Yolculuk

/
0 Comments
Uzun bir otobüs yolculuğu olmuştu, hava kararmış halen bir yerleşim yerine varamamıştık. Manzara çöl değil, şehir değil, köy değil.. Durmaksızın tepeler, bomboş kurak tepeler. Neredeyiz, burada ne arıyoruz, amacımız ne... Yolculuğumuzun on üçüncü gününde hepsi iyice belirsizleşmiş durumda. İlk hafta merak ve heyecanla geçmişti, işimiz de kolaydı. Ama şimdi gitgide zorlaşan rotamızda, karada uzun saatler boyunca yolculuk etmek zorunda kalıyorduk. Bir kültürün derinliklerine dalmanın yavaştan hissettirdiği havasızlık hali... Birbirimizi gitgide daha iyi tanıyor olmak güzeldi; aramızdaki yaşlıların gözlerinden, bütün bunların bir an önce bitmesini nasıl istedikleri artık daha rahat anlaşılıyordu...

Hava karardığında neşemi de yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştım. Otobüs sarsıla sarsıla son ışıkları eriyen yolda ilerliyordu. Yolu yeterince göremiyor olmaktı neşemi kaçıran, güvenliğimiz için otobüsün en ön koltuklarına oturmamızı da istemiyorlardı - sanırım üzerimize ateş açılmasından korkuyorlardı. Belirli aralıklarla durduğumuz kontrol noktaları, Arapça konuşmalar, polislerle bazen gergin bazen kikirdeyerek iletişim kuran şoförümüz. Hepsi tuhaf bir rüyanın parçaları gibi.

Halbuki gün ışıl ışıl bir denizin kenarında, apaydınlık başlamıştı. Sabah ettiğimiz abartılı kahvaltının ardından, sırt çantalarımızla deniz otobüsü iskelesine seyirtmiştik. Hmm karmaşa. Bu icada nasıl binip ineceğimi bildiğimi sanırdım. Çantaları yerleştirdik, kendimizi yerleştirdik. Yine yine ve yine uyarılıyoruz: Sallanacaksınız, bulantı haplarını kullanmayı tekrar düşünün. Bu panik ve endişe nedir anlamıyorum, hava güzel deniz güzel, rüzgar yok. Açık denizden geçmiyoruz, sadece iki saat gideceğiz. Günlerdir "Belki son dakikada iptal olur, hiç belli olmaz" lafları ile hamur olduk. Bilimden uzak işleyen, şans ve belirsizliklerin fazlasıyla yönettiği bir ruh halinin içine çekilmeye çalıştığımı hissediyorum; ve kendimi olmadığım halde tam bir Batılı gibi: Neden bu kadar endişeliler, radarlarına hava durumu raporlarına bakmıyorlar, önceden bilmiyorlar mı? diye düşünürken buluyorum.

Deniz yolculuğu benim için son on küsür yıldır olduğu gibi, çocuk oyuncağıydı. Dalgalarla zıplamaktan yorulduğumda uykuya dalmıştım, mükemmel kaçış noktası. Fakat iş karada bilinmeyen bir süre boyunca yolculuğa gelince - genelde önceden bana söylenen yolculuk sürelerini unutmaya başlamıştım- gerilmemem işten değil. Terörden fazla insanını trafik kazalarında kaybeden bir ülkeden geliyorum; ayrıca trafik burada bizimkinden on kat beter. Eh buna ek olarak önceki yıllarda yaşanan terör olaylarının hatırlatılması hiç işime yaramıyor, havanın kararması da.

Tam artık bilinmeyene doğru sonsuz bir yolculuğa başladığımızı kabullenmişken, yokluğun içinden beliriveren bir tesise varıyoruz. Aslında burası bir sürü villanın bir havuzun etrafında toplandığı, tuhaf ama çok tuhaf bir yer... O karanlığın ortasında yeşil ve parlak havuz insanı önce kendine çekiyor ama Aralık'ta esen soğuk çöl rüzgarını içinde hissedince, donuk parlak bir taştan başka bir şey ifade etmiyor. Havuz, kötü tuzaklar kuran ışıltılı ama sinsi bir çiçek gibi.

Yemeğimizi aslında dev bir çadırdan esinlenilmiş yemekhanede yiyoruz. En azından bana yüksek bir otağ çadırını anımsatıyor burası. Bedeviler gelmişler de, cam ve beton kullanarak yine bu tuhaflığı yapıvermişler gibi. Karşımda Gordon ve Elizabeth var. Gordon uzun saatler boyunca oturduğu için dizlerini ovuşturuyor ve Liz'in kendisine aldığı bastonu kullanmak zorunda kaldığı için kırgın. O, sıcak yünlü ceketinin içerisinde elinde bastonuyla oturup tam bir yaşlıya benzerken, yüzünde yaşlılığı kendisine yakıştıramadığına dair acımtrak bir ifade var... Ya da gerçekten canı yanıyor, bilemiyorum. Fazlasıyla İngiliz duruşundan anladığım, konuşmak istemediği... Yine de nezaketen yemek hakkındaki sorularımı yanıtlıyor. Bunca zamandır birlikte yolculuk etmenin aramızdaki ilişkiyi şöyle değiştirdiğini söyleyebilirim; biz onları ebeveynlerini rahat ettirmeye çalışan çocuklar gibi yakından takip ederken, onlar da bunun konforuna kendilerini bırakmayı kabullenmiş görünüyorlar...

Hiç bir konaklama tesisinde yiyemediğim gibi, burada da çorbadan başka kendime uygun birşey bulamıyorum. Karnım aç ama hayır. Tüm vücudum gibi sanırım midem de yorgun bu akşam.

Yemekten sonra çantalarımızı alıyor ve villalardan bize gösterilen birine yöneliyoruz. Ürperiyorum. Bizimki, ortada gruplaşmış sıradan biraz arkada. Ve villanın hemen arkasında uçsuz bucaksız karanlıklar başlıyor... Ürperiyorum, sevgilimin kolunu arkadan hızlıca yakalıyorum: "Orada mı kalacağız? Orası koca ev. Ve uzakta" Sevgilim gülüyor ama tedirgin. "Gel bakalım, beğenmezsek bir çaresine bakarız. Nasılsa 5 saat sonra uyanacağız" diyor... Bu, biraz tuhafıma gidiyor: "5 saat mi? O zaman... Gece 1 oluyor ama... Gece gece neden uyanacağız ki?" diye soruyorum. Sevgilim sakince birkaç dakikadır grupla bunu konuştuklarını, gece erken kalkıp yola koyulacağımızı herkesin mutsuzlukla öğrendiğini anlatıyor.

Villaya giriyoruz, meğerse burası bir sürü odadan ibaret bir binaymış, kendimi daha da korunaksız hissediyorum. Evin içine girseydik belki iyiydi, üzerimizde bir kapı kapanmış olurdu, ama şimdi odamızın kapısının önünde rüzgarlar uçuyor ve in cin top atıyor olacak. Binada da bizden başka kimse kalmıyor gibi... Tuhaf.

İkinci hayal kırıklığını iki tek yatağı görünce yaşıyorum. Ve soğuk odamızı. Bir ihtimal duş almayı konuşuyor, hemen vazgeçiyoruz. Klima gürültülü ama pek varlık sergilemiyor. Yatakları birleştirmek meşakkatli görünüyor, sonunda tek yatakta ısınmak gözümüze en hoş fikir gibi geliyor. Uyuyakalmakta zorlanıyorum, aşırı yorgunluk ve ısınamamak 5 saatlik uykumdan vakit çalmaya başlıyor. Sonunda daldığımda, dinlendirici olmaktan uzak bir uykuda buluyorum kendimi.

Arada gözümü açtığımda sevgilimin aslında uyumamı bekleyip yan yatağa geçtiğini görüyorum. İçim sevgi doluyor. Muhtemelen o kadar sıkışık uyumaya çalışmaya daha fazla tahammül edemedi.

Sabaha karşı 1de uyandırılıyoruz. 15-20 dakika hazırlık için zamanımız var. Yine bir yarım saat de hızlı bir kahvaltı. Öylesine yorgunum ki, hiç sormadan ve sorgulamadan kahvaltı kuyruğuna giriyorum. Yemek zorundayım nokta. Hafif çantamda su var, olabildiğince kalın giysilerim de üzerimde. Yine otobüse biniyoruz, herkes uykulu, çıt yok. Bu seferki yolculuğumuz çok kısa sürüyor. Önce karanlıkta taştan kemerli bir kapıdan geçiyoruz, milli park gibi bir yere girdiğimizi düşünüyorum. Daha sonra da otobüsün gidebileceği kadar ileri gidip, duruyoruz.

Gecenin 2si, ay yok, yerleşim yeri yok, sadece otobüsün ışıkları var... Ve bir de yıldızlar. Milyonlarca yıldız. Teker teker otobüsten iniyoruz, biraz yürümemiz gerektiği söyleniyor. Karşımızda yükselen dağı karanlıkta artık seçmeye başlıyoruz. Dağınık bir şekilde yürürken, medeniyetle o an için son bağımız otobüsümüz de geri dönüp bizden uzaklaşıyor. Ona dair son gördüğüm şey, dağı tarayan farları oluyor.

15 dakikalık tempolu yürüyüşümüzün sonuna doğru, artık gözlerimiz iyice karanlığa alışmışken uzaktan bize doğru gelen karaltılar olduğunu farkediyoruz. Muhammed Arapça sesleniyor, karşıdan yanıt geliyor. Yaklaştıkça konuşmalar artıyor, hem kendi aralarında hem de Muhammed'le. Bize yaklaşan gruptan ayrılan biri yanıma doğru seyirtiyor, dostane ve rahat bir yürüyüşü olduğunu seziyorum. Elini kolunu sallaya sallaya geliyor, arada koyu renkli pelerinini düzeltiyor. Gözlerimi iyice kısınca onun bir Bedevi olduğunu farkediyorum. Elinden sarkan urganının devamında ise genç bir deve var.

Sabahın iki buçuğunda gezegenin bilmediğim bir köşesinde üşür ve arkada yükselen dağın karaltısına endişeyle bakarken, bir Bedevi bembeyaz dişleri ile bana sırıtıyor ve devesini yanıma doğru çekiştirerek oyuncu bir ifadeyle şöyle diyor: "Selamun aleykum"


You may also like

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler