Ailem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ailem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haftaya sürekli bahsedilen ama kendi başıma bu kadar erken gelmesini hiç ummadığım bir hamilelik sendromu ile girdim: Uykusuzluk ve aşırı yorgunluk. Özellikle yorgunluktan kaynaklı uykusuzluk tam bir kombo yaparak beni iyice sinir etti. Sonra da sinirden uyuyamaz oldum  :P

Aşırı yorgunluğu ilk kez şöyle farkettim: Bir şirket aktivitesinde, uzun zamandır müşteride olduğum için göremediğim arkadaşlarımı görünce, tam bir sosyal kelebek gibi oradan oraya uçtum. Hep ayakta herkesle muhabbet edeyim derken, birileri uyardı, 2 çocuğu olan bir arkadaş; sen artık otur diye... Ama kendimi gayet iyi hissediyordum. "Sonra çıkar acısı" dedi ve dediğinde de yanılmamış. Akşam eve gidip, bir de sabah kahvaltısına misafirlerim olduğu için hazırlık yapayım diye geç saate kadar oturunca, yatağa gittiğimde artık uyuyamayacak kadar yorgundum. Oraya dönüyorum, buraya dönüyorum, mümkünatı yok. Mıyır mıyır yattığım yerde sesler çıkarmaya başlayınca eşim uyandı, uyuyamıyorum, ayaklarım sanırım, çok ağrıyor dedim. O biraz ovarken, ben de hafifçe yükseğe ayaklarımı atar atmaz uyuyakalmışım.

Nitekim hep sol yanıma yatıyorum. Ki sevdiğim uyku pozisyonudur. Hem de bacaklarımın arasına yastık koyuyorum. Bu da 1 senedir yaptığım bir şey, dizlerimden sakatlanınca çok iyi gelmişti. Ama bu vaziyetteyken bir de ayaklarımı havaya kaldırabilmek istiyorum :P Tabii ki omurgamın elinden gelmeyecek bir şey bu. Öyle uyuyamayınca bu sefer çok da önerilmeyen sırt üstü yatışa geçip, ayaklarımın altına yastık alıyorum. Cık. Tekrar sola dönüyorum. Bu sefer de öne devriliyorum ve karnım sıkışıyor. Eyvah bebek mi sıkıştı diye bir heyecanlanıyorum :P

Velhasıl kelam, acaba bu hamile yastıkları işe yarar mı diye düşünmeye başladım. Çünkü uykusuzluk ayrı, bir de sabahları uyanamayıp işe geç kalır oldum. Eh o zaman da koştur koştur işe geliyorum, şu an çok ağır olmasam da gene hopçikten zıplamalar rahatsız eder oldu. Nefesim de artık daha çabuk kesiliyor...

Sizlerin yastıklarla ve uykuyla tecrübeleriniz nasıldı? Baktım, hamile yastıkları pek öyle ucuz değil, evde de çok yer tutacak. Yatırım yapmadan önce fikir almak çok faydalı olacak...

Yavaş yavaş diğer ihtiyaçları da ağırlaşmadan halletmek istiyorum. Bebekle alakası yok ama, evdeki perdeleri yaptırmam gerekiyor ve kornişler takılacak. Ardından mobilyacıya gitmeliyiz. Sorun şu ki, seçtiğimiz bebek mobilyası, odadaki tekli yatak dururken oraya sığmıyor. Belki bebeğin yatağını sonradan yaptıralım, önce gardrobu alalım diyebiliriz. Ama insan da ilk çocuğunun odasını tamamlayıp şöyle bir görmek istiyor yani :/

Bir yandan da ben bebişin yatak odasında yanımıza yatması için bir park yatak istiyorum. Aslında mobilyalı yatak pek kullanılmayacak bu hesapla ilk senesinde. Tabii ki ters köşe olmazsak, ille de odamda yatacam ben yea, demezse :) Dolayısıyla, sırf kendi gözüme güzel gözüksün diye bir bebek yatağı yaptırıyor da olabilirim :P

Sonra bebek arabası almak lazım. Hafta sonu Caddebostan sahilde birkaç model gözüme çarpmıştı, ama hamile kafası işte, eve döndüğümde isimlerini unuttum :) Artık not almadan gezmeyeceğim. Tabii milleti dikizlerken ne komik hallere düştüğümü siz tahmin edersiniz :) Bu arada önerilerinize de açığım :)

İsim konusu. Bence en zorlarından biri o. İnsan nasıl başka bir insan için tüm hayatında kullanacağı ismi seçebilir yaa... Bu bana düşündükçe çok uçuk geliyor. Sonra o insan evladı hakkında her ama her kararı bizim vereceğimizi düşündükçe, olay daha da kopuyor... Sanırım anne-babalığın nasıl birşey olacağına dair idrakım bayağı arkadan geliyor!!!

İş yoğunluğu bir tık ama çok değil sadece bir tık azaldı. Ancak ben artık daha çok yorulduğumdan, "32. haftaya daha çok var, 37'ye daha da çok var, işten ne zaman kurtulucam ben" tripleri yaşamaya başladım bile... Bakalım hamileliğimin ilk zamanlarına göre bundan sonra zaman nasıl bir hızda akacak..

Güzel olan şeylerden biri, annem burada, kayınvalidem de buradaydı. En azından haftada birkaç kez yemek derdi olmadan işten çıktığım oldu. Anneme yemek siparişi bile verdim bu akşam için :) Yuppili, lahana sarması yiyeceğiimmm! Teyzemin ördüğü şeyleri annem bu sefer yanında getirdi. Bebek için neler neler örmüş kadıncağız ya, hangisini hangi ara giydireceğim şaşırdım.

Kızım artık karnımda çılgınlar gibi tepiniyor :) Çoğunlukla artık dışarıdan da izleyebiliyorum hareketlerini. Hele ki şeker yüklemesi tam bir maceraydı. Tüm gece + sabah aç kalıp, birden şekerli suyu içince, karnımdan resmen fırlayacak gibi oldu bebecik. Dışarıdan videoya bile çektim. Neyse ki diyabetim yokmuş. Hiç çekilecek şey değil insanın canı bir sürü şey isterken doğrusu, gebelik diyabeti yaşayanlara Allah kolaylık versin :(

Hala doğum için hastane / doktor seçemedim. Kendiminkini değiştireceğim diye diye doğuma gireceğim bu gidişle. Bu hafta sonu yapılacak işler listesinde bir de doktor ziyareti olsun bakalım...

Böyleyken böyle sevgili blog dünyası. Bir mucizeye şahit oluyorum. Hayatım baştan sonra tamamiyle değişecek. Ancak sanmıyorum ki bu değişimin boyutlarını henüz idrak edebilmiş olalım :)
Yaklaşık 3 hafta önce tutmaya başladığım notlarımı hızlıca sizinle de paylaşmak istedim. Elimdekilerin tümünü yayınlayınca "kasetten canlı" yerine canlı yayına geçebiliriz diye düşünüyorum :)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Zaman gerçekten hızlı geçiyor. Ama bazen de hiç geçmiyor :) Neredeyse 3 aylık olduğumu düşününce, "vay" diyorum, bu sürekli önüme koyduğum "tehlikeli zamanlar bitsin de bi" eşiğine çok yaklaştım. Ama tabii ben kendimi bilirim. O bitince önüme başka bir eşik koyacağım, zaten doktorumun dediği gibi, "bundan sonrası hep beklemek"..

Geçen haftaları şöyle bir özetlersem... Temmuz'da Bodrum'daydım. Sabırsız ve aceleci bir insan olduğum için, bebek konusunda "hadi" dedikten sonra, sadece birkaç deneme bile, bende "hah şimdi bi de tedavi mi göreceğiz" hissi yaratmıştı. Ama bir yandan da yaşım gereği (34) olayın her yola girebileceğini düşünerek, etrafımda pek kimseye de planlarımızdan bahsetmemiştim. Neme lazım, eğer tedavi yolu görünürse, en azından zaman kazanacağımı düşünüyordum. Ama işte, tatlı bir can sıkıntısı içerisinde, kuzenimle denizde yüzerken, ona endişelerimden bahsettim. Bizi neyin beklediğini bilmiyorduk ve ne kadar süreceğini bilememek beni endişelendiriyordu. Hah işte, ben o sırada zaten hamileymişim.

Tabii bunu bilmek için henüz çok erkendi, ve ben kaçamaklarla dolu bir Bodrum (nasıl oluyorsa o :P ) tatili geçirmekteydim. Bolca bira, midye dolmalar ve sigara püfürdetmeler. Yine de bir an için şüphelendim! Zira 3 senedir gittiğimiz Bodrum'da 3 senedir aynı olan bizim kafedeki o hamburger, bu sefer benim aklımı başımdan alıyordu. Bir kez aklıma düşerse de yemek zorundaydım, ötesi yoktu! Ki bu benim için hiç de normal bir yeme stili değildir...

Neyse Bodrum'dan döndüm, sonra bayram geçti. Gene bir uyku ve yeme hali. Evdeyim ve yalnızım. 4 gün kadar geciktim ama hala ihtimal vermiyor üstüne bir de kendimi acayip enerjik hissediyorum. Kalktım, koşuya çıktım. Maksat gecikmeye bir hal çaresi bulmak. Bir de Allahım nasıl koşuyorum benim için normal değil. Herhalde Bodrum'da nefesim açıldı falan diyorum. Sonra bir de arabayı vurdum aynı gece. Baktım bu enerji hali ve koşmalarla olacak gibi değil, zira enerji patlamasıyla arabayı vurmuş sayılırım, bir test aldım. Hani derler ya, silik çizgiye de dikkat edin falan, alakası yok, 3 saniye içinde kocca pembe çizgi marker'la çizilmiş gibi çıktı diğerinin yanında.

1-2 gün geçti, hala eşime nasıl söyleyeceğimi bulamamıştım. Çok neşeli ama bir yandan da rahatlamış hissediyordum. E bu yaşta vücudum yüzümü kara çıkarmamıştı :P Sonunda dayanamadım, telefondan testin fotoğrafını yollayıverdim, erken evlilik yıldönümü hediyesi olarak. Eşimin tepkisini unutamayacağım, telefonda şok, şaşkınlık ve gözyaşları ile kalakaldı. 

Neyse ben nereden duyduysam hemen bir doktora gitmem gerektiğini düşünüyordum, belki de bekleyebilirmişim biraz daha. Kalktım o haftasonuna bir randevu aldım. Tabii kuzenlerim, arkadaşlarıma da çaktırmadan doktor ismi soruyordum, kendi doktorumdan (kadın) pek memnun değildim. Rasgele seçtiğim bir hekime giderim, sonra duruma bakarız diyordum. Adam da doçent çıkmaz mı... O konular sonra.

Doktora gideceğim sabah hafif bir renkli "spotting" yaşadım. Ben o kadar cahilim ki o sırada, "aa herhalde normal bişey bu" falan diyorum. Sonra gittim doktora, işte daha erken aslında, ama bir bakalım, bişey görebilecek miyiz dedi. Netekim o aşamada sadece gebelik kesesini gördü. İçinde henüz bişey yoktu. Böyle olunca, eh tamam hamilesin kan testine gerek yok ama, içerde bebek görene kadar da tam bir şey söyleyemiyorum deyiverdi. Renkli zımbırtıyı da ne kadar hafif olursa olsun düşük tehdidi olarak algıladıklarını, o yüzden 2 gün yatmam gerektiğini, devam etmezse işe gidebileceğimi söyleyince, ben daha iyi haberi kimseyle paylaşamadan beklemelere başladım.

Evde yatmak çok sıkıcıydı tabii. Güzel haberi kimselerle paylaşamıyordum çünkü ne olacağını bilmiyordum. Yattım, döndüm yuvarlandım. Tabii bir yandan da içten içe seviniyorum, bebeğim olacak, bu "spotting"in devamı da olmayacak şeklinde tatlı bir pozitif düşünce balonu.

Neyse ki o birkaç damlanın devamı gelmedi. Eşim bir hafta daha yoktu, The Bing Bang Theory’e sardım ben. Tam 3 sezon üstüste, çok iyi geldi. Peşi sıra da bir sezon Project Runway. Ah o Tim Gunn’ın “Make it work!” deyişi, benim için tam bir terapi.

Devamı gelecek...

Bir önceki yazıyı kaldırdım. Sildim. Eğer gelmek isteyen birileri varsa, evrene yanlış bir mesaj göndermek istemem. Hatta kapımızın ardına kadar açık olduğunu söylemem daha uygun olacaktır...

Akşama eşimle randevulaştım, sinema gecesi yapacağız. Life of Pi, hedefimiz. Tayland'da filleri tüm gün ormanda sürüp nehirde yıkadıktan, maymunları plajda elimle besledikten ve kocaman kaplanlara dokunabildikten sonra, her türlü vahşi hayvan beni inanılmaz heyecanlandırmaya başladı. Kendimi tam bir orman çocuğu gibi hissediyorum ve bütün hayvanları yakından göreceğim günlerin hayaliyle yaşıyorum. Sadece hayal de olsa, türlü tuhaf hayvancağızla kaynaştığımı, onlarla arkadaş olduğumu, günümü onların ihtiyaçlarını karşılayıp sırtlarında gezerek geçirdiğimi tahayyül ediyorum. İçim kıpır kıpır oluyor.

Merak ve çocuksu heyecan. Bu iki duygu insanı ne kadar da yeniliyor. Ve onlar olmazsa, ben olmam gibime geliyor. Bir de neşe :)

Hepinize bol neşeli cumalar :D













Yeni yıla eşimin ailesi ile İskenderun'da girdik. Bu yıl ne Aralık başındaki doğum günümü ne de yeni yılın gelişini idrak edebildim. Doğum günümde kendime bir uçak bileti hediye ettim . (Kasım'da aldığım bir çift çizme ve şimdi ne olduklarını hatırlayamadığım ama kesinlikle doğum günüm olduğu için para harcama izni kullanarak aldığım bazı kıyafetler dışında) 6 aylığına evimizden uzakta olacak eşimin yanına ilk kez gitmek için aldım bileti. Gidişim stresli oldu, hava kötüydü. Yine de bir haftasonu için de olsa birlikte olabilmek çok iyi geldi. Onun yeni "bekar" evinde, kaçamak gibi...

Yılbaşı içinse bu sefer eşimin memleketinde buluştuk. Kayınvalidemler sağolsunlar, bizi çok rahat ettirdiler. 31 Aralık günü, çarşıda gezerken meşhur Petek Pastanesi'nde bir şeyler içmeye karar verdik. Ancak pastaneye gittiğimizde, o gün servisin yapılmadığını gördük. Çünkü tüm pastane, yılbaşı pastalarıyla doluydu!

Her masanın üzeri, her dolabın içi, birbirinden farklı ve rengarenk pastalarla dolmuş taşmıştı. Ben tabii ki çıldırdım. Kelimenin tam anlamıyla kendimi kaybettim. Dakikalarca oradan oraya koşturduktan sonra, nefes alıp fotoğraf çekmeye karar verdim. Her zamanki gibi hazırlıksızdım o yüzden yine cep telefonuna talim etmek zorunda kaldım. Sanırım o an, yeni bir yıla giriyor olmanın heyecanını kısa bir süreliğine de olsa hissettim...

Ahh o pastalar. Evde büyük bir kutlama hazırlığı olmamasına rağmen dayanamayıp o güzellerden birini satın aldım. Eve onlardan biri yanımda olmadan dönmek istemedim çünkü... İyi ki de almışız, çocuklar da süslemelerine bayıldı ve gece sonunda çocuklar + ben tombala masasında elimizdeki birer şekerlemeyi kemiriyorduk...

Pastane çalışanlarına şakayla karışık falan değil, gayet ciddi, bize de öğretsenize bu işi dedim. Adamlar güldü, ahh hanımefendi keşke biz bir tanesini bile yapabilsek dediler. Meğer Petek Pastanesi'nin pasta ustalarından biri İstanbul biri Ankara'dan "transfer" edilmişler. İyi bir maaşa artı olarak ev kirası, cep telefonu ve faturası vs vs gibi ekstraları karşılanıyormuş. Çok zor ve özen isteyen bir iş dediler.

Sonraki günlerde de Petek Pastanesi'ne çeşitli ziyaretler yaptım. Birinde toplam 2 tabak karışık tatlıyı birden test etmeye çalıştım. Şöbiyet, fıstıklı sarma, kuru baklava, halep sarması... Gözlerim yuvalarından uğrayabilirdi ancak dedim ki kızım, an bu andır. Boşver kiloları. Tatlıların hepsi güzeldi. Özellikle halep sarması, hem ofiste hem de evde kapışıldı. Çevrede yaşayanlar mutlaka biliyorlardır ama ilk kez ziyaret edenler için, Petek Pastanesi'ni kesinlikle tavsiye ederim.

Not: Künefe için diğer yazıyı bekleyin...


Bambaşka bir yazı vardı aklımda. Ama tabii ki yine ve yine, olan ve biten, aktüel olan değil; arkasında bıraktığı duygusal tortu benim için daha ilgi çekici oldu. Yine ona odaklandım. Ve yine onu yazacağım :)

Nereden başlayacaktım, onu anlatayım önce: Meg Ryan gelmiş ya. Estetikleri kötü görünüyordu. Bu ameliyatların kadınları nelere dönüştürdüğünü düşünüyordum, Singapurlu bir arkadaşımın facebook sayfasını karıştırırken az önce, Meg Ryan'a baktıktan sonra. Fotolardaki Singapurlu kadınlar 45-50 arası, tamamen ütülenmiş gibiler bu fotolarda, yine de fotoların altındaki yorumlar "Botox'a ihtiyacım var" modunda, arkadaşım bir düğüne gitmiş orada çekilmiş.

Oradan aklıma Heidi Montag geldi. Bu kızcağız, bir TV karakteri. MTV'nin bir reality show'unda varolmuş, biraz müzik yapmayı denemiş biri. Bu kız da son günlerde geçirdiği seri estetik ameliyatlarla kendini bir nesneye dönüştürme çabası içinde; henüz 23 yaşında..

Kıza duyduğum tek ama tek samimiyet ismi yüzündendi, eskiden. Bunu düşündüm kafamda yazıyı çevirirken. Sonra işte orada, duygu alemlerine daldım...

Samimiyetim yarı adaş olduğumuz için belki de :) Adım Heidi değil, fakat neredeyse olacakmış. İşte burada babamın hikayesine geçiyoruz..

Babam genç bir oğlanken Heidi romanını okuduğunu anlatmıştı. Kitabı okumuş, tabii çok sevmiş. Aynı benim gibi, kızarmış peynir burnunda tütmüş. Sonra 18-19 yaşında, İsviçre'de yaşayan bir mektup arkadaşı olmuş. Arkadaşı babama Alpler'den bahseder, babam mektupları okur okur gözünde canlandırmaya çalışırmış. İşte o zaman karar vermiş; kızım olsun, Heidi gibi kırmızı yanaklı olsun, adı da Heidi olsun demiş.

Tabii babam aynı benim gibi bir hayalperest olduğundan, nüfus kanunu falan umurunda değilmiş. Yıllar sonra ben doğmuşum. Bilmiyorum babam gidip bir nüfus memuru ile adımın Heidi olması için didişti mi. Ama ben hep kırmızı yanaklıydım, hep komik takma isimlerim oldu, her takma isim sohbeti açıldığında da babam aynı Heidi gibi bir kız çocuğu dilediğini hep anlattı.

O yüzden şu an bence mükemmel bir isim taşısam da -egoya gel- Heidi ismi ile nedense hep bir duygusal bağım oldu. O gıcık kadından da şu güzelim anektodun başında o yüzden bahsettim.

Bu konu yıllar içerisinde ara ara yine karşıma çıktı. Birbirinden alakasız insanlar beni çizgi filmdekine benzettiler. Hiçbir şeyden haberi olmayan eski patronum, şu an kendisine olan kızgınlıklarımı hala taşıdığımdan birşey hissetmesem de, bir zamanlar baba gibiydi, beni yanına çağırmıştı bir gün. Kısa kestirdiğim saçlarım için "Yakışmış" dedi, "Heidi'ye benzemişsin".

Babannem son zamanlarda iyice yaşlandı, ne zaman beni görse "Sen çocukken öyle neşeli bir çocuktun ki, hep gülerdin hep, şimdi o kadar neşeli değilsin" diye hayıflanıyor. Belki de birilerinin yanında çok çok neşeli olmak artık tuhaf kaçıyor, bilemiyorum bir filtre var gibi. Neşe biraz kapalı kapılar ardında mahrem yaşanıyor sanki bu yaşta. Eşimi de beni umarsız ve çocukça bir neşeye boğduğu için seviyorum bir açıdan.. Ve kendisi de öyle olduğu için. Evde ne kadar gerizekalı olduğumuzu görseniz, inanamazsınız :D

Yazı da buraya bağlandı. Gene aklımda olmayan bir şekil. Çağrışımın gücüne bayılıyorum :)

Not: Pek de bağlayamamışız ama, idare ediniz okurlar
Mudanya'da annemlerin yanındaydım.

Kardeşimin askerliğini bitirmesi de başka bir neşe kaynağıydı evimiz için. Tekrar birarada olmak. Süper bişey.

Baklavanın dibine vurdum. Hiç yapacağım iş değildir. Gelinliğe sığma stresi, baklavaları daha bir çekici yaptı gözümde. Favorim; acımadan yazıyorum, Hacıbey.

Gözlüğümün sapını kırdım. Lense zorunlu geçiş yaptım.

Babannemin ne kadar yaşlandığını idrak edemediğimi farkettim. Gözümde hala çocukluğumdaki kadınmış gibi. Unutkanlığından bahsedenlere sinirleniyorum. Öyle birşey yok, bana göre. Anlayamadım neden.

2 gece boyunca kardeşimin eski desktop bilgisayarını ayağa kaldırmak için uğraştım. Gündüz bayram ziyareti, gece çöktüm kasanın tepesine.

Hayatımın en keyifli dumur anlarından birini yaşadım: Gecenin 1.30'unda "Bu hard diskte mi problem var anlayamıyorum ki... Keşke yedek bir hard disk olsaydı şimdi, test ederdim" diye yüksek sesle söylenirken,o saatte annem bir kenardan bana 10 gb'lik taş gibi hard diski çıkarıverdi!!! "Eski bilgisayarını atarken belki özel bilgilerin başkalarının eline geçer diye saklamıştım" şeklinde bir açıklama yaparak dumurumu katmerledi. Yanaklarını hömdüm de ne hömdüm.

O hard diski bulma anımız da evlere şenlikti: Elinde floppy disk drive, balkondaki zuladan çıkarmış, "bu mu?" diyor. "Yoook" diyorum. 52x cd okuyucu, "bu mu?" diyor. "Aaa du bakayım, tüh bu da değilmiş" diyorum. Sonra bir cd okuyucu + yazıcı daha veriyor, "Anne bunların hepsini sakladın mı???" diyorum. "Valla hangisi hard disk bilemedim, hepsini sakladım" diyor!!!

Annemin aldığı yesyeni cicilerime baktım. Yeni düdüklü tencerem ve blenderımla, mutfağı kelimenin tam anlamıyla savaş alanına çevirmeye hazırım!!!

Doğumunu bile bildiğim bir akrabamızın oğlunu, yıllar sonra ilk kez gördüm. Boyuna posuna tipine inanamadım. Üniversiteye kayıt yaptırmış, çok tatlı bir delikanlı olmuş. Hala kendimi neden bir gıdım dahi büyümüş hissetmediğimi anlayamıyorum!!! Annemler bana, eşimin ailesinin ona yaptığı gibi bebek muamelesi de çekmiyorlar ki...

Son cümleyi tekrar okuyunuz. Ve bunun üzerine yazılacak paragrafı kendi kafanızda oluşturunuz.

Bayramın ilk günü muhtemelen üçgenin verdiği tansiyon + yine gidiyor bu adam bir rahatça başbaşa kalamadık hasret gideremedik bari şiddetli tartışarak temas edelim çıkışımın stresiyle ağzımda nahoş bir tat bıraktı.

Babannem yine bana harçlık verdi. Hayret ve itiraz ediyorum ama öyle tatlı bir koruma hissi oluşturuyor ki bu bende, bir noktada yan cebime atıyorum.

Dönüşte feribotta zilyon tane çocuk vardı. Her boyundan. Bebekler ağırlıklı. Algıda mı seçicilik oluştu, doğum oranları mı arttı; bunu düşünürken uyuyakalmışım. Toplu çocuk çığlığı ile uyandım. Algıda seçicilik oluşması durumu hafiften beni yusuflattı. Vücut saatim bir süreliğine ileri gitmese iyi olurdu.

Babam çok yakışıklı. Kusura bakmayın ama en yakışıklısı benimki.

Feribotta arkamda dikilen adamın dediği gibi; bir tatilin daha sonuna geldik. Bir gün daha bitti. Yarın iş var.

Umarım hepiniz çok çok güzel bayramlar geçirmişsinizdir. Geçmiş bayramınız kutlu olsun!
Yarın 1 haftalık eşim olacak beyefendiye telefonda gıcırdadım az önce. Uzaktayız, işi icabı. İlgi isterim de falan dedim.

Şimdi sevdiğimiz dizinin yarın tvde yayınlanacağını görmüş bulunuyorum, yeni bölüm. Hemen aramak için deliriyorum?! Evlilik böyle birşey mi?

Uykusuz kapkalın çıkmış. Neresinden başlasam bilemedim. Önce bildiklerimi sonra yeni köşeleri okumaya karar verdim. Sonra okurken kararımı bozdum. Umut Sarıkaya'nın köşesine gelince eşimi andım yine. Tuvalette derginin cılkı çıkana kadar okunacağını düşünüp güldüm.

Zamanlamamız ve evdeki olan bitenler yüzünden, romantizm en sona kaldı bu aralar. Evlendikten 2 gün sonra gitti, balayımız zaten düğünden sonra, düğüne 2 ay var, evde işler dizboyu, nikahtan sonra hiç başbaşa da kalamadık, işimde bir sürü aksiyon var, devamlı arayıp bunlardan bahsederek zaten beynini yiyorum, günde 5 posta haber geçiyorum falan da filan.

Canım aşkım romantizm arka sıralarda kalsa da bugünlerde, şunu bilmeni isterim(bunu yazmak çok tuhaf birşey mi?!): En sevdiğim arkadaşımsın! Kucağında mıkırdanmayı, birlikte yemek yapmayı, birlikte temizlik yapmayı, maç izlemeyi, Hussain Bolt'u izlerken yemek yemeği, evladımız Hussain Bolt gibi olursa her koşusuna birlikte gideceğimizi düşünmeyi, Uykusuz'u önce sen alırsan sıramı beklemeyi, networkte oyun oynayıp devamlı sana yenilmeyi ve buna delicesine sinir olmayı, seninle The Closer izlemeyi, sen yokken izlememeyi, yemek yaparken sana habire laf sokmayı ama yaptığın yemek benimkilerden bin kat güzel olunca o lafların hepsini geri yutmayı, koridorda yaptığın o acayip şeyi :) çok seviyorum. Seninle yaşamayı çok seviyorum.

Hadi gel artık da, romantizmimizi de besleyelim. Bu arada aşkım, kuralar çekildi sana Galatasaray'ın rakiplerini attım ama, sen gene yoğunluktan bana dönemedin sanırım. Gözlerinden öperim.


Not: Yazının başı dün gece yazılıp sonu bugün getirildi :P Bütün yazı bu zaman akışına göre düzeltilmedi :)
Kendi işaretimi koymalıydım. Bu süreçte, kontrolün elimden kayıp gitmesini izledim aylarca. Sesimi çıkarmadım, herkesin isteklerini kabul ettim. Bu bende telaşa da yol açtı. Ben bunu mu istiyorum, diye kendimi sık sık sorguladım. Çoğunda da aynaya bakıp hayır cevabını aldım. Ama müdahale edemiyordum. Soranlara naapalım öyle istiyorlar, diyerek boyun büküyordum.

Sonunda sanırım bilinçaltım ve bir şekilde bilinçüstüm, bir yandan da sevgilimin destekleriyle, işe el koydum. Aileler de hayır demedi, çünkü kimse onların düğünlerini ellerinden almıyordu. Diğer programlar tam gaz devam, ama işte ben de koydum izimi, parmak izimi. Evet, Guns'n Roses "Sweet Child O'Mine" çalamadı biz yürürken. O benim hatam, cd'ye çekmeyi unutmuşum. Yine de çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir nikah öykümüz var artık! Pazartesi başvurduk, Cuma günü evlendik! Krem elbisem, minik buketim, keten pantolonlu sevgilim ve Kadıköy'de ışıl ışıl bir günde nikahımızla, hep hayal ettiğim gibiydik! Beyaz Mini Cooper gelin arabamız oldu. 3 günde çok tatlı bir bayan olan Gözdem Hanım'la nikah şekerlerimizi ayarladık. Birkaç gün içinde sadece soft kopyası olan davetiyemizi "e-mailledik". Nikah çıkışı 15 kişi Moda Teras'a gittik ve enfes bir deniz manzarası eşliğinde, sakin sakin yemeklerimizi yedik. İçtik. Güldük.

Bu da benim izim! Sevgili annelerim ve babalarım, üzgünüm ama benim de bir parçam olmalıydı artık kendi evliliğimde! Annecim, sana da gol atmış gibi oldum ama merak etme, seni de mutlu etmek için bir yol bulacağım. Ki zaten, bunu da ilerde yazıyı okur da konuyu yanlış hatırlarım diye not ediyorum, sen destekledin beni nikahını önceden yapabilirsin bir sakınca yoktur şeklinde.

Öyleyse diğer detaylar için izlemeye devam edeceksiniz. Zira bugünlük yazabileceğim de bu kadardır!
Heyecanı artırmak için küçük parçalar halinde vermeye devam ediyorum olan biteni :D Evlenmek aslında çok kolay birşeymiş. 4 günde halledilebiliyormuş. Pazartesi sabahı sevgiliyle uyanıp, hadi evlenelim demek; o gün başvurup Cuma evlenmek pek tatlıymış. Balayına gitmemek gıcık birşeymiş, balayı olarak Caddebostan'a yürüyüş yapmak da fena değilmiş. Devamı geliyoooor! :D

İzleyiciler