Bu akşam saat 9 itibariyle, 31 yaşımda bisiklet üzerinde durabildim, hayatımda ilk defa! 1, 1.5 saatlik bir süre sonunda pedalları çevirip ilerleyebiliyor ve düşmüyordum! Yıllardır aklımda olan ve yapmak istediğim birşeyi gerçekleştirmenin keyfiyle uyuyacağım bu akşam.

Bu yaşa kadar öğrenmemiş olmamın pek ilginç bir hikayesi yok: Sokaktaki arkadaşların bisikletlerinden tur isteyerek öğrenme çabalarım, biraz sakınan bir çocuk olduğum için ve bisikletim de olmadığı için sonuca ulaşamamıştı. Yazları evde dikiş dikip SEGA oynadığım için de annemlerden bisiklet istemek, bilmem aklıma gelmemiş herhalde. Bir ara kaykaya sarmıştım, çok çok istiyordum ama bir türlü o kaykay gidilip alınamamıştı. Zaten sakınıyordum dediğim gibi, kaykaya nasıl binerdim pek hayal edemiyorum. Kaykay kullanmayı düşlerken, bisiklet arada kaynadı gitti...

Eh sonra ortaokulda yeni taşındığımız sitede popüler bir aktivite değildi, herkes birbiriyle çıkma işlerini düşünüyordu ve lisede de öğrenmek için yeterli hevesim yoktu. Sonra çok geç olduğunu düşündüğüm üniversitede, millet Adalar'da gezip coşarken farkettim ne kadar özgürleştirici birşey olduğunu. Birileri hep "ohoooo ne olacak, gel sana öğretelim Ada'da, bir günde öğrenirsin" dedi ama kimse de kalkıp öğretmedi.

Caddebostan sahile gide gele ve tekerlekler üzerinde fiii oraya fiii buraya gezenleri göre göre artık canıma tak dedi. Tabii bu tak deme süreci 4 yıl falan sürmüştür herhalde heheh. Neyse, Mayıs başından beri eşimin beynini yemek suretiyle kıvama getirdim. Dün de çok tesadüf bir şekilde bizi Kadıköy'den arabasıyla alan kardeşimi hazır arabada yakalamışken "yaaaa Metro'ya gidelim bisiklet alalım yaaa yaaa" diye diye bisikletime kavuştum :)

İlk denemelerim felaketti, bayağı şikayet ettim ve söylendim. Eşime "Hmmm ben de tam bilmiyorum nasıl dengede durduğumu, içgüdüsel bişey" dediği için kızdım. Kesin yapamayacaktım zaten. Hem karşı apartmandaki çocuk niye izliyordu ki beni. Hem de yerde bir sürü taş vardı. Camlar da çoktu. Kavga eden çocuklar da kafamı karıştırıyordu.

Sonra kafamın çok dolu olduğunu, bunun beni deliye çevirdiğini ve çok fazla düşündüğümü farkettim. Kaç tam tur pedal çevirdiğimi saymaya başladım, bilinçsizce. Ve bu benim hızla konsantre olmamı sağladı: "Biiiirrr.... Biiiiirrr... Biiiiirrrr....Biiirrrkiiii ah... Biiirrr..Biiirrrr... Biiirkiiiiüüüççççaaaaaaaaaaa"

Sanki görünmez bir el arkamdan tutuyordu ve gidebiliyordum. Hala nasıl olduğunu anlamış değilim. Zaten ilk yaptığım sıralarda tekrarlayamıyordum ve bu durum beni daha da zorluyordu: Az önce yaptığın birşeyi nasıl oluyorsa yeniden yapamamak... Yapmıştım ama yineleyemiyordum. Sonra bir baktım, aaa yine yapıyorum, aaa yine yaptım, a aaaaa yine yaptım. Bu sefer yapışlarımla yapamayışlarım arasında dengeli bir oran olmaya başladı. Ve yarın yine gittiğimde yapabilecekmişim hissi arttı, en azından güvenli bir şekilde ayrıldım oradan.

Bunu 31 yaşında yazıyor olmam hazin gelebilir kiminize. Dün bisikletin ayarlarını yapıp bana teslim eden yaşlı ustaya öyle gelmişti. Halbuki birşeyi öğrenmek için yaş sınırı yoktur ve ben asla öyle bir sınır tanımıyorum. Bu lafı ettiğimde "Ama şunu öğrenemeyebilirsin, ya da belki bunu" diyerek sinir bozmaya çalışanlara, işte bu yazım kapak olsun.

Siz siz olun, yapmak istediklerinizi hangi yaşta olursanız olun denemekten imtina etmeyin. En azından bir deneyin yani, içinizde kalmaz :) Sevgiler.

Şu an çok moralim bozuk. Miço'nun sırtında 5 gündür sebebini bilmediğimiz bir yumru var ve henüz hiç inme belirtisi göstermedi. İlk farkettiğimizde önemsemedik ancak geçmemesi sinir bozucu oldu, ve ben üzerine düşündükçe şişliğin aslında Miço'nun son aşılarını olduğu yerde çıktığını farkettim. Ve tabii ki google'a danıştım, gördüklerim çok moral bozucuydu.

Zaten yabancı sitelerde sık aşılanan hayvanlarla ilgili çok sinir bozucu iddialar okuyordum: Bunların tümünün sektörün saçmalaması olduğu ve bu toksik maddeleri alan kedilerin özellikle de allah korusun kansere yakalanabildiklerine dair. Kuru mama ve aşı, beni korkutan iki şey. İkisine de bağımlıyım. Miço resmen ağzımızın içinde yaşıyor, öpmek birlikte uyumak, bunlar hayatımızın bir parçası olunca mecburen aşılar da öyle oldu. Kist aşıları, iç dış parazit işte hepsi düzenli oluyordu.

Ama son aşı maceramız çok çok kötüydü, çok. Veterinerimiz eve geldi, çünkü bebeğine bakmak için kliniğini kapatmıştı ve evimize gelebileceğini söylemişti. Bence bir sorun yok ancak Miço tanıdığı ve çok iyi bildiği bir yerde sonuna kadar savaşıyor, asla teslim olmuyor. Tam 45 dakika 3 yetişkin, kediye aşıları vuramadık ve o arada çok stres oldu bebeğim. Çişini kakasını altına kaçırdı. Bağırdı, saldırdı, ısırdı. Klinikte olsa böyle olmazdı, şaşkınlıktan bir şekilde teslim oluyordu.

Şimdi aşısının yerindeki yumruyu görünce en iyi ihtimal stresten kendini kasıp orada aşıyı çevreleyen bir doku oluşturduğunu düşünmeye başladım. Ama aslında hayvanlarda böyle bir durum yaşanıyor mu, hiçbir fikrim yok hatta bunu ben uydurdum diyebiliriz.

Bugün başka bir veterineri aradım çünkü artık kendi veterinerimize kızgınım. Adam, 3-4 gün yumruyu alkolle silmemizi ama düzelme olmazsa mutlaka görmesi gerektiğini söyledi. Fakat ihtimalleri hiç konuşamadım, ne olabilir nedir diye.... Tabii sonra google'da gördüklerim okuduklarım, beni dibe çekiverdi.

Siz aşılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Kediniz ve köpeğinizin aşı takvimine ne kadar sadıksınız? Ve endüstriyel kuru mamalar, kedinizi sadece bunlarla mı besliyorsunuz, kendi yediklerinizle mi? Hiç böyle bir yumruya rastladınız mı evcil hayvanınızda? Eğer bildiklerinizi benimle de paylaşabilirseniz, çok sevinirim... Yakışıklı oğlumun da selamı var.

"Hand of fate is moving and the finger points to you!!! " der Iron Maiden bir şarkısında. Sonunda bizim zamanımız da geldi. Uzun yıllar boyunca beklemenin sonunda biz de onları canlı izleyebileceğiz! Sonunda :)))

Iron Maiden ile ilgili hislerimden şurada size biraz bahsetmiştim. Tekrar kafanızı şişirmeyeyim. Yarın Maçka Küçükçiftlik Park'ta Sonisphere'in 2.si yapılacak, Iron Maiden ise bu festivalin headliner'ı olacak. İki gündür twitter'la yatıp kalkıyorum resmen ve yazımda bahsettiğim uçakla ne zaman inecek, hangi havalimanına gelecekler, bir türlü ipucu elde edemedik. Kısa mesafelerde uçak kullanmama ihtimalleri bile var.

Artık Ed Force One ismi verilmiş uçağı görme umudumu rafa kaldırdım. Yarın konserde izdiham olmasın, kalabalık olmasın, tek derdim o. Bir de dolabımda giyecek siyah birşey bulabileyim :) Bu yaşta kalkıp Akmar'dan tşört alamayız ya diye gülüştük az önce. Eh, artık grup tşörtü de giymediğimizden dolapta da bişey yok :)

Bu vesileyle babalar gününü kutlarım tüm babaların ve çocuklarının. Ben de bugün eşime güzel bir kitap aldım, Miço ve benim adıma verdim. Güldü, sen bana en büyük hediyeyi Miço'yu doğurarak verdin dedi. Heheheh.. İyi pazarlar.

Çok heyecanlandım. İnsan her gün yapımında ufak da olsa bir katkısı olduğu şarkının klibini izlemiyor ne de olsa:)

Gerçi o şarkı yazılacak, defalarca tekrar yazılacak belki, sonra albüme dönüşene kadar kaç vakit geçecek ve ne kadar emek harcanacak. Kaç toplantı yapılacak. Kimlere kimlere insan kendini anlatmak zorunda kalacak ve müziğini. Sonra albüme dönüşsün diye yine tonla emek harcanacak ve o klip çekilirken işte bu sefer yine ter dökülecek. Birileri oynarken, birileri çekerken ter dökecek. Birileri montaj masasında ter dökecek. Ve işte kızın biri de, gelip blogunda şarkı hakkında ileri geri böyle konuşup duracak :D

Moda'daki evimde yalnız yaşadığım dönemdi. Yalnız yaşamanın kaç evresi vardır sayamadım ama ben dibini bulmuş durumdaydım. Evde yalnız olmanın gıcık bir yanı, gece kötü bir rüya görme ihtimali ve kimseye anlatamama durumudur. Neyse ki, pek sık kötü rüya görmezdim.

Fakat bir sabah, ağlayarak uyandım. Çok tuhaftı, uykumda kendi sesimi duymuş ve sesime uyanmıştım. Biraz ayılmaya başlayınca farkettim ki, birşeyler söylüyorum. Söylediğim şuydu: "Noolur nolur artık şu evde bir insan sesi olsun, nolur bir çıtırtı bir sese uyanayım"

Aslında kulağa bu kadar acıklı geldiğine bakmayın, yalnızdım ama havam yerindeydi. Herşeyi kafama göre yaşıyordum, kendi keyfimin kahyasıydım. Gece 11de sokağa çıkar, gezer dolanır, içer canım çekince eve dönerdim :) Komşularım tatlı ve uzaktan kollayıcı tiplerdi, özel hayatıma karışmazlardı.

İşte bu olayı yaşayınca ben de şaşırdım. Ve hatta ilk anda kendimi kötü hissederek uyandığım için, ne yapacağımı ve kime anlatacağımı bilemedim. O an çocukken duyduğum birşey geldi aklıma, suya anlatmak. Gittim, banyo lavabosunu açtım ve akan suya yüzümü yıkarken ve ağlarken, ne hissettiğimi nasıl hissettiğimi anlattım. Suyla akıp gitsin diye. İşim bittiğinde çok rahatlamıştım.

Bu günlerin devamında Onur'la gtalk'ta geyiklerken bu geldi aklıma. Rüya gördüğünden bahsediyordu Onur. Ne fena, kime anlatıcam gördüğüm rüyayı gece gece ben, napim geçen koştum, suya anlattım dedim. A-aa süpermiş, şarkı yapim mi suya anlattım diye dedi. E yap dedim, ama tabi ne bilim yapılacağını. Gelenekle ve büyüyle ve tuhaf şeylerle ilgisi varmış gibi hissettiğimi söyledim. Yok ya, gayet saçma sapan biçimde romantik bişey suya anlatmak, hem yalnızlığın icat ettiği süper bişeymiş gibi dedi. Oyuncak ayına anlatmaktan 7000 kat daha güzel dedi. Hem yalnız değilsen bile kendini yalnız hissettirecek çok güzel bişey gibi dedi. Evet yalnızken yapmaya başladım ki zaten dedim. Bunu çok sevdim ben dedi. Sonra gitti.

Birkaç hafta sonra bişey yolladı bana. Bak dedi, oku bunu. Vurursun Patlar'ın ilk versiyonlarından biriydi. Şöyle bir dizesi vardı, "Niye böyle olduğunu suya soruyorum..." Beynim tavana yapıştı. Tam nasıl oldu, fikir mi vermiştim ilham mı, şarkı hazırdı da o dizede bir laflık boşluk mu vardı, hiçbirini hatırlamıyorum şimdi. Ama şarkının keyfini, her zaman fütürsuz ve herkeslerden farklı yaşadım :D
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler