Bugün gelinlik denemeye gittim. Hayatımda ilk defa vukuu bulan bişey. Eski evimin orada, adı hoşuma giden ve yarım dünya gelinlikler çok modayken sade şeyler diken bi modaevi vardı. Orayı aramıştım iki gün önce. Aman pek tatlılar; bu akşam gittim, kapı duvar. O kadar da hoş görünüyordum halbüse.

Bazen alışveriş yaparken, satıcı kişilerin aşırı ilgisizliğine maruz kaldığım oluyor. Ve fakat ben o rahatlığı ve salaşlığı yakalamak için o hint işi eteğe ne kadar para vermişim, adam beni kaale almıyor. Ben de alışveriş olayını hiç umursamadığımdan, karşılıklı bir temassızlık oluyor. Neyse bu olmasın diye bugün, güzel bir kılık giyeyim dedim. Sırf bu yüzden, ofisten ve ordan burdan, yüzlerce iltifata maruz kaldım. Şişindim de ne oldu; gelinlikçi ortamı bambaşka, hiçbir işe yaramadı.

O modaevine gidemeyince, madem niyetlendim, birkaç birşey bakayım bari formatına geçtim ben. Zira bir noktada bu işin yapılması gerekiyor. Kendi kafama göre rahat rahat takılırım dedim. Nasıl bir rahatlıksa bu da :P Öööyle daldım bir yere.

Öncelikle sağlam bir tune-in gerekiyor bu ortamlara. Gelinlikçi hanımımız, gençten ve ilginç bir bayan. Çok dağınık, bık deseniz o an bıraktığı işi bırakıp başka bir iş yapmaya başlıyor. Dolayısıyla iki elbise denemem 2bin saatimi aldı. Arada 2 bayanın gelinlik provasına şahit oldum. İkisini de beğenmedim, fakat çok beğenmiş gibi yaptım tabii ki. Çok kişisel bişey bu gelinlik mevzusu, hiç elleşmiyorum kim ne beğenir. Ancak o an tek düşündüğüm, o 4-5 kişilik provayı izleyen grupta yanlış bir laf eden tek kişi olmamaktı. Bir pot kırarım da birinin kendini oracıkta gelinliğiyle yakmasına sebep olurum diye çok tırstım.

Gelinlikçi bağyan, her işini yaptığı kişiyle samimiyeti ilerletmiş görünüyor. Bu kadar samimiyete gerek olmadığını düşünüyorum :P Zaten mesela o an çok samimi olduğu kişi içeri gidiyor, anlıyorum ki o kişiyi de 3 dakikadır tanıyor. Ben bu çözümü yaptıktan sonra, kadınla neredeyse el ense olma noktasına geldim. Gene de verdiği fikirler, hakkaten benim internet başında edinilmiş sabit fikirlerime renk kattı.

Bir gelinlik hayal etmişliğim hiç olmadığından şu ana kadar, mevzunun neresinden tutsam bilemiyorum. Maliyeti mi düşürmeli, tamamen şaşaaya mı kendini vermeli, sadelikten şaşmamalı mı,bu tecrübenin dadına mı varmalı, nedir. Bu yüzden bir süredir konuyla ilgili internet mesaisi yapıyorum ki, bi fikrim falan oluşsun artık. Ayrıca sonuçta bir elbise, giyince insan uzaklardan Wagner duymaya başlamıyor :]

(Düşündüm de, lisede recisini yaptığım Romeo & Juliet (Spoof)'te kilisede biz ne çalmıştık, babamın plaklarından bulup kasete çekicem diye amma uğraşmıştım. E Romeo & Juliet evlenmiyordu ki, ben kocca Shakespeare'i yeniden yazıp bunları evlendirmiş miyim, püüüü!)

O yorgunluğun üzerine, çok alakasız bir ortama uyum sağlayabildiğim için, kendimi balık ve bira ile ödüllendirdim. Şimdi de Uykusuz ve Penguen'e bakacağım. Aslında Yiğit Özgür'ün karakterleri çok güzel gelinlikler giyiyor :P
Dikiş dikmeyi severim. Az biraz babannemden, çokça da annemden öğrendim dikmeyi. Dikiş 101 den ibaret de denebilir bildiklerim, konuya halen pek hakim değilim: Patron çıkarmayı, teğel ve temiz işleri, biraz biçkiyi bilirim. Az buçuk malzeme bilgim var. Dikiş makinası hiç kullanmadım, yeni makinalar çok teknolojik olduklarından kendi başlarına herşeyi hallederler diye düşünüyorum ehehe. En azından bir kumaşa, kalıba vs bakıp becerip beceremeyeceğimi kestirebiliyorum. Gerçekten içimden geçen bir şeyi yapabileceğime de inanıyorum. Sanırım annem bu konuda bana yeterli bilgi ve kendine güveni vermiş, daha ne olsun!

Bu ufak proje dikişe tekrar ısınmam için güzel oldu. Yeterince basit ve işlevsel bir işti: Ütü masamın üzerindeki kumaş kendini iyice bırakmıştı. Felaket görünüyordu ve ütü yapamıyordum. Süngeri bile kalmamıştı doğru düzgün. Onu yenilemeye karar verdim. Aşağıda ilk hali görülebilir.


Gittim, bir kumaşçıdaki beni en motive edebilecek, en eğlenceli kumaşı aldım. Muhtemelen kumaş + elyaf bana yeni bir ütü masası parasından fazlasına patlamıştır heheh. Mt'si 8.5 ytl idi aşağıda görülen kumaşın. Cinsini unuttum, %100 pamuk sıkı bir dokuma - Benim malzeme bilgisi burada patlar heheh. Yeni bir yüksük, güzel toplu iğneler de diğer neşeli harcamalar arasındaydı.


19 Mayıs tatilinde kumaşı biçtim.Bunun için eski ütü masası kılıfını kalıp olarak kullandım, elyaf ve kumaşı iğneleyerek birlikte biçtim. Elyafı çift kat koydum, istediğim pompişlikte olsun diye. National Geographic'te uçak gemisi belgeseli izlerken biçki yapmak süper oldu. Kenarlarına lastik geçtim; yaklaşık 1 hafta sonra :P Makinam olmadığından hepsi el dikişi ama yeterince sağlam görünüyorlar- bir süre idare eder herhalde :P Elyaf zaten atmıyor. Kumaş da pek atan cins değildi, içinin temizini yapmadan bıraktım, zaten görünmüyor.
Eskiden sürfileleri, teğel sökmeyi falan hep ben yapardım. Bitmez idi bu çıraklık, hiç makinaya geçemezdim. (Eski Singer makinalar kapkalın iğnelerle felaket parmak delerdi, annemin makinaya beni oturtmamasını gayet iyi anlıyorum) Şimdi acayip angarya geldi bu yüzden. Aşağıda lastik ve iç dikişi görülebilir.



Sonuç da aşağıda. Tam sevdiğim gibi pufidik oldu, yani süngeri biraz kalın. Renk ve deseni de güzel. Fotolar rezil oldu üzgünüm, cep telefonuyla çekip bluetooth ile atmak pek kolayıma geldi hehe.

Şimdi düşündüm de, elyaf ütü ile yıvışır mı? Isıya pek dayanıklı bir madde olduğunu sanmıyorum. Birkaç haftalık kullanımda görünürde birşey yok, belki ömrü beklediğimden kısa olabilir...

Yüksük demişken, kendime yüksük aldığımı gören E, bana turdan bir tane kemik yüksük getirmiş, boyalı afilli bişey. Hastası oldum :) Herhangi bir şeyden iki tane olunca koleksiyonunu yapmaya başlayan Aziz Nesin gibi, hemen koleksiyon yapmaya karar verdim!!!
Evde bir fauna var. Büyükçe bir fauna. Ben ki topraktan uzak bir çocuk değildim, hayatımda görmediğim tuhaflıkta ve boylarda böcekle karşılaştım. Kalabalığız yani bayaa.

Eve geldiğimde oraya buraya kaçışır bir tanesini görünce, evin babası misafir gelince arka odaya kaçar ya, bu ana şahit misafir gibi oluyorum: Hay allah, rahatsız ettik!

Çekine çekine evime giriyorum. Artık ben yokken tekrar başlamak üzere, ne halt ediyorduysalar erteliyorlar. Tabii ki evin o ilk bana misafirperverlik yapmayan bireyini hemen öldürüyorum. Dediğim gibi ,topraktan uzak bir çocuk değildim, böceklere karşı da kendimi savunmasını bilirim.

Onlardan kurtulmak için birşeyler deniyorum. Yavaş yavaş zaiyatlar var ancak kalıcı olur mu bilinmez. Böyle sürerse daha etkili çözümlere başvuracağım. Evime misafirliğe gelecekler varsa bu yazdıklarımı okuyan, şimdiden olabileceklerden dolayı üzgünüm.

Böceği bir yana bıraktım, geçen İskenderun dönüşü duvarda yürüyen o sürüngenlerden çıktı evden. Yavruydu ama kıyamadık. Tahminim şu an E.'ın çantasına saklanmış, Türkiye'yi turluyordur. Hamama da girseydin koçum!

Annemlere pek sürpriz yapmadılar neyse ki. Gene de, lavuklarrr!!!
Geçen seneden beri alışverişlerde naylon poşet almamaya çalışıyorum. İnsan poşet kullanmayı bırakırken, çevresindekileri de sigara içenler gibi algılıyor: "Hayır, bıraktım" "Lütfen, almayacağım" "Bu çevreye zararlı"

Fakat geçen yaz tam bir fiyasko yaşadım. Alışverişe asla planlı çıkmadığım için, çantam da hep evde kalıyordu. Poşetlerle eve dönüyordum kendime kızarak.

Bu yıl yine aynı hevesle kendime daha kullanışlı bir alışveriş çantası arayışı içerisindeydim; hatta buradan kendime bolca file tedarik etmek üzereydim. İskenderun'da laf lafı açarken, Leyla Teyze Hollanda'da bunları çok kullandığını söyledi ve bana bu iki çantayı verdi.

Tanesi 1€'dan satılan bu çantalar, kılıflarının içerisinde küçücük oluyorlar.(10 cm kadar) Üzerlerindeki çıtçıtları ile kapanıyor ve çantaya atılıp unutuluyorlar. Kumaşları şemsiye kumaşı gibi, naylonlu değil ama fışırdak ve biraz daha yumuşak. Yağmuru geçirmediklerini umuyorum hehe. Alttaki kancalarla çantanın içinde bir yere sabitleniyor ya da yandan sallandırılıyorlar. Leyla Teyze'ye teşekkür ediyorum, uzun zamandır aradığım alternatif bir yol sağladı bana.

Yukarda kahverengi çantanın açık versiyonu görünüyor. Fileden farkı içi görünmüyor, taşıma yerleri rahat. Tabi bendekiler biraz teyze işi gibi duruyor eheh olsun, üşenmezsem üzerine birşeyler dikebilirim.

Burada leopar desenlisi açık olarak görünmekte, çok kokoşşş! Hehe!

Yukarıdaki de vakt-i zamanında (20 küsür yıl kadar önce) Almanya'da Migros poşeti kadar yaygın olan bir market çantasıymış. Keten, 35x25cm ölçülerinde, arkası düz önü baskılı. Teyzemin eşyalarını kurcalarken bulup el koymuştum 5-6 yıl önce. Ona da nereden geldiyse artık... O zamandan beri her işi yaptı bu çanta, örgü çantası oldu, alışveriş çantası oldu, en çok da yazları el çantası olarak kullandım. Şimdi kapıya ekmek poşeti yerine bunu asıyorum, neyse ki yıkanınca pırıl pırıl oldu.

Sonuncusu, bu senenin Gelibolu Şafak Ayini'nden. Detaylarını daha sonra yazarım, ancak katılanlara böyle bir keten çanta içinde çeşitli kartpostallar, broşürler, tören programı, çöp torbası, yağmur için panço vb veriyorlar. Çok hoş düşünülmüş, çantası da çok güzel. Yine naylon poşetlere alternatif kullanılabilir, ben şimdilik pazara giderken yandan asıyorum, onu bunu atıyorum içine.

Bugünlük bu kadar. Yarın annemler geliyor, yeni evi ilk defa görecekler ve ev buna pek hazır değil hehehe. Görüşmek üzere..

Tuhaf bir şey, sanırım bunun doğası böyle:İnsan yardım almayı umduğu veya destek beklediği yerlerden her zaman beklediği gibi bir ilgi göremeyebiliyor. Kesin ve katı bir hayalkırıklığı. Sonra da, hiç ummadığı bir yerden veya ummadığı şekilde gelen güzelliklerle, desteklerle karşılaşabiliyor. Ilık bir yayılım hissi...

Belki de progresyon böyle bir şeydir. Yoksa hayatımızda hep aynı noktalara, hep aynı insanları mesnet alarak çakılır kalırdık; gibi geliyor bir yandan.

Güven hissi de burada bayağı bir evrim geçirip katmanlanıyor. Bir yandan çok güvendiğin kişiler olsa dahi hayatında, onlara her daim sırtını dayayamayabileceğini düşünüyorsun. Bu da beraberinde bir refleksi getiriyor, hayatta tekkk başına olduğunu hatırlamak, unutmamaya çalışmak refleksini...

Ancak sonra, o beklemediğin insandan gelen desteğe bir şekilde yaslanıyorsun. Bu da tam tersi bir etki yaratıyor, kalıplarını kırarak hiç tanımadığın insanlardan gelecek yardımlara el uzatmak, kendini bırakmak istiyorsun. Yüzmek ve açılmak istiyorsun...

Arkada seni tutan eli bırakmadan yüzülmüyor ama. İşte herhalde o anda, çocukluktan çıkıp, istemeden de olsa fayda üzerine bir şekilde dayanan bir ilişkiyi bırakıp, tamamen duygular üzerinden yürüyen diğer forma geçmek (mi) gerekiyor. Yüzmek ancak kumsalda duran ve ait olduğun yeri unutmamak (mı) gerekiyor.

Tuhaf olan ise, insan bu döngüyü hayat boyu kaç defa yaşıyor. Bildiği yerlerden geçip duruyor, ama hiç birşey aynı olmuyor.

Serbest çağrışım saatimiz sona ermiştir. Kitabın yazının içeriği ile (pek) ilgisi yoktur.
Yazmamıştım, çok olmuş. Nasılsa kimsenin umurunda değil niheheh. Bu da bi rahatlıkmış şekerim.

İskenderun'a gideceğiz. Yihu. Haftaya tamı tamına 3 gün izinliyim. Oh, gez toz. Yolculuk. Ne de güzel şeeey!

Yolculuğun tadına varabilmek için biraz da havaya girmek lazım gelir değil mi. Kitap, dergi seçmek, hediye almak, minik bir çanta içindekilerle günlerce yaşayabileceğini hatırlamak. Hepsi hazırlıktan sayılır...

Soldaki fotoğraf son yaptığımız yolculuktan, ender bir dinlenme anı. Mekan çok meşhur bir yer, fazlasıyla turistik, tarif etmeme gerek bile olduğunu sanmıyorum. Bir yandan nargilemizi içiyorduk, bir yandan da naneli çayla dolu demliklerin dibini görmeye uğraşıyorduk. Amca bi daldı ki o arada...
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler