• Kırmızı şarabı yemekte ayaklı kadehte değil, küçük ucuz kalın su bardağında içmeyi...
  • Yeşil salatayı taze naneli yapmayı...
  • Makarnayı kendinden geçene kadar pişirmeyi...
  • Omlete süt karıştırıp kocaman şişmesini beklemeyi...
  • Emirgan'da bal kaymaklı kahvaltıda taş fırın ekmeği ve beyaz peynirin de tadına varabilmeyi...
  • Mücveri yeşil soğanlı ve sarımsaklı yapmayı, bazen kabak kullanmamayı...
  • Et soteyi mantarlı yapıyorsam bolca karabiber koymayı...
  • Öğleden sonra yumurtalı ekmek ve vişne reçeliyle yapılan çay saatlerini...
  • Zeytinyağlı yer elmasını ve daha önce hiç tatmamış insanların tepkilerini izlemeyi...
  • Brokoli salatasını tulum peyniri ve sarımsaklı sosla yemeyi...
Bahar geliyor. Cemreler düştü. Yeni tatlar arıyor damağımız. Kış sebzelerini uzun bir süre göresimiz yok. Domatesi özlemekten içimiz kurudu. Yaz meyvelerini saymıyorum bile. Hadi bahar, gel artık.
Geçen ay yoğun bir aşk teması vardı havada. Ayın on dördünün etkisinden değil de, öyle denk geldi sanırım. Bizim eve.

Bir süredir ertelediğim Elif Şafak "Aşk" romanını aldım önce elime. Sevgili eski oda arkadaşım Anne ve Bebişi'nden taa o zamanlar ödünç alarak okuduğum Bit Palas'tan beri Elif Şafak'ı severim. Ama her işini de okumadım, itiraf edeyim. Aralara serpiştirdiklerim oldu diyelim. "Aşk" fena değildi, ama teslimiyet ve sevginin arka odalarını keşfettiğim bu dönemde algılayabileceğim bir romandı sanırım. Genelde romandaki kahramanla çeliştiğim zaman iç sesim hep itiraz eder bir şeylere, pek azdı bu sefer. Ilık güzel hislere kendimi bırakabildiğim bir roman oldu..

O sırada "500 Days of Summer"ı aldım. Çok tatlı, ama inceden inceden işleye işleye insanın içini oyan bir film. Gerçek hayatın ta kendisi, "eh evet galiba ben de yaptım" dediğim anları çoktu. Bayıla bayıla izlediğim tatlılıkta sahneleri de. Romantik filmler artık böyle olsun, kadınlar da erkekler de yanlış fikirlere kapılmasınlar şu ilişkilerle ilgili, dediğim bir film :) Tavsiye ederim.

Alain de Botton'un "Aşk Üzerine" kitabını o sıralar yığına eklemiştim, bunların üzerine iyi gider diye düşündüm. Yazarın ismini aslında söyleyemediğimden, kitapçılarda büyük zorluk çekiyorum :) Rafların arasında arayıp tarayıp bulunduğu yeri bir şekilde bulmaya çalışıyorum . Fransızca mı İngilizce mi söyleneceğini bilmediğim bu ismi, bana yardımcı olması gerekirken meseleden pek de birşey anlamayan bir tezgahtara anlatma işkencesini düşünmek bile beni hayattan bezdiriyor. "Statü Endişesi" çok iyi bir kitaptı, özellikle benim gibi filozofları hatmetmemiş, öyle yalayıp yutmamış ama merak eden ruhlar için iyi bir okumaydı, o dönemler takıldığım bir konuda "Aaa ama hakkaten de öyle" dememe sebep olmuştu, "Aşk Üzerine" de sık sık aynı hisleri yaşatıyor. Neyse, sizinle bu kitaptan oldukça hoşuma giden birkaç satırı paylaşmak istiyor ve iyi geceler diliyorum:

"Aşk bizi bize yansıtıyorsa, o zaman yalnızlık, ayna kullanmamaya ve yüzümüzde olduğunu bildiğimiz bir kesik ya da sivilcenin nasıl birşey olduğunu sezinlemeye benzer. Ne kadar zarar verirse versin, ayna en azından bizi bize gösterir bir şekilde, hayal gücünün sınırlarını çizmemize yardımcı olur.."

"Ama Chloe'nin aynası olmak o denli kolay değildi. Çünkü gerçek aynaların aksine, metaforik aynalar edilgen olamaz. Ötekinin imgesini bulmak zorunda olan, arayan, gezinen, bir başkasının kişiliğinin olağanüstü karmaşıklığının boyutlarını yakalamanın peşinde olan hareketli bir aynadır. Kendi ilgi alanları ve özellikleri olan ve titrek bir elin tuttuğu bir el aynasıdır bu- bulmayı umduğumuz imge, gerçekte varolan bir imge midir? Akıl, Onda ne buluyorsun? diye sorar aynaya: Yürek ise, Onda ne bulmayı istiyorsun? diye sorar."
Sizin de sevdiğiniz insanlar gay olsa. Canınız kadar çok sevseniz yani. Bu insanlar sizden benden normal olsa. Bayaa böyle bildiğimiz normal. Baksanız, etseniz siz de bizim gibi bir hastalık falan görmezdiniz. Tanımamaktan, sevmemekten, henüz öyle birine tesadüf etmemektendir herhalde, diye düşünmek istiyoruz.


Bu insanlar mutlu olsunlar, hayat kursunlar, çift olsunlar, eş olmak istiyorlarsa eş olsunlar; biz şahsen gözlerinin içine bakıyoruz. Nasıl düğün yaparız, onu bile düşündük :) Ama tedavi etmeyi ya da değiştirmeyi düşünmedik.
Bugün gencecik bir adam, gencecik karısını şu kış günü soğuk toprağın içine bırakıp evine geri döndü. İkisini de pek tanımıyorum. Aslında kızı uzaktan tanıyordum. Bebek gibi güzel, bakılası bir kız. İnanamadım. Haberi aldığımda o mu değil mi diye saatlerce düşünüp, yakıştıramadığımdan o olmadığına karar vermiştim... Çocuğun hislerini ise tahayyül bile edemiyorum. Bu ruh halinden çıkıp evdekilerin yanına dönemiyorum. Ölümü anlamakta her zaman olduğu gibi zorlanıyorum... Allah kimseye böyle acı vermesin. Allah gani gani rahmet eylesin.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler