir yüksük, güzel toplu iğneler de diğer neşeli harcamalar arasındaydı.


19 Mayıs tatilinde kumaşı biçtim.Bunun için eski ütü masası kılıfını kalıp olarak kullandım, elyaf ve kumaşı iğneleyerek birlikte biçtim. Elyafı çift kat koydum, istediğim pompişlikte olsun diye. National Geographic'te uçak gemisi belgeseli izlerken biçki yapmak süper oldu. Kenarlarına lastik geçtim; yaklaşık 1 hafta sonra :P Makinam olmadığından hepsi el dikişi ama yeterince sağlam görünüyorlar- bir süre idare eder herhalde :P Elyaf zaten atmıyor. Kumaş da pek atan cins değildi, içinin temizini yapmadan bıraktım, zaten görünmüyor.
Eskiden sürfileleri, teğel sökmeyi falan hep ben yapardım. Bitmez idi bu çıraklık, hiç makinaya geçemezdim. (Eski Singer makinalar kapkalın iğnelerle felaket parmak delerdi, annemin makinaya beni oturtmamasını gayet iyi anlıyorum) Şimdi acayip angarya geldi bu yüzden. Aşağıda lastik ve iç dikişi görülebilir.



Sonuç da aşağıda. Tam sevdiğim gibi pufidik oldu, yani süngeri biraz kalın. Renk ve deseni de güzel. Fotolar rezil oldu üzgünüm, cep telefonuyla çekip bluetooth ile atmak pek kolayıma geldi hehe.

Şimdi düşündüm de, elyaf ütü ile yıvışır mı? Isıya pek dayanıklı bir madde olduğunu sanmıyorum. Birkaç haftalık kullanımda görünürde birşey yok, belki ömrü beklediğimden kısa olabilir...

Yüksük demişken, kendime yüksük aldığımı gören E, bana turdan bir tane kemik yüksük getirmiş, boyalı afilli bişey. Hastası oldum :) Herhangi bir şeyden iki tane olunca koleksiyonunu yapmaya başlayan Aziz Nesin gibi, hemen koleksiyon yapmaya karar verdim!!!
Evde bir fauna var. Büyükçe bir fauna. Ben ki topraktan uzak bir çocuk değildim, hayatımda görmediğim tuhaflıkta ve boylarda böcekle karşılaştım. Kalabalığız yani bayaa.

Eve geldiğimde oraya buraya kaçışır bir tanesini görünce, evin babası misafir gelince arka odaya kaçar ya, bu ana şahit misafir gibi oluyorum: Hay allah, rahatsız ettik!

Çekine çekine evime giriyorum. Artık ben yokken tekrar başlamak üzere, ne halt ediyorduysalar erteliyorlar. Tabii ki evin o ilk bana misafirperverlik yapmayan bireyini hemen öldürüyorum. Dediğim gibi ,topraktan uzak bir çocuk değildim, böceklere karşı da kendimi savunmasını bilirim.

Onlardan kurtulmak için birşeyler deniyorum. Yavaş yavaş zaiyatlar var ancak kalıcı olur mu bilinmez. Böyle sürerse daha etkili çözümlere başvuracağım. Evime misafirliğe gelecekler varsa bu yazdıklarımı okuyan, şimdiden olabileceklerden dolayı üzgünüm.

Böceği bir yana bıraktım, geçen İskenderun dönüşü duvarda yürüyen o sürüngenlerden çıktı evden. Yavruydu ama kıyamadık. Tahminim şu an E.'ın çantasına saklanmış, Türkiye'yi turluyordur. Hamama da girseydin koçum!

Annemlere pek sürpriz yapmadılar neyse ki. Gene de, lavuklarrr!!!

Evde herşey bozuk. Herşey. Bu mudur yani demekten kendimi alamıyorum. 40 yıllık evimde 5 yıl oturdum, musluk bir kez damlatmadı. Burası neden böyle yapıyor aaa...

Bozuklar:

  1. Banyo bataryası. Manyak gibi damlatıyor. Haftasonu NG'deki Avustralya Kuraklığı yazısını okuduktan sonra, altına leğen koydum, kendimce sifon çekmem artık niheheh şeklinde sevindim. Ama ne mümkün, leğen hemen doldu, sonra da taştı. Vanadan kapadım.

  2. Duş kabini. Her banyo sonrası etrafı silmek çok sıkıcı.

  3. Mutfaktaki kapaklı dolabın mekanizması. Bozuk değil de ayarlanması gerekiyor ve ustanın ayar için bıraktığı zımbırtı yok piyasada.

  4. Anten kablosu halen salonun ortasından geçiyor.

  5. Cep telefonum! hah! Ne unuttum diyordum. Şarj pinçiği bozuldu, şarj olmayınca pili ölesiye kadar çalışıp kapandı. Evdeki yedek telefonları da ille kastım, birilerine vermeye. İşte şimdi kaldın mı böyle...

Hmm çok da fazla şey bozuk değilmiş işte. Neden öyleyse aynı Sims'teki tiplerin ev eşyaları bozulunca comfort'ları kaçması gibi bir ruh hali içerisine girdim ben... Sanırım 2-3 haftadır falan böyle olduğu için, evi hala tam yerleştirmediğimden içim rahat olmadığı için, uzuun bir haftasonunu yatarak koltukla yeksan geçirdiğim için falan. Eh bunun çözümü belli de, kim yapajak.

Not1: Tesisatçıyı aradım. Bana rüyalardaki kadar iyi davrandılar. Umarım eve gelmeleri de böyle olur. Ki tesisatçı sorunsalını bir yazı çerçevesinde toplayacak kadar çok tecrübem oldu galiba...

Not2: Bu evin yıldızı düşük olabilir mi?! Yoksa benim mi yıldızım düşük?! Ama eski evimde de hiçbişey bozulmuyordu... Aaa yok yok, doğalgaz sobasından az çekmedimdi.

Not3:Rustikler. Yeni yapılmış rustikler değişecek; neden? Rengi yanlış geldi. Bunu da farketmesem, ööyle gideceğiz. Kötü değiller ama, istediğimiz de değiller. Hah aradım adamı, çok tatlı nazik bir insan. Unutma, perdeleri de oradan alacağız :)

Today is the 13th of April, a gloomy Monday. As it is almost 15:50pm, I haven't done any proper office work till now...Well I got excuses.

This week, what I'd like to do is:


  • Calling the carpenter home, getting him measured the places I'd like "wardrobed". -Do not forget to show him what you want exactly! -DONE

  • Having a full-day out in the sun. Doing nothing except shopping stupidly and chatting along with friends.-No sunny and warm days...

  • getting a new-longer tv cable. Let it rest till E. comes home and adjusts it.

  • Clean out the last box in the kitchen balcony.

  • take care of the flowers in the office and in the living room balcony!!! -DONE, DONE, DONE!!!

İzleyiciler