Zamanda bu kadar atlama olmasaydı daha güzel olurdu, ama işler öyle yoğun ki ne foto çekebiliyor ne de hamileliğimi dokümante edebiliyorum :(

Her hamilenin iş hayatında başına gelen bir şey sanırım, tam gebelik haberini aldığımda çok ağır bir projeye verildim. Çevremde bunu yaşamayan kadın yok gibi. Tamam iş yerleri bunu bilerek veriyor demiyorum, ama yani nasıl bir denk düşmeyse düşüyor...

Evden mesailer, ofiste mesailer, ofisteki kalitesiz mesai yemekleri vs derken, artık toparlanmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bir de yeni bir programlama dilini sıfırdan, yardımsız ve hiç dokümantasyon yokken öğrenmeye çalışmak ruh halimi çok örseledi. Yani nefret ettim, kendime kızdığım bıktığım ağladığım bir süreç oldu. Hala da iyi gittiği söylenemez ama ben biraz oluruna bıraktım sanırım... Bir de işe yeni başlayan, her lafımı iş ortamlarında ağzıma tıkan, yeri gelince beni terslemeyi bilip ona bişey öğretirsen sadece sana iyi davranan, ama karşılığında seninle bir gram bilgi paylaşmayan, sonra senin verdiği bilgi ile bir iş yapınca hayatta sana referans vermeyen, gözünün içine baka baka senden bahsetmeyen, hırs küpü, itici, tam bir Akrep kızı ile uğraşıp durmam da cabasıydı. Yani arkamdan neler konuşuyor, milletin gözüne girmek için ne kadar ileri gidebilir... Bunların ucunu falan hep bıraktım, ne halt ederse etsin lanet olsun moduna geçtim... 9 senedir bu sektördeyim, böyle anlaşamadığım geri zekalı bir insan görmedim. Söylediğim herşey mi kötü anlaşılır... İçin kötüyse kötüye yoruyorsun tabii.

Bir de bu hafta sonu vücudum da ilk yorgunluk sinyalini verdi. Müşteriye gitmem gerektiği için servis kullanamıyorum. Yani bir servis var ama vücudum ağırlaşana kadar köprü trafiğine girmeyeyim dediğim için kullanmadım. Son 4 senedir 6da çıkıp trafik yüzünden 8 küsürlerde eve varmaktan gına gelmişti. Metrobüs-metro yöntemini kullanıyorum 2 aydır müşteriye geliş gidişlerimde. Metroda merdivenlerde herkes dikilirken tırmanıyor, iniyor; tatlı bir koşturma içinde oradan oraya zıplıyordum. Ancak dediğim gibi, yorgun hissetmeye başladım artık. Bu kadar erken yorgun hissetmem normal mi onu da bilemedim. Ama sanırım vücudumun sesini dinleyeceğim...

Dün gece önce beni endişelendiren kramplar yaşamaya başladım. İnternete baktığımda genişleyen rahimden dolayı olduğu söylenince biraz rahatladım. Yine de insan bir duraklamak, bir yavaşlamak istiyor, bu sabah metro basamaklarını hoplaya zıplaya çıkmadım netekim.

Bu arkadaş da şikayet etme moduna geçmiş diyebilirsiniz... Hakkaten ayların birikintisi. Anlattıkça rahatladığımı ve bazen de olaya farklı açılardan baktığımı farkettim. Özellikle şu yeni gelen kızla ilgili kendimi çok kasmış, sorunun bende olduğunu düşünüp her gün farklı davranış denemiştim: Melaike olmak, hiç bulaşmamak, sadece soruları yanıtlamak, hep iletişimde hep kollayıcı olmak... Hiç biri işe yaramadı, ama keşke bu kadar uğraşmasaymışım. Kendimi gereksiz yere üzdüm, zorladım. İş zaten stresli bu ara, bir de onunla uğraşmak cabası oldu. Allahından bulsun diyorum, ama iş hayatında kim ne bulmuş şu ana dek, sesini çıkarmayıp bu davranışları sineye çekenlerin ne zaman sağ kaldığı görülmüş, belli :)

Aslında bu streslerden sıyrılabildiğimde, mutlu sıcak ve normal hissediyorum. Hamileliğin çok şükür ki zorluklarını pek yaşamadığımdan, tahtalara mı vurun nedir, genelde neşeliyim. Şikayet bulutunun arkasında sağlığından, yaşantısından memnun bir ben var yani :)

Şu ana kadar ne kadar güzel ki hamilelikle ilgili bir sıkıntım olmadı. Sadece doktorumun beğendiği kilonun üzerinde kilo aldım. 54,6 ile başlamıştım, 1.68 boy ile. Yani gayet fittim :P Fakat bulantı vs de olmayınca, ama iştah birden artınca kilolar da gelmeye başladı. Doğrusu şikayetçi değilim, aynada kendime bakınca hala güzel buluyorum :) Bacaklarımın çarpıklığı geçti mesela eheheh :) Şu an evdeki tartı 63 gösteriyor ama o bozuk, ben ona inanmıyorum bi de :)

Artık günlük içerden kıpırdamalara alıştım, duyamazsam endişelenir oldum. Pek hoşuma gidiyor doğrusu, insan doğumdan sonra nasıl o kıpırtısızlığa alışır bilemiyorum. Babası da kızımın tepişmelerini dışardan hissedebiliyor artık.

İsim konusu çok zormuş. Bir de arada evi boyattık biz. Ağırlaşınca yapamayacağım diye, 4 senelik badanayla oturuyorduk, el mecbur o karda kışta badana yaptırdık. Ben kuzenimde kaldım birkaç gün. Eşim perişan oldu, bütün kabasını temizliğin o yaptı, sonrasını temizlikçi halletti.

Bebek odasına mobilya da beğenmiştik. Ama şimdi oradaki tek yatak işimize yarayacak diye odaya mobilyanın sığmaması söz konusu. İnsan da bir bebek odası takımı özeniyor yani, tamam ilk aylar yanımda yatıracağım ama şöyle bitmiş bir odayı da döşemek görmek istiyor... Bilmiyorum, bu konuda fikirlere açığım...

Ha evet, bir de kızım oluyor :)
Yaklaşık 3 hafta önce tutmaya başladığım notlarımı hızlıca sizinle de paylaşmak istedim. Elimdekilerin tümünü yayınlayınca "kasetten canlı" yerine canlı yayına geçebiliriz diye düşünüyorum :)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Ama bazen de hiç geçmiyor :) Neredeyse 3 aylık olduğumu düşününce, "vay" diyorum, bu sürekli önüme koyduğum "tehlikeli zamanlar bitsin de bi" eşiğine çok yaklaştım. Ama tabii ben kendimi bilirim. O bitince önüme başka bir eşik koyacağım, zaten doktorumun dediği gibi, "bundan sonrası hep beklemek"..

Geçen haftaları şöyle bir özetlersem... Temmuz'da Bodrum'daydım. Sabırsız ve aceleci bir insan olduğum için, bebek konusunda "hadi" dedikten sonra, sadece birkaç deneme bile, bende "hah şimdi bi de tedavi mi göreceğiz" hissi yaratmıştı. Ama bir yandan da yaşım gereği (34) olayın her yola girebileceğini düşünerek, etrafımda pek kimseye de planlarımızdan bahsetmemiştim. Neme lazım, eğer tedavi yolu görünürse, en azından zaman kazanacağımı düşünüyordum. Ama işte, tatlı bir can sıkıntısı içerisinde, kuzenimle denizde yüzerken, ona endişelerimden bahsettim. Bizi neyin beklediğini bilmiyorduk ve ne kadar süreceğini bilememek beni endişelendiriyordu. Hah işte, ben o sırada zaten hamileymişim.

Tabii bunu bilmek için henüz çok erkendi, ve ben kaçamaklarla dolu bir Bodrum (nasıl oluyorsa o :P ) tatili geçirmekteydim. Bolca bira, midye dolmalar ve sigara püfürdetmeler. Yine de bir an için şüphelendim! Zira 3 senedir gittiğimiz Bodrum'da 3 senedir aynı olan bizim kafedeki o hamburger, bu sefer benim aklımı başımdan alıyordu. Bir kez aklıma düşerse de yemek zorundaydım, ötesi yoktu! Ki bu benim için hiç de normal bir yeme stili değildir...

Neyse Bodrum'dan döndüm, sonra bayram geçti. Gene bir uyku ve yeme hali. Evdeyim ve yalnızım. 4 gün kadar geciktim ama hala ihtimal vermiyor üstüne bir de kendimi acayip enerjik hissediyorum. Kalktım, koşuya çıktım. Maksat gecikmeye bir hal çaresi bulmak. Bir de Allahım nasıl koşuyorum benim için normal değil. Herhalde Bodrum'da nefesim açıldı falan diyorum. Sonra bir de arabayı vurdum aynı gece. Baktım bu enerji hali ve koşmalarla olacak gibi değil, zira enerji patlamasıyla arabayı vurmuş sayılırım, bir test aldım. Hani derler ya, silik çizgiye de dikkat edin falan, alakası yok, 3 saniye içinde kocca pembe çizgi marker'la çizilmiş gibi çıktı diğerinin yanında.

1-2 gün geçti, hala eşime nasıl söyleyeceğimi bulamamıştım. Çok neşeli ama bir yandan da rahatlamış hissediyordum. E bu yaşta vücudum yüzümü kara çıkarmamıştı :P Sonunda dayanamadım, telefondan testin fotoğrafını yollayıverdim, erken evlilik yıldönümü hediyesi olarak. Eşimin tepkisini unutamayacağım, telefonda şok, şaşkınlık ve gözyaşları ile kalakaldı. 

Neyse ben nereden duyduysam hemen bir doktora gitmem gerektiğini düşünüyordum, belki de bekleyebilirmişim biraz daha. Kalktım o haftasonuna bir randevu aldım. Tabii kuzenlerim, arkadaşlarıma da çaktırmadan doktor ismi soruyordum, kendi doktorumdan (kadın) pek memnun değildim. Rasgele seçtiğim bir hekime giderim, sonra duruma bakarız diyordum. Adam da doçent çıkmaz mı... O konular sonra.

Doktora gideceğim sabah hafif bir renkli "spotting" yaşadım. Ben o kadar cahilim ki o sırada, "aa herhalde normal bişey bu" falan diyorum. Sonra gittim doktora, işte daha erken aslında, ama bir bakalım, bişey görebilecek miyiz dedi. Netekim o aşamada sadece gebelik kesesini gördü. İçinde henüz bişey yoktu. Böyle olunca, eh tamam hamilesin kan testine gerek yok ama, içerde bebek görene kadar da tam bir şey söyleyemiyorum deyiverdi. Renkli zımbırtıyı da ne kadar hafif olursa olsun düşük tehdidi olarak algıladıklarını, o yüzden 2 gün yatmam gerektiğini, devam etmezse işe gidebileceğimi söyleyince, ben daha iyi haberi kimseyle paylaşamadan beklemelere başladım.

Evde yatmak çok sıkıcıydı tabii. Güzel haberi kimselerle paylaşamıyordum çünkü ne olacağını bilmiyordum. Yattım, döndüm yuvarlandım. Tabii bir yandan da içten içe seviniyorum, bebeğim olacak, bu "spotting"in devamı da olmayacak şeklinde tatlı bir pozitif düşünce balonu.

Neyse ki o birkaç damlanın devamı gelmedi. Eşim bir hafta daha yoktu, The Bing Bang Theory’e sardım ben. Tam 3 sezon üstüste, çok iyi geldi. Peşi sıra da bir sezon Project Runway. Ah o Tim Gunn’ın “Make it work!” deyişi, benim için tam bir terapi.

Devamı gelecek...

Geçen Ağustos'ta evlilik yıldönümümüzde eşim bu güzel buketi ofise gönderdiğinde çok neşelendim. Zira evden uzaktaydı ve çiçeklere bayılırım :) Ayrıca aylar önce Çiçek Sepeti'nde aynı buketi görüp çok hoşlanmıştım, ne hikmetse eşim de beyaz çiçek göndermekten bu sene sıkılmış. ("Turuncu özlemek demekmiş, web sitesinde öyle diyordu ondan seçtim" dedi bana snifs...)

Sonra yanıma ofisteki kızlardan biri geldi. Bu kızı doğrucu davutluğu, organizasyonel becerileri için gayet de severim. Leb demeden leblebiyi anlar, akıllıdır, çalışkandır; zevkleri seçimleri açısından kendisine danışmak bir sürü bilmediğim şey öğrenmeme yol açabilir. Ama bazen nasıl desem.... "over the top" yaşıyor yaşadığı her şeyi. Düğün hazırlıkları yapıyor mesela, onunla birlikte bütün şirket biz de stresleniyoruz. Sabah trafikte kalıyor, herkesin duyacağı şekilde trafikte ne kadar kötü zaman geçirdiğini anlatıyor. Ara ara ekip arkadaşlarını ya da o gün artık şanssız her kimse, çok net haşlayabiliyor. O kadar yüksek yaşıyor ki bazen, uzaktan izlemesi bile yorucu oluyor.

Neyse bu kız geldi ve çiçekleri hangi vesileyle aldığımı sordu. Ben de eşimin evlenme yıldönümümüz için gönderdiğini söyledim. Sonraki cümlesi şu oldu: "Aaa süper tebrik ederim, saydın mı gülleri kaç taneymiş?"

Suratımdaki boş ifadeyi tahmin edersiniz herhalde. Önce birkaç saniye kaldım ben. Sonra gerçekten toparlanmazsam durumun iyice komik görüneceğini farkedip, acele tarafından bir yanıt aramaya giriştim. Zihnimin gizli dehlizlerinde bir yanıt aradım, çünkü günlük olarak alışageldiğim bir şekilde cevaplayamayacaktım. Öyle ortalıkta duran yanıtlar işimi göremezdi ama arıyor söyleyecek birşey bulamıyordum.. Yok bu iş fazla uzun sürebilirdi, beynimin data indekslemesine pek güvenmedim, aramayı bıraktım ve o sırada kalbim hop sazı eline aldı:
"Bilmiyorum kaç tane olduklarını ama bence çok güzeller. Kaç tane olduklarının farkedeceğini de düşünmüyorum."

Bunu belki inanmazsınız ama, gerçekten kızı sevdiğim için en cici ifademle söyledim. Kırmadan, etmeden, tamamen en sevimli tonlamamla. Fakat tabii içimde bir an soğuk, korku dolu rüzgarlar esmedi mi, esti. Eyvah bugün paparayı yiyecek ben olabilir miyim acaba, çiçeğim hakkındaki fikirlerim değişmicek nolur uzatma gibi bir kaç düşünce koşuştu arka arkaya.

Neyse, çiçeklerimi saymadığım için beni çok da aşağılamadan kız konuyu kapattı. Ben de ucuz atlattım düşüncesi ile kafamı hemen işime gömdüm.

2-3 hafta önce bu kız evlendi, de daha balayından dönmedi. Dilerim ki tam kalbine göre gülleri sayarak alan bir koca nasip olmuştur ona. Yoksa bu detaycılıkla hayat zor...
Koridorda lütfen geri geri bakarak -yani önünüze bakmadan - yürümeyin. Kendimi ilkokul koridorunda gibi hissettiriyorsunuz, gösterişli bir banka binasında gibi değil. Sonra size küstahlık yapmak zorunda kalıyorum.

Lütfen temiz olun. Tuvaletten çıkınca ellerinizi yıkayın (yapmayan var), sifonu çekin (yapmayan var), kağıtları oraya buraya fırlatmayın. Gördüğüm en felaket tuvalet kullanıcıları sizlersiniz. Dışarı verdiğiniz süslü, bakımlı ya da yaşına göre oturmuş kadın havalarınıza gülüyorum, ama acıyla.

Dekolteyi lütfen abartmayın. Su sebiline eğildiğinizde arkadan çamaşırınızı izlemek zorunda değiliz.

Lütfen içinizi gösteren giysileri giyerken bir aynaya bakın allahaşkına. Ya da belki zaten bakıp çıkıyorsunuz, bilemiyorum.

Beyaz pantalon içine giyilecekler/ giyilmeyecekler konusunda birşey yazmama gerek yok zannederdim ama... Neyse.

Topukları ama özellikle de dolgu tabanları abartmayın. Dün bir sirk cambazı gibi bacağını sırayla diğerinin önüne atanınızı gördüm ki bende de 11.5 cm topuk vardı. Yani topuğa karşı olduğumdan falan değil.

Lütfen sıralara biraz daha saygı gösterin. Birbirinize omuz atmayın.

Ofis binasında yüksek sesle (çığlık çığlığa) gülmeyin rica ediyorum. Yüksek derken ... Koca binanın ön tarafından da aynı, arka tarafından da aynı şekilde sesi duyulabilen kadın var. Kendisini herkes tanıyor. O mesela az ses çıkarsın, diğerleri dilediği gibi gülebilir.

Biraz daha iyi davranın birbirinize yahu. Şu iğrenç şehirde yaşamak zaten zor, eğitimli steril bir ortama geldiğimi zannedip tam kendimi salıcam derken, omuz yemeler, pis tuvaletler, bağrış çağrış acayip irrite oluyorum. Ulan!
Babaannem vefat etmiş olamaz. Hayır, o ölmüş olamaz. Yani olabilir tabii, bayağı yaşlı bir insandı. Ama o olamaz. Şimdi evinde, güzel güneşli bir akşam üzerinde, pencere kenarında oturuyor olmalı. Ya da arka balkonunda. Belki arka balkona kadar zar zor yürümüştür. Bastonuna tutuna tutuna. Telefonla arasam şimdi, yetişemez. Uzun uzun çaldırmak gerekir. Ama duyar. Gelir.

Evinde sessiz, bir kuş gibi, oturuyor olmalı. Yılların yalnızlığı ile. Ama kabristandaki kişi o olamaz. İkisi tamamen farklı varlıklar, asla kafamda birleşmiyorlar. Kabristandaki kişiye de çok ağladım, çok dua ettim, onu da sevdim, saygı duydum. Ama babaannem evindeydi o sırada, bizi bekliyordu. Bekletmemek lazımdı.

Hep oradaydı o. Hep uzun akşam üzeri ışıkları evine süzülürken orada. Bazen mutfakta, bazen salonda çayını karıştırırken, çorabını çekiştirirken, 'yelek giiiiy' derken. Hep vardı. Mantı sıkarken, gülerken, pazara giderken, masaya yaslanırken, 'hadi ör örgünü' derken... Aksi na-mümkün. Her existence can not be undone.

Bilal Bey olsa 'çalışmak' derdi buna. 'Çalışmak' için hep tuhaf zamanlar seçiyor zihnim. Bugünkü muhteşem sabah ve öğleden sonrayı seçmesi gibi. Her banyo yapışımda çalışması gibi... Banyolar tuhaflaştı. Hep ağlayarak çıkıyorum. Adı 'banyo' olan oda, benim için gitgide depresif bir yer halini almaya başlayabilir.

İnsan kedisine bakarken iki büyük annesini de nasıl anımsayabilir. Bunu tuhaf bulup beni dışlamayın, internet camiası ve sevgili kuzenlerim. Ama Miço'nun camdan usul usul bakması yok mu... Garip evrensel bir durum var o halinde... Anlatmayı beceremem ki.

Durumu yok saymak nereye kadar işi götürürse oraya kadar gideceğim. Bir de ağlamalar var tabii, onlar apansızın geliyorlar.

Not: Yayınlayıp kaldırıp, şimdi tekrar yayınlamayı düşünüp muhtemelen tekrar kaldıracağım bir post bu. Duygularım her gün değişiyor, Kandil gecesi de zor geçti. Blog her zaman benim için terapötik bir alan oldu, ya da hep öyle olmasını istedim, ihtiyaç duydum. Mahremiyet kaygım olmasa her şeyi yazardım, okuması da ilginç olurdu eminim...

Şimdi ilginç birşey yaşamıyorum tabii. Ama bu duyguları nereye nasıl koyayım bulamıyorum. Anlatmak aktarmak azaltmak istiyorum. Yazdıktan 5 dakika sonra, gelmiş geçmiş en ergen en saçma yazıyı yazdığımı hissediyorum. Sonra madem içimde tutayım diyorum, susuyor, duruyor, gene geliyor, beni ters köşe yapıyor.

Belki saçmalamamı umursamaz kimse ha?! Gerçi anlatmakla biter mi o da belli değil bişe.

Oscar adayı olan filmleri pek takip ettiğimi söyleyemem. Ancak bu sene şanslıyım, ya hakkında bir fikrim olan ya da izlemek istediğim filmler ödül aldı. Life of Pi, Django Unchained, Silver Linings Playbook, Les Miserables, Argo benim bu seneki Oscar yarışında ilgimi çeken filmler. Bir kaç tane de adını bile hatırlayamadığım ama adayları izlerken merak ettiğim film var.

Geçen haftalarda "Django Unchained" filmini sinemada tamamen şansa izlemiştik. Aslında olaylar şöyle başladı: İngiltere'ye yakın zamanda yerleşen bir arkadaşım, facebook'a "Django Unchained'e 8.9 vermişsin, az bile vermişsin imdb" gibi bir not düştü. Tarantino'yu çok da sevmeyen nadir insanlardanım herhalde. Yine de filmi aklıma yazmıştım.

Ve sonra oluşan bütün engellemelere rağmen, evren filmi görmemizi istiyormuş: Hangi sinemaya bilet aldığını unutup yanlış sinema kapısında filmi beklemeler, başlamasına 10 dakika kala durumu farkedip Cumartesi gecesi Palladium'dan CKM'ye yetişebilmeler... 20 dakikalık reklamlar... Hepsi filmi görmemiz ve çok sevmemiz içinmiş meğerse... 

Eğer izlemediyseniz, çok da detaylandırmak istemiyorum ama Christoph Waltz'ın Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını almasına akrabam ödül almış gibi sevindim resmen. Hala da hatırlayıp hatırlayıp seviniyorum. Django'da öyle bir rol oynuyor ki bu adam, tamam Tarantino çok güzel yazmış, fakat sadece o da değil, Christoph Waltz'ın öyle nazik, öyle zarif bir insan olduğuna inanmama sebep oluyor ki bu rol, sanki karakterinin büyükçe bir parçası öylece ortada... Tuhaf şey, Dr. King Schultz nerede biter, Christoph Waltz nerede başlar, birbirine karıştı bende...

Onca kana, patlayan insanlara biraz tahammül edin ve bu filmi izleyin bence. Christoph Waltz'in ballı börekli her dakikasını doya doya görün. Ben de Waltz'i ilk kalabalıklarla tanıştıran Tarantino filmi Inglorious Basterds'ı bir izliyim. Artık bu adamı daha az sevebileceğimi sanmıyorum zaten :)

Not: Tüm yazıda adamdan Christopher diye bahsetmişim, sabah sabah kafam nerelerdeydi acaba... Neyse düzelttim şimdi :)

Tatlı tuzlu karışımlarını oldum olası mı seviyordum, yoksa ille de Çin yemeği yiyeyim diye uğraştığımdan mı alıştım bilemiyorum. İkea'nın İsveç köftesine reçel koydurmaya bayılırım. Çin restoranlarındaki tatlı ekşi soslu tavuk favorilerimdendir. Hele de içindeki ananaslar yok mu. Yemeğin ortasında birden patlayan sulu meyve tadı, beni benden alıyor.

Bazıları yemekte şekerli tatları sevmez. Bu yüzden Çin yemeği deneyip nefret eden çok arkadaşım var. Diyecek birşey yok, saygı duyuyorum.

Aslında Türk yemek kültürü tatlı tuzlu karışımlara çok açık. En basiti, içinde kuş üzümü olan bir sürü yemeğimiz var, yaprak sarması, hamsili pilav vs... Osmanlı tariflerini yeniden hayata geçiren Asitane'nin menülerini incelediğimizde de, kuru meyvelerin kışın, taze meyvelerin de yazın yemeklerde sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Mesela hala tadamadığım kavun dolması da bunlardan biri...

Tabii çikolatalı tatlı yapanların (özellikle de Jamie Oliver'ın) şöyle cömertçe bir miktar tuzu tarife ekledikleri de aşina olduğumuz bir konu.

Tayland'da da çoğu sos bir şekilde tatlımsı idi. Örneğin tavukları buladıkları kırmızı bir sos var, ki adını bilmiyorum, hem acı hem şekerli, yedikçe yediriyor insana. Böyle böyle, ben Tayland'da gördüğüm her şeyi yer oldum. Sokak tezgahlarını bırakıp da gezmeyi nasıl başardım, şaşıyorum :)

İşte bir akşam Chiang Mai şehrinde akşam pazarında gezerken, Starbucks'ta bir afiş gördüm: Tuzlu karamel mocha... Gezdim tozdum, aklımdan çıkaramadım bu içeceği. Mutlaka denemem gerekiyordu. Neyse sonunda iki arada bir derede, eşimin Tayland'da Starbucks'a giriyor olmamı kınayan bakışlarından saklanarak gittim aldım. Allahım, bu nasıl bir lezzet. Tuzu zaten algılamıyorsunuz, ama o yoğun baygın karamel tadını tuz tek başına ayağa kaldırmış, Hussein Bolt gibi koşturuyor mübarek. Ağzınızdaki içecek lezzet rekorlarına koşuyor, resmen damağınız çatlayacakmış gibi oluyor.

Tabii ben hem o an neşeden coşuyor, hem de Türkiye'de bu içeceğin olmadığını bildiğimden hüzünlerden hüzünlere savruluyordum. Zaten seyahat ederken yediğim her güzel yiyecekte, gördüğüm her manzarada (bunu da yazıyım da, gezerken sadece yemek yediğim zannedilmesin :P ) aynı şeyi hissederim: Patlayan bir coşku ve onun hemen ardından gelen savuşturmaya çalıştığım bir hüzün.

Tabii sonra eve döndük. Gel zaman git zaman, Caribou Coffee'nin önündeki bir ilan beni yerimden hoplattı: Tuzlu karamel mocha çıkarmışlardı. Bildiğiniz topuklarım popoma vurarak koştum bir tane almaya. Kasiyere heyecanla siparişimi şöylediğimde beni şöyle bir süzdü, "Emin misiniz?" dedi. "E eveet" deyince, "Yani hani tuzlu ya, ondan sordum" dedi :) Tanrııım, burada da mı.. "O içeceği hiç denedin mi sen" bakışı atarak adama, kararımın kesin olduğunu söyledim. Ve evet, evet bu benim bayıldığım tadın aynısıydı. Mutluluktan o an yığıldığım koltuklarda ne kadar zaman oturdum bilemiyorum.

Her güzel şeyin bir sonu olduğunu söylememe gerek var mı şu an?!. Geçenlerde ofisin yakınında yeni açılan Caribou'ya, kızları da toplayarak, peşimden sürükleyerek gittim ve... Hayalkırıklığı. Devam etmeyen ürün. Sezon ürünü. Yılbaşı şeysi... Resmen gözümden bir damla yaş süzüldü gizlice... Soğuktan dedim, elimde garip bir aromalı kahvemle ofise geri yürürken kızlara...

Bir sonraki buluşmamıza kadar, hoşçakal tuzlu karamel mocha...

Bence Sevgililer Günü'nün tek esprisi, o gün yapacağınız itirafların, gizli not göndermelerin, aşk-ı ilan etmelerin mazur görülebilmesi. Bu eylemlere cesaret etmeniz için bir vesile olması. Reddedilirseniz omuz silkip gittiğinizde ya da höykür höykür ağladığınızda kimsenin size karışmaması. Uzaktan beğendiğiniz, sürekli asansörde karşılaştığınız o kıza kocaman bir çiçek vermenin tuhaf olmaması. Defterinizin arasına kondurulmuş notun, masanızdaki gizemli post-itin sahibini size araştırtması. Yüzünüzde şaşkın ama mutlu bir ifadeyle arkanıza, sağınıza solunuza bakmanıza sebep olması...

O olmadı, birbirinin aşkından emin olan çiftlerin, gizli birşeyler yapması. Kikir kikir bişeyler. Normalde yapmayacakları bir kaçamak, minik bir delilik. Benim nedense Sevgililer Günü dediğimde aklıma böyle şeyler geliyor. İnsanın bir anda gözünü parlatan, değişik sürprizli heyecanlı bir gün...

Herkes bildikten, zorunlu olduktan sonra ille de çiçek göndermenin, yemeğe çıkmanın, çok önceden rezervasyon yapmanın, normalin 3 katı hesap ödemenin, çiçek göndermezse kocaya kızmanın, sevgiliyi terketmenin, odunlukla suçlamanın ne esprisi var...

Ne diyecektim, nerelere geldim. Sürpriz itiraflar diyordum. Bugün lavaboda, ofisin gençten hatunlarından birini, kendisine gelmiş çiçeği başka bir kıza vermeye çalışırken gördüm. "Yaa işte o bana yazılan çocuk vardı ya, ondan gelmiş, sevgilim görmesin diye alır almaz lavaboya kaçtım, bunu al, sana gelmiş gibi masana götür, noolur" diyordu. Kız da çok zorlamadı, kabul etti. Kartları notları, artık her nesi varsa, belki yazan kişi hakkında bir ay düşündü demeden, toparlayıp kızın kucağına koyuverdi. Çocuğa ve durumuna üzüldüm doğrusu.

Ama tabii sürekli bu günden nefret ettiğini söyleyen, anlamsız bulan, yeren kocadan da, apansızın gelen çiçeğin, çikolatanın, çileğin neşesi başka bir şeyde yok :) Her sene "Hmm yok bu sene bişey beklemiyim, baksana nebçim konuştu geçen gün" dedikten sonra, her sene değişik bir sürpriz görmek de çok heyecanlı :D

Herhalde bu, kocamın Sevgililer Günü ile ilgili fikrinin hala sabit olduğunun, ama beni mutlu görmek için tüm istisnaları da lehimde uygulayabileceğinin bir göstergesi oluyor. Tüm cihan bir yana, ben bir yana :P

Size musmutlu bir sevgililer günü diliyorum ben... Son saatine girmek üzere olsak da :)
Merhaba,
Bir ürün alırken internetteki yorumlarını okur, tatile gitmeden tripadvisor'a bakar, instagram'da gideceğim yerin fotoğraflarını inceler, ilham alırım. Böyle olunca yaşadığım kötü tecrübeleri de iyi tecrübeleri de kendime saklamak bana saçma gelir oldu, sadece okuyan taraf olmak istemediğimi farkettim. Bunlardan biri de en son Timberland ve Deriden ile yaşadığımız tecrübe...

Kadıköy Deriden'den 2011 sonlarında yani kış sezonunun başında eşime bir çift bot aldık. Fiyatı 250 - 300 tl arası birşeydi yani sezonun ilk fiyatı mıydı, yoksa indirimli bir ürün müydü, pek hatırlamıyorum. Zaten bu da beni ilgilendirmiyor. Eşim rehber olduğu için bazen topuğunda ağrılar oluyor, buna istinaden farklı tiplerde botlar- ayakkabılar denemesini istiyordum. O genelde outdoor ayakkabılar giyer, Karrimor, Merrell gibi markaları tercih eder. Ben de outdoor ayakkabıların şehirde giymek için fazla ağır olduğunu, hafif rahat bir kışlık şehir botunun onu daha rahat ettireceğini savunuyordum.

Deriden'e o gün girdiğimizde aklımızda bir bot alma fikri yoktu. Ama bu Timberland botun hafifliği hakikaten bizi etkiledi. Çok da rahattı, o yüzden kaçırmak istemedik ve aldık.

Üzerinden yaklaşık 1 seneden biraz fazla geçtiğinde, yani 2012 sonlarında eşimin botu sıkı bir yağmurda su aldı. Artık ayakkabıcıların "Aaa ama bu deri, su geçirir" lafına alıştığımızdan botun üstünü kontrol ettik. Çünkü kapkalın botları, kadın çizmelerini çölde giymek üzere yapıyorlar son yıllarda!!! Marmara Bölgesi hep yağar, yağmıştır, ama ülkemizde bu şartlar yokmuş gibi yaşamamız gerekiyor(muş). İlginçtir ki, çocukken annemin kendisine aldığı "deri" botlar asla su geçirmezdi, her türlü hava koşulunda - araba yok, otobüs ve yaya olma durumu var- bilmem kaç sene giyer ya da bizim giydiğimiz botlar için "Taş gibi bot, hiçbir şey olmadı, küçüldüler vallahi" derdi... Dizimize kadar kara batardık. Belllllki parmak ucumuz biraz ıslanırdı, 4 saatlik kartopu sonunda...

Neyse eşimin botunun üst kısımdan su almadığını anladık. Çünkü bot kenarındaki kauçukları aşan bir suya girmemişti. Ama yine de su alıyordu. Ayrıca birkaç sefer su geçirmez spreyle üstünü izole edip giydi ve içimin nasıl acıdığını siz tahmin edin, şıpır şıpır ayaklarla eve döndü :(  Bir "bot" nasıl tabanından su alır, çok merak ettik ve Kadıköy Deriden'e götürdük.

Bizden fatura istediler. Üzerinden 1 küsür yıl geçmiş bot için. Yanında koca koca Timberland yazan botlar için. Bu ürünü ister sizden almış olalım, ister başka bir yerden, sonuçta Türkiye için merkezi bir yere gönderip test ettirmiyor musunuz... Diyelim ki oradan değişim kararı çıktı, o zaman fatura istenmesi daha makul değil mi.. Her neyse bizi evimize gönderdiler ve botu o gün almadılar.

Sonra biz Suadiye Timberland'e gittik; başka bir gün, öylesine ve yanımızda bot olmadan. Bize her türlü yardımcı olacaklarını, gerekirse botu kendilerine götürebileceğimizi söylediler. Fatura vs. hiçbir şeye gerek yokmuş. Tabii olsa iyi de olurmuş ama zorunlu değilmiş. Satışı kim yaptı, Deriden. Kim sahip çıkıyor, Suadiye Timberland.

Neyse eşim sabırlı bir insan olduğu için tekrar Kadıköy Deriden'e gitmiş. Başka bir görevli, başka bir gün. Faturasını kutudaki barkoddan bulmuşlar. Eşimin de hiç de bunun için ısrar ettiğini sanmıyorum. Muhtemelen farklı bir çalışan farklı bir davranış... İlk seferinde botu almayan mağaza, bu sefer lütfedip faturamızı "sistemlerinde" buluyor ve teslim alıyor. Biz de kullanım hatası vs çıkar muhtemelen, Timberland bir botun tabanından su alması için bir neden olamaz falan diye sonucu beklemeye başladık.

Efendim sonuç şu çıktı: Evet bot tabanından su alıyor. Kullanım hatası yok. Bot eğer alındıktan 12 ay içerisinde tabanından su alsaydı, geri alıp yeni bot vereceklermiş. Ancak 12 ayı bir miktar (3 ay, az değil lütfen) geçtiği için botu tamir bile etmiyorlar. Bize aynen iade etmek üzere haber verdiler. Ki biz değiştirme derdinde bile değiliz, yeter ki yepyeni bot İstanbul'un ortalama kış şartlarında, az bir yağmurda falan bile giyilebilir hale getirilsin tekrar.

Yani bana göre Timberland şunu demiş oluyor: Evet arkadaşım, benim botum tabanından su alır. Bunu kabul ediyorum. İlk 12 ay içerisinde bunu yaşarsanız, ürünü geri alırım. Ama 12 aydan sonra bunu yaşarsanız, beni ilgilendirmez. Ürünümü alıp, nereye giderseniz gidin. İsterseniz sokağınızın köşesindeki ayakkabıcıya kafanıza göre tamir ettirin, isterseniz altına poşet takın. None of my business...

Kusura bakmasınlar ama, şu şartlar altında Timberland'den alacağımız bir ürünü 2-3 ya da 3-4 sene giyemeyebileceğimizi anladık. Deriden'de de kötü muamele görebileceğimizi öğrendik. Bu durumda, neden bu markaları tekrar tercih edelim... Neden kendimizi riske atıp tekrar aynı markalara güvenelim...

Bizim de yaşadığımız budur efendim...

Not: Eşimin rehber olmasından dolayı ayakkabıların çabuk yıprandığı fikrine kapılanlar olabilir. Aynı şeyi düşünüyorum. Ancak 1. Timberland üründe kullanım hatası olduğunu belirtmedi, 2. Eşim şu ana kadar (en sevdiği marka) Merrell ve (daha az sevdiği) Karimor'un herhangi bir ürününü tabanından zedeleyemedi, en fazla kumaşına zarar gelmiştir, 3. Taban bu yahu, taban... Bu kadar kısa sürede nasıl şehirde dolanarak su geçirecek hale gelebilir ki...

Yetişkin kadınlığımın kuaför maceralarından en tuhafı şudur:

Bir gün saçlarımı fönletirken acele tarafından da ellerime bi çeki düzen versinler istedim. Manikür vs.ye girecek vaktim yoktu, sadece oje sürdürmek istiyordum. Kuafördeki kızlar kırmızı bir şişe çıkardılar. İçinde incecik kıl gibi bir fırçası vardı. "Bundan da ister misiniz" dediler... "Yok ben french istiyorum" dedim, ya da onun  gibi bişey... Kırmızı şişeyle alakam olamazdı yani. "Bazı müşteriler istiyor" diye anlatmaya başladılar. Efendim, bazen manikür sonrası tazecik kesilmiş etleriniz kızarır ya. Hatta bazen kanar. İşte manikür yaptırmadan, sadece tırnak dibindeki etlere bunu sürdürenler oluyormuş. Önce oje, sonra bu. Böylece, yeni manikür yapılmış etkisi veriyorlarmış. Tırnak diplerinde... Kırmızı kırmızı... Ojeler özellikle french iken... 

Kadınlara akıl sır erdirmek mümkün değil, orası kesin :)



Bir önceki yazıyı kaldırdım. Sildim. Eğer gelmek isteyen birileri varsa, evrene yanlış bir mesaj göndermek istemem. Hatta kapımızın ardına kadar açık olduğunu söylemem daha uygun olacaktır...

Akşama eşimle randevulaştım, sinema gecesi yapacağız. Life of Pi, hedefimiz. Tayland'da filleri tüm gün ormanda sürüp nehirde yıkadıktan, maymunları plajda elimle besledikten ve kocaman kaplanlara dokunabildikten sonra, her türlü vahşi hayvan beni inanılmaz heyecanlandırmaya başladı. Kendimi tam bir orman çocuğu gibi hissediyorum ve bütün hayvanları yakından göreceğim günlerin hayaliyle yaşıyorum. Sadece hayal de olsa, türlü tuhaf hayvancağızla kaynaştığımı, onlarla arkadaş olduğumu, günümü onların ihtiyaçlarını karşılayıp sırtlarında gezerek geçirdiğimi tahayyül ediyorum. İçim kıpır kıpır oluyor.

Merak ve çocuksu heyecan. Bu iki duygu insanı ne kadar da yeniliyor. Ve onlar olmazsa, ben olmam gibime geliyor. Bir de neşe :)

Hepinize bol neşeli cumalar :D

İzleyiciler