film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir önceki yazıyı kaldırdım. Sildim. Eğer gelmek isteyen birileri varsa, evrene yanlış bir mesaj göndermek istemem. Hatta kapımızın ardına kadar açık olduğunu söylemem daha uygun olacaktır...

Akşama eşimle randevulaştım, sinema gecesi yapacağız. Life of Pi, hedefimiz. Tayland'da filleri tüm gün ormanda sürüp nehirde yıkadıktan, maymunları plajda elimle besledikten ve kocaman kaplanlara dokunabildikten sonra, her türlü vahşi hayvan beni inanılmaz heyecanlandırmaya başladı. Kendimi tam bir orman çocuğu gibi hissediyorum ve bütün hayvanları yakından göreceğim günlerin hayaliyle yaşıyorum. Sadece hayal de olsa, türlü tuhaf hayvancağızla kaynaştığımı, onlarla arkadaş olduğumu, günümü onların ihtiyaçlarını karşılayıp sırtlarında gezerek geçirdiğimi tahayyül ediyorum. İçim kıpır kıpır oluyor.

Merak ve çocuksu heyecan. Bu iki duygu insanı ne kadar da yeniliyor. Ve onlar olmazsa, ben olmam gibime geliyor. Bir de neşe :)

Hepinize bol neşeli cumalar :D
Basitçe şu cümle durumumu özetleyebilir: Ocak ayında bunaldım. Geçen ayların sıkıntısının üzerine eklenenler oldu, neden böyleydi diye hatırlamaya çalıştığım şeyler oldu. Annemi özledim, göremedim. Kocamı özledim, gördüm ama doyamadım. Sepetim doldu, taştı. Sorumluluk kalemleri artarken, destek görememek canımı çokça sıktı. İçimi bayan bir performans görüşmesinin de etkilerini hala üzerimden atamadım. Üniversiteyi kazandığım ana kadar geri dönüp, kariyerime tekrar şöyle bir bakma isteği uyandıran bir görüşme...

Böyle dönemlerde kendimi çeşitli sığınaklara kapatıyorum. Kurgu dünyaların şeffaf ve koruyucu yaprakları arasına gömülüyorum. Gül yaprakları gibi, damarlı ve geçirgen bir koza içine yerleşiyorum.

Son iki yıldır twilight serisine gömüyorum kendimi, ondan öncesinde ise yollarda sürekli hayal kurardım... Bu sefer çok tuhaf oldu, ergen filmlerine sardırdım. Ergen ve akneli çocukların anıra anıra güldükleri; kadınlar yaşlılar ve bütün farklı insanlarla aşırı derece dalga geçen, yaşımıza pek de hitap etmeyen filmlere. Bir kısmı da cra.cker movie dediğimiz, malum bitkinin etkisindeki kahramanların çok olduğu filmler.

"Knocked Up" ile başladım. "Zack and Miri" ile devam ettim. Tabii bu arada filmleri 8er kez falan izleyip, gitgide filmlerdeki ergen tiplemeler gibi konuşmaya başladım: "F***, s*it, f***, f***" Bu iki filmin diğer ortak özelliği, tuhaf bir romantizm anlayışını koruyor olması. Hatta bu romantizm anlayışının bana da şaşırtıcı bir şekilde hitap edebildiğini farkettim. Sırada Pineapple Express, Superbad, Observe and Report var.

Sonum ne olur bilemiyorum. Ancak geçen gün kendimi bir masa başında elimde içeceğim, üzerimde ütüsüz tshirtümle geyik yaparak ve bolca "f*** s*** f***" kelimelerini kullanarak çalışabileceğim bir iş hayali kurarken yakaladım. Parmak arası terlik de işe dahil olmuştu ve Miami de arkadan göz kırpıyordu sanki...

Benim böyle konuştuğuma bakmayın. Hayal kurmaya bile pek cesaretim yok son günlerde. Ama bu filmler sayesinde, sıcak ve neşeli bir kapı aralığı açılıyor hayatıma. İçeri tuhaf espriler ve parmak arası terlikli rahat tipler doluşuveriyor...
Bu satırların devamı bolca spoiler içermektedir. O yüzden güzel bir filmi kaçırmak istemiyorsanız, devam etmemenizi öneririm.

Dün gece tnt'de sanırım, bu filmi iki kez, bir seferinde sonundan bir seferinde de başından başlayarak izledim. Son zamanlarda güzel bir kitap okuyamadığımdan olsa gerek, Emma Thompson'ın mükemmel oynadığı yazarı ağzım açık izledim. Ve dinledim. Ne akıcılık... Böyle bir kitaba ihtiyacım var...

Film de çok iyiydi, pek çok açıdan. Yeniden izlemeye ihtiyacım var; ama yine Emme Thompson'a kapılma riskim çok fazla!! :)

Aşağıdaki sözler filmin son sahnesinden. O yüzden koşarak kaçın diyorum; ofiste ara ara göz atabilmek için not almak istedim buraya... Sevgiler.

"As Harold took a bite of Bavarian sugar cookie, he finally felt as if everything was going to be ok. Sometimes, when we lose ourselves in fear and despair, in routine and constancy, in hopelessness and tragedy, we can thank God for Bavarian sugar cookies. And, fortunately, when there aren't any cookies, we can still find reassurance in a familiar hand on our skin, or a kind and loving gesture, or subtle encouragement, or a loving embrace, or an offer of comfort, not to mention hospital gurneys and nose plugs, an uneaten Danish, soft-spoken secrets, and Fender Stratocasters, and maybe the occasional piece of fiction. And we must remember that all these things, the nuances, the anomalies, the subtleties, which we assume only accessorize our days, are effective for a much larger and nobler cause. They are here to save our lives. I know the idea seems strange, but I also know that it just so happens to be true. And, so it was, a wristwatch saved Harold Crick."
Şu an damarlarımda birkaç gündür hayal ettiğim gibi tereyağı koşuyor. Tereyağı ve karidesten kaynaklı kolesterol. Alkol de dört nala koşuyor, sanırım cümlelerimde tekrarlarımın sorumlusu çoğunlukla odur. Behzat Ç.'yi rakı eşliğinde izledik, bir karar değildi ama kesinlikle ileride değerlendireceğimiz bir durum oluşturdu.

Behzat Ç.'yi izleyin. Haftalardır çok da bağırmamaya çalışarak etrafımda bu etkiyi yaratmaya çalışıyorum, ancak artık bağırabilirim: İzleyin la! (La, lan'ın Angara ağzındaki versiyonuymuş. Ben bilmem, ama çok sevdim. Kocam yıllardır kullanırmış ama anlamazmışım.)

"Ye, Dua Et, Sev" bana hiç iyi gelmedi. İtalya'da takıldım kaldım. Zaten filmin baş kahramanının sonunda aşık olduğu adam rehber çıkınca da (ehem), beni bir rahatlıktır aldı gitti. O günden beridir yemeğe kalite peynir kesmediğim akşam olmadı... Yahut şarap açmadığım.. Acılı kuru fasulye pişirdiğim zaman dışında. Sevgili eşim (tekrar kocam demeyeyim dedim) nasıl da hazır ve kötü yemekten nefret ettiğini anlatır dururdu, algılamam geç oldu ve bittabi ki göbekle geldi bu algılayış.

Bir ülkede ve bir şehirde tıkılı kalmak hiç bana göre değil(di). Üniversitede herkes iş güç anlatırdı, ben asla burada yaşamazdım. La noldu o kıza (lan demedim, la dedim). Bir gün ofis kariyer namına herkese tepik atıp bi haltlar edeceğim. Edemezsem de; ne kuduzmuşum diyeceğim.

Tatlı bir Pazar günü oldu. Kardeşimle Moda'ya gittik. Bal gibi bir hava. Ahh eski mahallem. Kokoreççi amca bizim gittiğimiz saatte sanırım bütün tezgahı satıp kaçmıştı, o yüzden çay bahçesinde aç karnına "kötü çay" içtik. Kemal'e gitmedik çünkü Kemal'e gidemiyorum. Yazları ağaçların çok sık olmasından belki havasının çok bunaltması ve her daim bitmemecesine yer bulunamaması, o yeni gelen yer gösteren kızlar, kışın gelen laylonlu oturma alanları... Gidemiyorum artık. Bir zamanlar Pazar kahvaltısı sonrası uyuyakalmıştım o minderlerde. Ehliyet sınavından çıkmıştım galiba. Kucağımda gazete ekleri uyuyakalmışım.

Sonra çarşı içinden balıkları, karidesleri ve sebzeleri aldık. Manav beni kazıklamasına rağmen güler yüzle "yine bekleriz" dediği için Kadıköy Çarşı'yı ne kadar özlediğimi farkettim. Eskiden her akşam alışverişimi oradan yapardım e çünkü orada yaşıyordum. Ama tabi eve gelince marulu açtığımda abiye güzelce bir saydırdım, taze soğanı görünce iyice coştum. GS de yeniliyordu hem, salondaki bağrış çağrıştan kimse beni duymadı.

Yarın işe gidilcek. Şu an karşıya yüzsem enerjim tükenmez (hello tereyağı) . Ama uyumayı başarmam gerekiyor. Son 1 aydır iyice bıraktım, uykusuz takılıyorum. Vücudum ne zaman iflas eder diye bekliyordum ama sandığımdan dayanıklı çıktı kerata. Daha geçen Cuma pes etti. 9'da koltukta uyuyakaldım. Bilmiyorum, bu nasıl bir eksikliktir ancak bende "hadi yatağa gideyim de uyuyayım" ayarı yok. Böyle bişey tanımlı değil. Nasıl tanımlarım?! Yok yani...
Yine bir bayram dönüşü, hava patladı. 13 yıllık İstanbul yaşantımda bu durumu kaç milyon kez yaşadım bilemiyorum. Haritayı büzüştürsen yanyana gelecek iki şehir ama Bursa - İstanbul yolu her sonbahar eziyete döner, taa ki ertesi bahara kadar.

Alışveriş merkezinde kuzu kuzu gezerken bugün, annem aradı. Deniz patladı, "kuzu"lar göründü, sahilden metrelerce içeriye su taşıyor diye... Hah dedim, negzeeel.

Annem heyecanla arayınca, ido'yu iptal seferler için çaldırıp kapatmak farz oldu. ido bana "yine kontürün mü bitti cicim" diye döndü ve iptal seferleri sıraladı: Neredeyse tüm öğleden sonra deniz taşıtlarıyla hop hop etmek yassaktı.

Görev bilinci yüksek olunca, annem bize uyan otobüs şirketlerine de ulaşıverdi ve gördük ki; Cumartesi - Pazar'a bilet yok. Aaaa çok şaşırdım. Tam sinemada ara vermişiz, mutlu mesut Gru'yu ve minyonlarını izliyoruz. Uzay üssü gibi bir salon. Sanki roketin içindeyim, tuhaf 3D gözlükler de cabası.

Telefonu sakince kapattım. Filmin diğer yarısını mevzuyu hiç düşünmeden izledim. Zaten başıma gelecek belli -> Cumartesi hava patlar da dönemezsem, bayram dönüşü Pazar günü zor dönerim: Referanduma da yetişemem.

Şu an dışarda manyak gibi rüzgar var. Sanırsın kar fırtına tipi. Sinir stres değilim henüz, ama olmama ramak kaldı. Şu küçücük deniz Marmara'nın yarattığı aksiyona inanamıyorum. Belki de küçük deniz olduğu için durağan değildir - felsefi & fiziki dönderme. Yarın için şansa ihtiyacım olabilir. Sevgili gezegenim Jüpiter'den bekliyorum artık bir güzellik.

Herkese iyi bayramlar! Eve dönüş yolunda da hayırlı yolculuklar!
Geçen ay yoğun bir aşk teması vardı havada. Ayın on dördünün etkisinden değil de, öyle denk geldi sanırım. Bizim eve.

Bir süredir ertelediğim Elif Şafak "Aşk" romanını aldım önce elime. Sevgili eski oda arkadaşım Anne ve Bebişi'nden taa o zamanlar ödünç alarak okuduğum Bit Palas'tan beri Elif Şafak'ı severim. Ama her işini de okumadım, itiraf edeyim. Aralara serpiştirdiklerim oldu diyelim. "Aşk" fena değildi, ama teslimiyet ve sevginin arka odalarını keşfettiğim bu dönemde algılayabileceğim bir romandı sanırım. Genelde romandaki kahramanla çeliştiğim zaman iç sesim hep itiraz eder bir şeylere, pek azdı bu sefer. Ilık güzel hislere kendimi bırakabildiğim bir roman oldu..

O sırada "500 Days of Summer"ı aldım. Çok tatlı, ama inceden inceden işleye işleye insanın içini oyan bir film. Gerçek hayatın ta kendisi, "eh evet galiba ben de yaptım" dediğim anları çoktu. Bayıla bayıla izlediğim tatlılıkta sahneleri de. Romantik filmler artık böyle olsun, kadınlar da erkekler de yanlış fikirlere kapılmasınlar şu ilişkilerle ilgili, dediğim bir film :) Tavsiye ederim.

Alain de Botton'un "Aşk Üzerine" kitabını o sıralar yığına eklemiştim, bunların üzerine iyi gider diye düşündüm. Yazarın ismini aslında söyleyemediğimden, kitapçılarda büyük zorluk çekiyorum :) Rafların arasında arayıp tarayıp bulunduğu yeri bir şekilde bulmaya çalışıyorum . Fransızca mı İngilizce mi söyleneceğini bilmediğim bu ismi, bana yardımcı olması gerekirken meseleden pek de birşey anlamayan bir tezgahtara anlatma işkencesini düşünmek bile beni hayattan bezdiriyor. "Statü Endişesi" çok iyi bir kitaptı, özellikle benim gibi filozofları hatmetmemiş, öyle yalayıp yutmamış ama merak eden ruhlar için iyi bir okumaydı, o dönemler takıldığım bir konuda "Aaa ama hakkaten de öyle" dememe sebep olmuştu, "Aşk Üzerine" de sık sık aynı hisleri yaşatıyor. Neyse, sizinle bu kitaptan oldukça hoşuma giden birkaç satırı paylaşmak istiyor ve iyi geceler diliyorum:

"Aşk bizi bize yansıtıyorsa, o zaman yalnızlık, ayna kullanmamaya ve yüzümüzde olduğunu bildiğimiz bir kesik ya da sivilcenin nasıl birşey olduğunu sezinlemeye benzer. Ne kadar zarar verirse versin, ayna en azından bizi bize gösterir bir şekilde, hayal gücünün sınırlarını çizmemize yardımcı olur.."

"Ama Chloe'nin aynası olmak o denli kolay değildi. Çünkü gerçek aynaların aksine, metaforik aynalar edilgen olamaz. Ötekinin imgesini bulmak zorunda olan, arayan, gezinen, bir başkasının kişiliğinin olağanüstü karmaşıklığının boyutlarını yakalamanın peşinde olan hareketli bir aynadır. Kendi ilgi alanları ve özellikleri olan ve titrek bir elin tuttuğu bir el aynasıdır bu- bulmayı umduğumuz imge, gerçekte varolan bir imge midir? Akıl, Onda ne buluyorsun? diye sorar aynaya: Yürek ise, Onda ne bulmayı istiyorsun? diye sorar."
But a very bad one!!! The movie "Homo Erectus" sucks!!!

Bunu enternasyonel olarak algılanabilen bir dilde yazdığım iyi oldu. Belki biri bir gün görür de film kariyerini sonlandırır.

Bugün çok salakça bişey yaptım. Bir göz kapatıcı ile bir pudraya kucak dolusu para verdim. Ama gerçekten yanlışlıkla oldu. Fiyatını sormadan kasaya gitmiş bulundum, sonra da yiğitliğe toz kondurmamak için aldım çıktım.

İçime oturdu tabii. Ben bişey pahalıysa ondan soğurum: Pudramdan şu an nefret ediyorum. O paraya şimdi kocamla ben GS-Panathinaikos maçına bilet aldık iki kişi. Gözüm döndü bu aralar. Tutamıyorum kendimi.

Alışveriş merkezlerinden nefret ediyorum!!!
Biliyorum, benden okkalı düğün yazıları bekliyorsunuz. Öncelikle, herşey çok güzeldi çok, içiniz rahat olsun. Ben de süper çok güzeldim niheh. Ve fekat, bu yazı beklentisi durumu bende acayip baskı yarattı. Kendi zihnim tabi bunu yapan, sizlerin bir suçu yok.

Gidiyorum geliyorum yazamıyorum. Gerçekten vaktim de olmadı. Azıcık vaktimde yorumlarla dönmeye çalıştım blog alemlerine. Sırf bu baskı hissini azaltmak, tabiri caizse motoru tekrar ısıtmak için yazıyorum şu yazıyı. İnsan zorunda hissettiği işi de yapamıyor, yazıyı da yazamıyor anacım...

Size geçen hafta izlediğim bir filmdeki bir karakterden bahsetmek istiyorum bu kez: Filmin ismi "Away We Go". Afişini Paris'te metroda görmüştüm, o zamandan aklımda kalmış bu "kız" filmi. Geçen dvdcide buldum aldım. Eşime izletene kadar da akla karayı seçtim ama sonuçta beğendik ailecek :)

Şimdi bu filmde bir kadın var: LN. Asıl adı Ellen ama kendisine LN diyor. Üniversitede hoca ve 2 çocuk annesi bir hmmm nasıl desem, yeşilci annelerden. Yani sling kullanıyor, organik yediriyor, çocuğunu emzirmeye derinden inanıyor falan. Fakat bu karakter aslında new-age kadın ve annelerin tam bir parodisi durumunda. Saldırgan falan da bişey. Yani bu metodlara karşı değilim, çoğunu (anne olmadığım halde) ilgiyle izliyorum ama bu LN var ya bu.. Filmin asıl karakterleri buna bir bebek arabası hediye ediyorlar, parasının yetmediğini düşünerek saflıkla. Ama tabi LN arabadan nefret ediyor. Olaylar ısındıktan sonra bir sinirle "I don't want to PUSH my babies AWAY from me" diye öyle bir kükrüyor ki... Bebek arabasına yüklenen anlama gel, çay demle demek istiyorum.

İtiraf anı: Bu alternatif kadınların metodları falan hep fazlasıyla (gerçekten) ilgimi çekse de, bende eksik performans hissi yaratıyorlar. Beni eksik kadın hissettiriyorlar. Yani sanki o aktiviteyi o şekil yapmazsam kadınlığımın derinliklerindeki mühim noktalardan birine erişemezmişim gibi. Ya da bilemiyorum... Yani sanki erişmem gereken bir hedefmiş gibi oluyor öyle düşününce. Hedef olunca da performans kaygısı giriyor işin içine.

Ben de Jung'dan, kırmızı başlıklı kızın farklı okumalarından, kadınlığımın derinliklerine yaptığım yolculuklardan, toprağa çıplak ayakla basmaktan ve hint işi eteğimin yazın ayaklarıma dolanmasından hoşlanıyorum. Ben ayrıca streç zımbalı kotumu ayaklarıma geçirip, siyah montum ve siyah makyajımla, topuklarımın üzerinde yükselerek Taksim'deki salaş heavy metal barlara gidip, o erkek ortamında bir kadın olarak varolmaktan da hoşlanıyorum. Ayrıca sinirli bir günümde mutfağa girip, ocağı fırını ovalamak ve o sırada kendimi kaybetmekten de hoşlanıyorum. Muhtemelen annemin evde gergin bir üslubu olduğundan, ben bu olmayacam diyerek kendi kendime, bir vakitler çocukluğumda-ilk gençliğimde, bu kadınları ikonalaştırdım gözümde.
İşte bu new-age kadınlara dair performans kaygısı aklıma üşüştüğünde, dalga geçip unutmamı sağlayacak bir karakter oldu LN. Kendi dünyasındaki doğrulara inanan bir insandan kime zarar gelir tabii ki ama, benim kadınlığımı koydukları zor hedeflerle tırtıklamaya kalktıklarında, işte orada dur demem lazım. En azından kendi kendime dur demem lazım...

Not: Yazının ses tonu gıcık, halbuki hiç öyle değilim ben. Neşeliyim gayet ve yeni keşfettiğimiz bir dizinin son bölümünü izlemeye gidiyorum şimdi. Çekirdek de iyi gider heaa. Hangi new-age anne çekirdek çitler allasen :P
İşte Ed Force One adı verilen bebek ve Iron Maiden Tamamen tesadüf eseri, geçen Cumartesi şu adını görmüş olduğunuz filme gittim: Flight 666! Evet, Iron Maiden! (Up the Irons!!!)

Koray Perşembe günü facebook'tan bana aktiviteyi attığında, dumurum çabuk geçmedi. Ara tara, ne olduğunu anlamam da uzun sürdü. Ne bu konser mi (pfft hadi oradan canım), tribute gösterim mi, ne ama neeee!!! Yarım saat sonra meseleyi çözmüş, sevgilime Yunus'a ve kendime bileti almış, başkalarına haber vermeye çalışıyordum.

Efendim bu
Iron Maiden, inanılmaz bir grup. Müziklerinin beni ne kadar kendimi kaybetmeme sebep olduğunu anlatamam, yani şu cümleyi bile derleyip toparlamakta zorlandım öyle yani :) Bu film de, 'Somewhere Back in Time, 2008' turnesi sırasında çekilmiş, aslen bir yol & konser filmi.

Bruce Dickinson ilk uçuş öncesi pilotların yaptığı şu konuşmalardan yapıyor:'Pilotunuz iyi uçuşlar diler, şaraplara yumulun şimdi lanet olasıcalar!'
Solistleri Bruce Dickinson'ın, geç yaşında pilotluk kariyerine başlaması, havayolu şirketlerinde charter uçuş yapması zaten hepimizin aklını oynattırmıştı. BD'nin profesyonel pilot ve profesyonel heavy-metal grubu solisti olması (!), bu turneyi de bambaşka tasarlamalarını sağlamış: Bu manyak adam, oturmuş prodüktörleri ikna etmiş. Maliyetleri düşürerek daha önce gidemedikleri yerlere gitmek için, bir Boeing 757'yi modifiye etmişler. Bu uçağa 12 tonluk malzeme, grup, ekip herkesi yüklemişler. Uçağı da uçurmak Bruce Dickinson'ın işiymiş tabii ki! Bu ne cesarettir yarebbim! Adam gündüz uçuşta, gece konserde ki öyle böyle konserler değil bunlar. 50 yaşında adam hopluyor zıplıyor, bir saniye yerinde durmuyor. Grubun geri kalanı da unutulmamalı, hepsi mükemmel çalıyorlar.

Enfes bir seyirlikti, yani grubun kendisini dinleme şansınız yoksa özellikle :( Iron Maiden'ın çeşitli canlı kayıtlarını izledikten sonra, bana nedense stüdyo kayıtları süper yavan gelmeye başladı. Gerçi bütün büyük müzisyenlerle böyle oluyorum ben, canlının "unique" oluşu, canlının bir başka oluşu, ah canlı aaah. Ah Iron Maiden ahh.

Dün gece bu yazıyı bitiremedim, filmde ne vardı, ay şunu nasıl çalmışlardı derken, kendimi yutup'ta kaybetmişim nihehehe.

Bayaa geç gelen bir edit: Sevgilimle ayyylar sonra beraber sinemada izleyeceğimiz ilk film olacaktı bu. Ancak grubundaki bir Brezilyalı kız, gözünü Yunanistan'da mikrop kaptırdığı ve kendisini Türk hekimlerine emanet etmek istediği için, onu acile götürmesi gerekti. Buradan karma gelip de balayının felan ortasında bi tarafımızdan sokmasın diye bişey demiyorum sana Brezilyalı kadın ama... Yolmasını da bilirdim ben seni. Neyse ki canım filmin son kısımlarına yetişti. Koştura koştura :(

İzleyiciler