Ekrem'i verdik. Çok ağladı. Yalnız olduğu için sanırım. Beni veya E.'yi görmediği her an çılgınlar gibi bağırıyordu.

Ben yapamıyorum. Bir canlı orda cik cik bağırırken, onu küçük bir kutuya kapatıp ışığını elinden alıp sessiz kalmasını sağlamak bana çok acımasız geliyor. Çok güzel balkonu vardı, bi sürü güzel şeyi de.. Ama annesi ve arkadaşları yoktu işte orada. Didikleyebileceği bir toprak parçası. Falan...

Öylesine tatlıydı ki. Bize alıştıktan sonra, kucağımızda mırıl mırıl sesler çıkarırdı. Kahvaltı ederken, bizi koltuğun tepesinde izlemeyi ve o sırada salatalık didiklemeyi severdi. Koynumda, boynumun sıcak yerinde uzanmayı. Hemen kucağımıza gelir olmuştu, hop diye atlıyordu. Bizi görmeyince de, "hemen buraya gel, nereye gittin ya nerdesiiin" kıvamında arkamızdan seslenirdi.

3ümüz koltukta bir uyku çekmiştik ki geçen gün. Masal gibi... E. bu hafta şehir dışında olacağından, dün akşam artık Ekrem'in bağırtıları beni attırınca götürmemin en uygun çözüm olacağını söyledi. Bu hafta tüm toplantılarda aklımın onda olacağı, her sabah mütemadiyen ondan ayrılamayacağım için işe geç kalacağım düşüncesi, arkamdan kaç saat ağlar, komşular çok rahatsız olurlar mı sabahın 7sinde bu zibidi bağrınmaya başlayınca... Bunları düşünmek bile beni çok üzdü. Gittim götürdüm. E.'ın da gazına geldim. Şimdi gidip ağlamak istiyorum. Onun tatlı mıkırdanan sesi kulaklarımdan gitmiyor.

Not: Çok bağırdığı anı bir videoya çekmiştim de, biraz önce izledim, hakkaten gene kafam kaldırmadı eşşeği yaa. Olum bi sessiz olamadın hayret bişey, en yüksek perdeden çığırtmaya ne gerek var...Aşağıda videosu. Böyle en bağrındığı zamanlarda, hiç susmadan yarım saat bağırdığını düşünün. Yazık kuzuma yaa...


video


Yarın çalışmam gerekiyor (sux). Yine de zevkimden ödün vermiyor, Safari-Ice Tea kokteylimi yudumluyorum. Kucağımda laptop, yanımda henüz bu yazki açılışını yapamadığım frizbiyi ters çevirip elde ettiğim tepsim. Size biraz Ekrem Beyler'den bahsedeyim...

Efendim bu akşamdan itibaren ben de bir çeşit ebeveyn sayılırım.( Allahımmm yüzümüze gözümüze bulaştırtma yarabbim!!! Bizi elalemlere rezil etme.) Şu ördek meselesine bir nokta koydu beyim; bakalım ya akacağız kokacağız ya bu işin altından kalkacağız. Yani şu yukarıda görmüş olduğunuz şirin ve cin ördek, bizim Ekrem oluyor.

Sevgilim, hayvanlar konusunda pek aşmıştır. Kendisi kapalı balkonların birini Ekrem'e tahsis etmişti bile, ben işten gelene kadar. Gazeteler sermiş, leğeni suyla doldurmuş, leğene çıkması için gerektiğinde kaldırılabilecek yürüyüş tahtası koymuş. Ufak içme suyu ile yemliğini ayrı yerleştirmiş. Bir de gece üşümesin diye yuva olarak kullanılacak minik kovanın içine pahalı tshirtlerinden birini feda ederekten, güzel pompiş ortam hazırlamış.

İlk tanıştığımızda Ekrem'le pek kaynaşamadığımızı itiraf etmeliyim. Deliler gibi kaçtığı ve ben de canlı hayvanı elime alma antrenmanı yapmadığım için son zamanlarda, karşılıklı feci sıkıldık. Sonra ben ikinci denememde (irençtir ki o arada tavuk çorbası pişirip gelmiştim) kaptığım gibi kucakladım Ekrem'i. Aslına bakarsanız, resmen Ekrem tutturdu kendini, hadi gel kucakla beni der gibi... 10-15 dakika içinde ısındık birbirimize.

Mutfakta artık peşimden geliyor. Doğal bir takip etme içgüdüleri var ya bu ördeklerin, insan kendine yoruyor eheh :) Kucağıma almaya alıştırdığımdan mıdır, uykusu geldiğinden midir-üşüdüğünü sanmıyorum- yere bıraktığımda deliler gibi bağrınmaya başlıyor, kucakta sus pus oluveriyor.

Biz film izlerken göbeğimizde uyuyakaldı ancaaaak öyle tilki uykusu ki, birimiz uyudu mu dersek, hop dikiliyor ayağa. Bir de balkondaki ilk uyutma denememizde, ciyklamalarına dayanamayıp aldım geri, inletti ortalığı.

Bilmiyorum, bakalım nasıl olacak. Gündüzleri için endişeleniyorum. Bir de komşular için. Daha fazla yazamiyciim, gidip uyandırsam mı :P

Nolur, yok bunların ortamı mıdır, yok şu mudur bu mudur demeyin. Çocukken annemden o kadaaaaaaar çok dinledim ki bunları. Bir hayvan için öldüğüm halde çocuk halimle hep aklın sesini dinlemem gerekti. Şimdi, mazur görün, yaptım işte bi delilik.

Not: Ekrem ismi de, Hababam Sınıfı'ndaki Badi Ekrem'den geliyor. Kaslar aynı değil mi ki ya...
Bu dizi neden büyük olaylar yaratmadı, anlamıyorum. Gördüğüm en tuhaf dedektifin olduğu polisiye kesinlikle bu. Ne Mavi Ay, ne CSI'lar ne Without a Trace. "Gördüğüm en tuhaf dedektif" dediğim şey ise, bir kadın, fazlasıyla normal bir kadın, Brenda Leigh Johnson. Tuhaflık ise bu düpedüz sıkıcı kadını acayip cinayetlerin, garip davaların ve bir büro dolusu birbirinden kurt polisin ortasına koyduğunuzdaki kontrastta ortaya çıkıyor. Brenda, bana kalırsa tam bir şaşkın ördek yavrusu gibi duruyor herşeyin ortasında.

Ancak işinde inanılmaz tabi. Adamları o davaları çözüşüyle bir sıraya dizdi ki, görmeniz lazım. İnsanları inanılmaz okuyabiliyor. Fakat gene bu kadın, 3lü cinayet vakasına acilen çağrıldığında, kahvesini arabanın camına yanlışlıkla boca etmekten, arabayı o halde çıkarayım derken birinin tamponunu dürtmekten ve o sinirle cep telefonunu düşürüp kırmaktan geri kalmıyor. Ya da odasına döndüğünde şeker krizini bastırmak için çekmecesini açıp, bütün kekler ortaya dökülünce amirine o halde basılmaktan falan :]

Polisiyelerdeki karizma kadın formatıyla da alakası yok: Pembe etekler, tatlı uçuşan blüzler. Yukarıda gördüğünüz gibi yani :] Ama işinde öyle detaycı ve saplantılı ki, pek çok şeyi bunlara feda edebiliyor. Buna ev düzeni, çocuk koca moca da dahil. Erkeklerle ilişki kurmakta da tam bir şaşkın. Tabii tek başına Brenda'nın varoluşu değil, davalar ve onları çözüş şekilleri de tadından yenmiyor.

İzleyin derim. İlk görüşte kendisine "torpilli","kiminle yattı da buranın başına geldi bu", "çömez" muamelesi çeken bir sürü insanın suratına her bölümde yumruk gibi davaları çakmasına bayılacaksınız. Ben bayıldım :]

Go Kyra Sedgwick!
PS: Bu arada yazarken farkettim ki, aynı olay Fargo'da da vardı. Yazmak iyidir demiştim işte...
İşte Ed Force One adı verilen bebek ve Iron Maiden Tamamen tesadüf eseri, geçen Cumartesi şu adını görmüş olduğunuz filme gittim: Flight 666! Evet, Iron Maiden! (Up the Irons!!!)

Koray Perşembe günü facebook'tan bana aktiviteyi attığında, dumurum çabuk geçmedi. Ara tara, ne olduğunu anlamam da uzun sürdü. Ne bu konser mi (pfft hadi oradan canım), tribute gösterim mi, ne ama neeee!!! Yarım saat sonra meseleyi çözmüş, sevgilime Yunus'a ve kendime bileti almış, başkalarına haber vermeye çalışıyordum.

Efendim bu
Iron Maiden, inanılmaz bir grup. Müziklerinin beni ne kadar kendimi kaybetmeme sebep olduğunu anlatamam, yani şu cümleyi bile derleyip toparlamakta zorlandım öyle yani :) Bu film de, 'Somewhere Back in Time, 2008' turnesi sırasında çekilmiş, aslen bir yol & konser filmi.

Bruce Dickinson ilk uçuş öncesi pilotların yaptığı şu konuşmalardan yapıyor:'Pilotunuz iyi uçuşlar diler, şaraplara yumulun şimdi lanet olasıcalar!'
Solistleri Bruce Dickinson'ın, geç yaşında pilotluk kariyerine başlaması, havayolu şirketlerinde charter uçuş yapması zaten hepimizin aklını oynattırmıştı. BD'nin profesyonel pilot ve profesyonel heavy-metal grubu solisti olması (!), bu turneyi de bambaşka tasarlamalarını sağlamış: Bu manyak adam, oturmuş prodüktörleri ikna etmiş. Maliyetleri düşürerek daha önce gidemedikleri yerlere gitmek için, bir Boeing 757'yi modifiye etmişler. Bu uçağa 12 tonluk malzeme, grup, ekip herkesi yüklemişler. Uçağı da uçurmak Bruce Dickinson'ın işiymiş tabii ki! Bu ne cesarettir yarebbim! Adam gündüz uçuşta, gece konserde ki öyle böyle konserler değil bunlar. 50 yaşında adam hopluyor zıplıyor, bir saniye yerinde durmuyor. Grubun geri kalanı da unutulmamalı, hepsi mükemmel çalıyorlar.

Enfes bir seyirlikti, yani grubun kendisini dinleme şansınız yoksa özellikle :( Iron Maiden'ın çeşitli canlı kayıtlarını izledikten sonra, bana nedense stüdyo kayıtları süper yavan gelmeye başladı. Gerçi bütün büyük müzisyenlerle böyle oluyorum ben, canlının "unique" oluşu, canlının bir başka oluşu, ah canlı aaah. Ah Iron Maiden ahh.

Dün gece bu yazıyı bitiremedim, filmde ne vardı, ay şunu nasıl çalmışlardı derken, kendimi yutup'ta kaybetmişim nihehehe.

Bayaa geç gelen bir edit: Sevgilimle ayyylar sonra beraber sinemada izleyeceğimiz ilk film olacaktı bu. Ancak grubundaki bir Brezilyalı kız, gözünü Yunanistan'da mikrop kaptırdığı ve kendisini Türk hekimlerine emanet etmek istediği için, onu acile götürmesi gerekti. Buradan karma gelip de balayının felan ortasında bi tarafımızdan sokmasın diye bişey demiyorum sana Brezilyalı kadın ama... Yolmasını da bilirdim ben seni. Neyse ki canım filmin son kısımlarına yetişti. Koştura koştura :(
  • Uykusuz veya Penguen dergilerini okurken, bitmeye yakın, en sevdiğin köşeyi daha okumadığını farketmek...
  • Telefon edince annemin sesini cıvıldar bulmak, onunla karşılıklı cıvıldamak...
  • Bir bardak güzel demlenmiş çay...
  • Çayı koyup koltuğa oturduğunda, sehpada çok okunası kitabını görmek...
  • Sevgilinin turlarında ilk haftanın bitmesi, ikinci haftaya girmek...
  • Sabit bir fikrimin olduğu konuda, hele de negatifse, sevgilinin söylediği tek bir cümleyle konuya bakış açımı tamamen değiştirebilmesi... Bulutları dağıtması...
  • Saksıda bakılan çiçeklerde yeni bir yaprak, açan bir çiçek farketmek...
  • Yeni çöp kutusunun kapağını açmak (thanks luv)

Daha çok çıkardı, durdum. Çağrışma sırasıyla.

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler