alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merhaba,
Bir ürün alırken internetteki yorumlarını okur, tatile gitmeden tripadvisor'a bakar, instagram'da gideceğim yerin fotoğraflarını inceler, ilham alırım. Böyle olunca yaşadığım kötü tecrübeleri de iyi tecrübeleri de kendime saklamak bana saçma gelir oldu, sadece okuyan taraf olmak istemediğimi farkettim. Bunlardan biri de en son Timberland ve Deriden ile yaşadığımız tecrübe...

Kadıköy Deriden'den 2011 sonlarında yani kış sezonunun başında eşime bir çift bot aldık. Fiyatı 250 - 300 tl arası birşeydi yani sezonun ilk fiyatı mıydı, yoksa indirimli bir ürün müydü, pek hatırlamıyorum. Zaten bu da beni ilgilendirmiyor. Eşim rehber olduğu için bazen topuğunda ağrılar oluyor, buna istinaden farklı tiplerde botlar- ayakkabılar denemesini istiyordum. O genelde outdoor ayakkabılar giyer, Karrimor, Merrell gibi markaları tercih eder. Ben de outdoor ayakkabıların şehirde giymek için fazla ağır olduğunu, hafif rahat bir kışlık şehir botunun onu daha rahat ettireceğini savunuyordum.

Deriden'e o gün girdiğimizde aklımızda bir bot alma fikri yoktu. Ama bu Timberland botun hafifliği hakikaten bizi etkiledi. Çok da rahattı, o yüzden kaçırmak istemedik ve aldık.

Üzerinden yaklaşık 1 seneden biraz fazla geçtiğinde, yani 2012 sonlarında eşimin botu sıkı bir yağmurda su aldı. Artık ayakkabıcıların "Aaa ama bu deri, su geçirir" lafına alıştığımızdan botun üstünü kontrol ettik. Çünkü kapkalın botları, kadın çizmelerini çölde giymek üzere yapıyorlar son yıllarda!!! Marmara Bölgesi hep yağar, yağmıştır, ama ülkemizde bu şartlar yokmuş gibi yaşamamız gerekiyor(muş). İlginçtir ki, çocukken annemin kendisine aldığı "deri" botlar asla su geçirmezdi, her türlü hava koşulunda - araba yok, otobüs ve yaya olma durumu var- bilmem kaç sene giyer ya da bizim giydiğimiz botlar için "Taş gibi bot, hiçbir şey olmadı, küçüldüler vallahi" derdi... Dizimize kadar kara batardık. Belllllki parmak ucumuz biraz ıslanırdı, 4 saatlik kartopu sonunda...

Neyse eşimin botunun üst kısımdan su almadığını anladık. Çünkü bot kenarındaki kauçukları aşan bir suya girmemişti. Ama yine de su alıyordu. Ayrıca birkaç sefer su geçirmez spreyle üstünü izole edip giydi ve içimin nasıl acıdığını siz tahmin edin, şıpır şıpır ayaklarla eve döndü :(  Bir "bot" nasıl tabanından su alır, çok merak ettik ve Kadıköy Deriden'e götürdük.

Bizden fatura istediler. Üzerinden 1 küsür yıl geçmiş bot için. Yanında koca koca Timberland yazan botlar için. Bu ürünü ister sizden almış olalım, ister başka bir yerden, sonuçta Türkiye için merkezi bir yere gönderip test ettirmiyor musunuz... Diyelim ki oradan değişim kararı çıktı, o zaman fatura istenmesi daha makul değil mi.. Her neyse bizi evimize gönderdiler ve botu o gün almadılar.

Sonra biz Suadiye Timberland'e gittik; başka bir gün, öylesine ve yanımızda bot olmadan. Bize her türlü yardımcı olacaklarını, gerekirse botu kendilerine götürebileceğimizi söylediler. Fatura vs. hiçbir şeye gerek yokmuş. Tabii olsa iyi de olurmuş ama zorunlu değilmiş. Satışı kim yaptı, Deriden. Kim sahip çıkıyor, Suadiye Timberland.

Neyse eşim sabırlı bir insan olduğu için tekrar Kadıköy Deriden'e gitmiş. Başka bir görevli, başka bir gün. Faturasını kutudaki barkoddan bulmuşlar. Eşimin de hiç de bunun için ısrar ettiğini sanmıyorum. Muhtemelen farklı bir çalışan farklı bir davranış... İlk seferinde botu almayan mağaza, bu sefer lütfedip faturamızı "sistemlerinde" buluyor ve teslim alıyor. Biz de kullanım hatası vs çıkar muhtemelen, Timberland bir botun tabanından su alması için bir neden olamaz falan diye sonucu beklemeye başladık.

Efendim sonuç şu çıktı: Evet bot tabanından su alıyor. Kullanım hatası yok. Bot eğer alındıktan 12 ay içerisinde tabanından su alsaydı, geri alıp yeni bot vereceklermiş. Ancak 12 ayı bir miktar (3 ay, az değil lütfen) geçtiği için botu tamir bile etmiyorlar. Bize aynen iade etmek üzere haber verdiler. Ki biz değiştirme derdinde bile değiliz, yeter ki yepyeni bot İstanbul'un ortalama kış şartlarında, az bir yağmurda falan bile giyilebilir hale getirilsin tekrar.

Yani bana göre Timberland şunu demiş oluyor: Evet arkadaşım, benim botum tabanından su alır. Bunu kabul ediyorum. İlk 12 ay içerisinde bunu yaşarsanız, ürünü geri alırım. Ama 12 aydan sonra bunu yaşarsanız, beni ilgilendirmez. Ürünümü alıp, nereye giderseniz gidin. İsterseniz sokağınızın köşesindeki ayakkabıcıya kafanıza göre tamir ettirin, isterseniz altına poşet takın. None of my business...

Kusura bakmasınlar ama, şu şartlar altında Timberland'den alacağımız bir ürünü 2-3 ya da 3-4 sene giyemeyebileceğimizi anladık. Deriden'de de kötü muamele görebileceğimizi öğrendik. Bu durumda, neden bu markaları tekrar tercih edelim... Neden kendimizi riske atıp tekrar aynı markalara güvenelim...

Bizim de yaşadığımız budur efendim...

Not: Eşimin rehber olmasından dolayı ayakkabıların çabuk yıprandığı fikrine kapılanlar olabilir. Aynı şeyi düşünüyorum. Ancak 1. Timberland üründe kullanım hatası olduğunu belirtmedi, 2. Eşim şu ana kadar (en sevdiği marka) Merrell ve (daha az sevdiği) Karimor'un herhangi bir ürününü tabanından zedeleyemedi, en fazla kumaşına zarar gelmiştir, 3. Taban bu yahu, taban... Bu kadar kısa sürede nasıl şehirde dolanarak su geçirecek hale gelebilir ki...

Bu kış uzun saçlarla başım beladaydı. Yani uzun saçlarla ne zaman başım belada değil ki zaten benim. Neyse, eskiden olsa gider kestirirdim. Ama şimdi hem uzun saçı seviyorum hem de eşim kısa saçtan hoşlanmıyor, bir itiraz bir itiraz. Gerçi benim de şöööyle bir taraftan öbür tarafa saçları savurmak pek hoşuma gidiyor artık. Bu yaz da örgüler moda, kısaltmamak farz oldu iyice.

Tabi saçlardan kışın sıkılmanın sebebi nedir; soğuk havalarda sık yıkanamayan saçların yağlanması vs. Sabah çok erken çıktığım için ve servisler felaket soğuk olduğu için sabah yıkamak zor oluyor. Eh kış modunda akşamları da insanın içinden gelmezse iş uzuyor da uzuyor. 

Bir de uzun saçlıysam artık öyle davranmam gerektiğini kabul ettim. Bu saça bakılmazsa olmuyor arkadaş. İşte o vakit dedim ki ben 1,5 günden sonra saçlarımın yapışıp kalmasını istemiyorum. Roma biletini aldığımızda farkettiğim bir şey de, seyahatlerde gündüz çok gezersem genelde leşimin çıktığı ve akşam suratıma bakılacak halimin kalmadığıydı. Özellikle de saçlarımın. Şöyle bir diplerini havalandırıp tazelenmenin mümkün olduğunu öğrendiğimde "Hemen denemeliyim" dedim ve gerçekten çok memnunum şu an :)

Benim aldığım John Frieda'nın Volume Refresher denen ancak arkasındaki Türkçe çeviriye baktığınızda Kuru Şampuan olarak açıklanmış ürün oldu:


Güzel kokuyor, saçtaki yağı alıyor, hacim veriyor. Eğer güzelce uygular ve üzerine de üşenmez düzleştiriciyle düzeltirseniz, saç yesyeni fönlenmiş gibi oluyor. (Bkz, sevgili ofis arkadaşlarımın yorumları) Ancak dikkat edilmesi gereken birşey var, her sıkımdan önce iyice çalkalamak gerekiyor. Yoksa şişedeki pudrayı son kullanımdan çok önce bitirmiş oluyorsunuz. Bir de parfümünü saymazsak kimyasal kokusu ile sabahları ilk solumak istediğiniz şey olmayabilir. Yine de denedim ve beğendim diyorum.

Bir de Sephora çok satanları arasında bulunan ve (belki de kendi ürünleri olduğu için) satıcı kız tarafından çok övülen ancak o sırada ellerinde olmayan kuru şampuan var. Eğer rastlarsam bunu da denemek isterim. Bir de tabii, mümkünse bitkisel bir ürün arayacağım.

Anlayacağınız kuru şampuana artık dolabımda her daim yer var.

Hepinize şimdiden iyi tatiller diliyorum :)

27 Ocak 2013 tarihli edit : Sephora'nın çok övülen kuru şampuanını da geçen ay denedim. John Frieda'nın yanında yaklaşamadı performansı. Şişe zaten ufak, hemen bitti. Yani neredeyse bir sıkımda bitirecektim :P Pek de öyle yağları yoketmedi. Benimle değilsın Sephora kuru şampuan...


Bundan böyle ne aldım ne almadım, neyi beğendim buraya yazacağım arkadaş. Bir ürünü almadan önce direk internete bakan biri olarak biraz da borçluyum sanki. Ayrıca son aylarda kendimi alışverişe biraz fazla kaptırdığımdan, anlatacak şey bulmuş oluyorum direk, kuş taş filam :)

Şuradaki ilk cihazı hatırlayanlarınız vardır belki. Temmuz gibi iPhonemania'ya kapılıp koşa koşa almıştım. Malumunuz, müzik büyük zevk. Tembelliğim yüzünden bi ses çıkış teknolojisi edinememiş, yıllarca kulaklık & laptop hoparlörüne talim etmiştim.

Neyse, o ilk cihazı Teknosa'daki çocuk 'Aman acele etmeyin, bi araştırın' dediği halde aldım. Ki bizim evde araştırmadan alanı dövüyorum. Demek ki zavallı kocam, haybeye çenemi çekmiş. Neyse ona da başka bir yazımda anlatacağım harika bişi aldık da, vicdanım sızıldamıyor.

Eve götürdüm yukardaki cihazı ve dakika 5, pişman oldum. Yani bu hoparlörü ancak kucağınızda bebeniz gibi taşırsanız memnun olabilirsiniz. Tekrarlıyorum, kumandası yok! Philips arge yaparken ne düşünüyordu bilmem, herhalde bunu ofis masamızda kullanacağımızı, zaten home ofis çalıştığımızı, elimizin hep altında olacağını hayal etmiş olabilir. Ancak ben evde koltukta oturur ve radyomu dinlerken, müziği biraz fazla kez değiştirmeyi seviyorum. Genelde. Alet aynen kutusuna kondu ve ertesi gün topuklar p.op.oya vurarak Teknosa'ya koşuldu.

Capitol Teknosa'ya gidip, iadeci arkadaşın kuyruğunda bir miktar çile çektikten sonra, sorunumu hiç kıvırtmadan söyledim: "Bunun kumandası yok, ben anlamamıştım, kullanamıyorum." Sağolsunlar, hiç sorun çıkarmadan, paketin içindekileri şöyle bir kontrol ettiler. Ki biliyorsunuzdur, Teknosa artık sattığı ürünlerin paketine birkaç sticker yapıştırıyor, böylece o sticker'ı açtıktan sonra "ben vazgeçtim" deme hakkınız ortadan kalkıyor. Bunu da size bellettiriyorlar ki, millet habire bişeyleri eve götürüp deneyip "müşteriyim, haklıyım" yapmasın.

Neyse bana hediye çeki verdiler. Ki amacıma zaten uygundu. Gittim, yine Philips'in bir üst modeli olan DS3500/12'yi aldım. Arada fiyat farkı var ama kesinlikle değer! Artık Bluetooth üzerinden hoparlörü kullanabiliyorum. Yani elimde iPhone, kanalları değiştirir sesi açar kısarken, uzaktaki hoparlör sesi veriyor. Harika bişey :) Yeni aldığımın iPad uyumlu olması da cabası, yani kim bilebilir belki havadan iPad düşer kafama da buna takarım :P

Bu küçücük alet sayesinde eve arkadaşlar geldiğinde ufak bir parti havası yakalayabiliyoruz. Masada monopoly oynarken, misafir gelen arkadaşlarım "Aaa bende şu şarkı vardı" diyerek cihaza bağlanıp çalabiliyorlar. Boyundan büyük sesi var, güzel kaliteli, biraz açınca öyle hemen tıslamaya pıslamaya başlamıyor. E iPhone'u gayet hızlı şarj ediyor. Bilgisayardan da ses çıkışı olarak kullanılabiliyor ama bende nefretlik Vista olduğu için bir türlü buluşturamadım ikisini.

İlgilenenlere tecrübelerimden bir kuple sunmak istedim. Sevgiler...

Holdeki portmantomuzdan kurtulmak istiyorum. Kurtulmak ve yerine daha hafif, daha minik bişeyler koymak. Buna bir süredir kafayı taktım ama sürekli masraf çıkarmamak adına da arada unutmaya çalışıyorum. Unutuyorum, unutuyorum, geri geliyor :P

Portmantoyu ufaltırsak yerine ancak günlük ayakkabıları ve birkaç ufak mont asılabilecek bir çözüm bulmak lazım. Çıkacak fazla ayakkabıları da arka taraflarda bir yere almak.


Şuna bayıldım. Bütün "yeniden düşünme" sürecini başlatan da bu ayakkabı "atlı karıncası" oldu. Ayakkabıları buraya aktarırsam portmantodan kurtulurum, ondan kurtulursam daaa... Mmmh yerine neler neler alırım :P

Tam 48 çift alan bu ayakkabılığı hem arka tarafta dikecek kapalı bir balkonum, hem de balkonda yerim var. Balkon öyle her gün girdiğimiz bir yer değil, ama elektrik süpürgesi, kurutma makinası, başka ayakkabılar ve lanet olasıca dev ayakkabı kutuları, işte birkaç kova falan var. Ancaaak, şu da belli bişey ki tozlanmış ayakkabıdan hayır gelmez. Bu zımbırtının üzerinde duran ayakkabı herhalde 3 günde 1 parmak toz biriktirir. Bir şekilde üzerine bir kılıf bi bişey uydurmak lazım. Böyle dev fermuarlı gibi bişey. Tabii ürün dayanıklı mıdır, 8-10 çiftten sonra devrilir mi (zeminle tavan arasına sıkıştırılarak kullanılıyor zira) bunlar da merak ettiğim şeyler...

Sizin de fikrinizi de alayım dedim ey okuyucular, böyle bişey alıp da sonradan bin pişman olur muyum? Nasıl toza engel olabilirim? Nedir bu ayakkabıları saklamanın yöntemi alaaşkına? :)

Herkese sevgiler... Yorumlarınızı bekliyorum.

Not: Öykücü senin de ayakkabı serini heyecan ve ihtirasla okumaktayım :)
Heyo heyo heyooo! Öncelikle heyo, evet. Heheh. Eşya olayı halloldu. Tabi bir konuyu bölümler halinde yazmazsam olmaz, o yüzden işte karşınızda "Sessizken Oturdum Mu Sandınız Cicim, Evi Kaldırıp Kopardım" bölüm 1 :D

Geçici olarak yanımızda kalan kardeşim Mart ayında aniden eve çıkmaya karar verdi. Bekarlık koltuklarımı ve kimi eşyalarımı ona vermeyi planladığımdan taşınma işimiz bayağı yorucu geçti. Daha önce yazmıştım, evlilik telaşına bir de mobilya alışverişi sıkıştırmak istememiştim. Ayrıca bekarlık eşyalarım da iyi durumdaydı. O yüzden evlenince mobilya almadım.

Fakat bu alınmayan ama lazım olan şeyler insanın kafasını meşgul ediyor. Yemek masası örneğin. Neyse kardeşim de tesadüf burada işe başlayıp eve eşya gerekince, herşey yerine oturdu. Koltukları, televizyonluğu, tencere tabak aklınıza ne gelirse verebileceklerimi kardeşime verdim. Aman ne ferahladım heheh. O da neredeyse hiç eşya masrafı yapmadı. Beyaz eşyalar dışında :P Ama bu sefer de evde bize oturacak yer kalmadı :) Ben de eşimin temelli dönüşünü bekleyemeyeceğimi farkettim ve uzun zamandır planladığım işlere koyuldum, iyi ki de yaz gelmeden buna biraz da mecbur olmuşum. 2 senedir kafamızı meşgul eden eşya işi sonunda halloldu.

Kardeşimin taşınmasının ardından kendimi Ikea'ya attım. Dön dolaş, gez bak, 2 senedir öyle çok da hoşumuza giden mobilyayı bulduğumuzu söyleyemeyeceğim. Bir de tabi kedi dostu koltuk almak durumunda olduğumuz artık belli olmuştu: Kedimiz koltukları tırmalıyor,oraya buraya atlıyor, çok çok pahalı bişeyler almayacağımız artık netleşmişti. Ve kılıfı (ucuza) değişen koltuklar almaya karar verdik.

Şubat sonu - Mart başı yağmurlu bir Cumartesi günü kahvemi koydum, yeni klasik müzik cdlerimi açtım ve mimar arkadaşımızın çizdiği planları buldum. Arkadaşım zamanında tüm odalarımızı ölçmüş, bilgisayar ortamına aktarıp planını çıkarmış ve türlü çeşit eşya yerleşim kombinasyonları önermişti. İçlerinden en hoşuma gideni seçtim. Ve seçtiğim yerleşimin aslında istediğim koltuklarla mümkün olabileceğini farkettim. Bizim salon biraz ufak arkadaşlar. Bir de balkon kapısının önüne eşya koyamıyorduk. Fakat ölçtüm biçtim ve orayı kullanmayı başardım.

Sonra alacağım eşyaların yerleşimini gözümde canlandırabilmek için yerlere kağıt bantlar yapıştırdım. Her şeyin yerini değiştirdiğim için bu biraz mecburi oldu. Koltuğu buraya koydum, kapı açılıyor mu, bakalım buradan pencereden ne görünüyor? Sehpa ile dizlerim arasında yeterli mesafe var mı? Evde bir akış var mı? Bunların hiçbirini evlilik öncesi alelacele yapamazdım, emin olun.

Tabii Ikea'nın şöyle bir güzelliği oluyor: Internette gördüğünüz ölçünün son ürün olarak evinize gelecek ürünle aynı olacağından emin oluyorsunuz. Veya rengin ya da tonun. Gıcık Modoko'da böyle bir garanti yok, ölçüyle mobilya yaptırsanız bile... Neyse internet ve katalog yardımıyla yerleşimi oluşturdum. Uzun süredir Ikea ürünlerinin review'larının yapıldığı Amerikan sitelerini inceliyordum: Hangi masanın cilası aslında ıslanınca kalkıyor, hangi koltukta hangi kumaş en kullanışlı, cat-friendly ürünler nelerdir, genel olarak beğenilmeyen ya da tutan ürünler hangileri? Gibi.

Kardeşim eve çıkmadan bir süre yerde o bantlarla yaşadık, fikre iyice alıştık. Sonra taşınma günü ben verebileceğim en iyi durumda olan ve onun evine sığan (tabii orada da bir temizlik, ölçme biçme süreci yaşandı, annecim çok yoruldu) ve istediği her şeyi evden çıkardım.

Ertesi haftasonu Ikea'da 2 kişinin (kardeşim ve ben) sürebileceği en uzun eşya trenini yarattık. Tren için bir sonraki yazı diyorum ve herkese sevgilerimi gönderiyorum
But a very bad one!!! The movie "Homo Erectus" sucks!!!

Bunu enternasyonel olarak algılanabilen bir dilde yazdığım iyi oldu. Belki biri bir gün görür de film kariyerini sonlandırır.

Bugün çok salakça bişey yaptım. Bir göz kapatıcı ile bir pudraya kucak dolusu para verdim. Ama gerçekten yanlışlıkla oldu. Fiyatını sormadan kasaya gitmiş bulundum, sonra da yiğitliğe toz kondurmamak için aldım çıktım.

İçime oturdu tabii. Ben bişey pahalıysa ondan soğurum: Pudramdan şu an nefret ediyorum. O paraya şimdi kocamla ben GS-Panathinaikos maçına bilet aldık iki kişi. Gözüm döndü bu aralar. Tutamıyorum kendimi.

Alışveriş merkezlerinden nefret ediyorum!!!

İzleyiciler