Bu kış uzun saçlarla başım beladaydı. Yani uzun saçlarla ne zaman başım belada değil ki zaten benim. Neyse, eskiden olsa gider kestirirdim. Ama şimdi hem uzun saçı seviyorum hem de eşim kısa saçtan hoşlanmıyor, bir itiraz bir itiraz. Gerçi benim de şöööyle bir taraftan öbür tarafa saçları savurmak pek hoşuma gidiyor artık. Bu yaz da örgüler moda, kısaltmamak farz oldu iyice.

Tabi saçlardan kışın sıkılmanın sebebi nedir; soğuk havalarda sık yıkanamayan saçların yağlanması vs. Sabah çok erken çıktığım için ve servisler felaket soğuk olduğu için sabah yıkamak zor oluyor. Eh kış modunda akşamları da insanın içinden gelmezse iş uzuyor da uzuyor. 

Bir de uzun saçlıysam artık öyle davranmam gerektiğini kabul ettim. Bu saça bakılmazsa olmuyor arkadaş. İşte o vakit dedim ki ben 1,5 günden sonra saçlarımın yapışıp kalmasını istemiyorum. Roma biletini aldığımızda farkettiğim bir şey de, seyahatlerde gündüz çok gezersem genelde leşimin çıktığı ve akşam suratıma bakılacak halimin kalmadığıydı. Özellikle de saçlarımın. Şöyle bir diplerini havalandırıp tazelenmenin mümkün olduğunu öğrendiğimde "Hemen denemeliyim" dedim ve gerçekten çok memnunum şu an :)

Benim aldığım John Frieda'nın Volume Refresher denen ancak arkasındaki Türkçe çeviriye baktığınızda Kuru Şampuan olarak açıklanmış ürün oldu:


Güzel kokuyor, saçtaki yağı alıyor, hacim veriyor. Eğer güzelce uygular ve üzerine de üşenmez düzleştiriciyle düzeltirseniz, saç yesyeni fönlenmiş gibi oluyor. (Bkz, sevgili ofis arkadaşlarımın yorumları) Ancak dikkat edilmesi gereken birşey var, her sıkımdan önce iyice çalkalamak gerekiyor. Yoksa şişedeki pudrayı son kullanımdan çok önce bitirmiş oluyorsunuz. Bir de parfümünü saymazsak kimyasal kokusu ile sabahları ilk solumak istediğiniz şey olmayabilir. Yine de denedim ve beğendim diyorum.

Bir de Sephora çok satanları arasında bulunan ve (belki de kendi ürünleri olduğu için) satıcı kız tarafından çok övülen ancak o sırada ellerinde olmayan kuru şampuan var. Eğer rastlarsam bunu da denemek isterim. Bir de tabii, mümkünse bitkisel bir ürün arayacağım.

Anlayacağınız kuru şampuana artık dolabımda her daim yer var.

Hepinize şimdiden iyi tatiller diliyorum :)

27 Ocak 2013 tarihli edit : Sephora'nın çok övülen kuru şampuanını da geçen ay denedim. John Frieda'nın yanında yaklaşamadı performansı. Şişe zaten ufak, hemen bitti. Yani neredeyse bir sıkımda bitirecektim :P Pek de öyle yağları yoketmedi. Benimle değilsın Sephora kuru şampuan...


2 hafta önce tamamlanan bir dolgu silsilesi geçirdim. Ufak tefek yüzeysel dolgular yaptırdım, eski bir arkadaşımın tavsiyesi ile gittiğim hekime. Çürükler derinleşmesin, dişlerim temiz temiz olsundu hedefim. Aman sen dişlerinle oynar mısın... 

Geçen hafta sonu ne olduysa, son yaptırdığım dolgular birden acayip ağrımaya başladı. Sıcak - soğuk sızısı değil, bildiğin kemik ağrısı. Önce hafifti, artık iyice sapıtınca dün akşam üzeri izin alıp doktora gittim. İki dişim arayüz dolgusundan sonra öyle sıkışık olmuştu ki, diş ipi girmiyordu, gireceği zaman da ölesiye ağrıyordu. Biraz yükseklik farkını aldı, biraz da iki dişin arasını açtı. Rahatladım gibi geldi ama, korkuyorum acayip tekrarlar diye. Henüz ısırmaya bile cesaret edemiyorum.

Dolgulardaki yükseklik farkı ne beter bişeymiş. İncecik bir diş çıkıntısına yaklaşık 60kg yük biniyormuş. Bu basınç uzun süre devam ederse dişlerde kalıcı hasar oluşuyormuş. Çene kemiğimin 10 gün içinde böyle ağrımaya başlaması şaşırtıcı değil bu durumda. Umarım sorun sadece yükseklik vs.dir de daha fazla ağrı çekmem. Hem de sağlıklı olmaya çalışırken...

Gıcık ama tam kıvama geliyorum, bu hekim oldu, olley artık buna giderim diyorum. Hop bişey oluyor. Ya hekim ayrılıyor, ya böyle bir iç karartıcı olay yaşanıyor. Dentamed'deki 3 dolgumu 45 dakikada yapıp hiç yokmuş gibi hissetmeme sebep olan aplaaa.. Neden ayrıldın ki oradan ühü :_(

Not: Ağız sağlığı yerinde değilken insanın yemek yemek bile bir çileye dönüşüyor. Çenemi ağrıtmayan yegane kahvaltıyı fotoğrafladım size... 
Annemin balkonunda var gücüyle yağan yağmura rağmen yuvasından asla kıpırdamayan anne gugukçuk


Ve ona geçici  bir koruma olsun diye koyduğumuz branda


Ertesi gün, çekemedim ama, işaret parmağının ilk boğumu kadar bir bebek göründü annenin altında :))) Brandayı yağmur geçince kaldırdık.

Neşe doldum inanın :) Uzun zamandır göremediğim babannemi gördüm, annemlerle şahane zaman geçirdim, Bursa'yı ne kadar özlemişim onu hatırladım. Hatta kardeşimle yıllardır gitmediğimiz büyüdüğümüz mahalleye gittik, ilkokulumuzu gördük. Herşeyin o zamanlar bana dev gibi görünürken şimdi böylesine küçük gelmesi ne tuhafmış!!!

Gezerken bir alışveriş merkezinde çocukların resimleriyle açılan sergiyi de gördük. 6 yaş anaokulu öğrencilerinin yaptığı Atatürk resimlerini sergilemişler. Öncelikle sergi çok hoşuma gitti, yaratıcı işler vardı, fotoğrafla resmi birleştirmeleri için çocukları yönlendirmişler. Ve fakat bunların hayatımda gördüğüm en tatlı ve sevimli Atatürk resimleri olduğunu da itiraf etmek zorundayım! İşte size 6 yaş gözüyle Atatürk!

Ulusal Egemenlik Bayramı'mız kutlu olsun!

Not: Resimleri yapan küçük sanatçıların isimlerini almamışım, kusuruma bakmasınlar.

Roma gezimizde önemli bir mesaimizi yemek yemeğe harcadık desem hiç şaşırmazsınız herhalde :) Çok hazırlıklı değildik ama hepimizin elindeki aklındaki ufak tefek bilgileri birleştirince güzel tecrübeler yaşadık.

İlk akşamımızda uçaktan, o bitmeyen pasaport kuyruğundan, ve hızlı bir şehir turundan sonra öyle acıkmıştık ki; nasıl akıl edip de bu güzel restorana kadar sabredebildik şaşıyorum. Kuzenimin
Roma'da yaşamış bir iş arkadaşının tavsiyesi üzerine İspanyol merdivenlerine çok yakın Alla Rampa adındaki restorana gittik. Tahmin ettiğiniz gibi, hafif bir rampada olan restoranın bahçesi geniş, içerisi de oldukça büyüktü. Dışarıda bahçe kısmında sobaların altında oturan bazı turistler vardı ancak içeride genelde yerel müşteriler gördük. Ancak bölge turistik olduğundan içeride görmeye şaşırmamak lazım.


Bu restoranı değişik bir şekilde dekore etmişler, içeride tiyatro dekoruna benzer bir sokak oluşturulmuş. Hoştu ancak biraz tuhaf bulduğumu söyleyebilirim :) Ne yazık ki, gezmek için gittiğim yerlerde restoranlarda fotoğraf çekmeye öyle utanıyorum ki, sizinle sadece internetten bulduğum fotoları paylaşabileceğim.

Biz o gün o kadar açtık, o kadar açtık ki; ne var ne yok söyledik desem yeridir. Hatun kısmı olarak açlığımızı başlangıçlarla yatıştırınca, ana yemek yerine direk tatlıya geçtik. Tabii o gazla içtiğimiz şarap da fazlaca olunca bayağı neşeli bir grup olduk. Garsonlar tüm İtalyan garsonları gibi cefakar ama sertler :) Hatta kuzenim arada garsonumuzun bize gözleri faltaşı olmuş gibi baktığını, onca tabağı nasıl silip süpürdüğümüze şaştığını söyledi :) Ama bence en komik an, İtalyan restoranlarında ayrıca ücretlendirilen ama mutlaka getirilen ekmek & kraker sepetini görünce bizim önce zeytinyağı aramamız, sonra garsondan tabak alıp zeytinyağı ve balsamik sirke karışımını kendimiz yapıp bandırmamızdı bence :) Artık yuh mu dersiniz güler misiniz bilemiyorum ama o açlıkla kuru ekmeğe talim etmeyi gözümüz yemedi :)


Yemeklere gelince... Kızartmalar dışında hepsini başarılı buldum. Örneğin, kabak çiçeğini peynirle doldurup kızartmışlar, fikir çok hoş ancak yağı bana biraz ağır geldi. Enginar kızartması için bişey diyemiyorum, çok haşmetli görünüyordu ancak biz yemeği bitirdikten sonra aklımıza geldi ve yiyemedik :)

Roma'da enginar mevsimi ne zaman biter bilemiyorum ancak bizim tükettiğimizin 8-10 katı kadar enginar tüketiyorlar herhalde. Kızartıyorlar, yumurtalı kızartıyorlar, Roma usulü haşlıyorlar.. Daha Allah bilir neler yapıyorlar :)

Yediklerimizi hatırladığım kadarıyla çok da ballandırmadan hızlıca anlatacağım, okuyanlar için acıklı olmasın istiyorum ama İtalya'da neler yenebileceğine ve hesaba dair fikir de versin: Bir tütsülü peynirli risotto (çok güzeldi), bir kalamar (kızartmaydı ama fena değildi), bir rokalı peynirli salata (çok hoştu), bir spagetti bolognese (adamlar bu işi biliyor anacım), bir içi peynirle doldurulmuş kabak çiçeği kızartması (eh), bir tavşan yemeği (bayağı güzeldi), bir Sicilya usulü kılıçbalığı (başarılı), iki krem karamel , bir beyaz mereng üzerine sıcak ev yapımı çikolata sosu (bu bildiğimiz beze üzerine krema ve sos şeklinde manyak bir tatlıydı), iki şişe 2010 chianti şarabı, beş limoncello ve 5 kahve (Yuh diyeceksiniz sanırım ama 5 çok aç yetişkin olduğumuzu söylesem ikna olur musunuz :)))  Yediklerimizi düşünürsek makul bir ödeme yaptık: 240€. Ancak diğer odalara giden tabak tabak deniz kabukluları, yan masada yenen kızarmış devasa enginarlar ve dğer tüm yemekler de aklımızın bir köşesinde kaldı...

Alla Rampa'yı size rahatlıkla tavsiye edebilirim. Hem ortamı, merkeziliği hem de yemeklerin kalitesi açısından...

Alla Rampa
Piazza Mignanelli, 18  00187 Rome, Italy

İçinden ışık geçen laleler :)

Yıllardan beri istemişimdir ancak bir türlü şu Lale Festivali'ni yakalamak kısmet olmuyordu. Genelde baharın yüzünü gösterdiği o ilk günlerde ben öyle bahar sarhoşu oluyorum ki, organize olup bir yerlere gitmek hiç içimden gelmiyor. Kendimi sokaklara vuruyorum ama tamamen doğaçlama. Bir yerlere erken gidemeyince de bu şehirde birşeyler görmek mümkün olmuyor doğrusu, hep kalabalık.

Bu sene sağolsun şirketten bir arkadaşımız fotoğraf gezisi organize etti de, rehavetten kurtulup laleleri görebildim. Favori çiçeğim değildir laleler ama o tuhaf gizemli şekilleri de beni çekmiyor değildi. Cumartesi kalktık sabahın köründe ve o yağmura rağmen ümidimizi yitirmeyip Emirgan'a gittik. Gerçekten temiz yürekli arkadaşlar varmış yanımda, tam dedikleri gibi oldu, yağmur durdu 2 saat açtı ve işimiz bittiğinde yine tüm şiddetiyle yağmaya başladı.

Ben de acemi bir fotoğraf heveslisi olarak aşağıdaki kareleri elde ettim. Çok keyifli bir sabahtı, Emirgan Parkı bomboştu ve herkes gelene kadar işimizi bitirip toparlanmamız çok iyi oldu. Ancak öyle mavi laledir orijinal şeyler göremedim. Peyzaj da açıkçası pek ilham verici değildi... Daha sanatsal yaklaşımlar bekliyorum artık, güzel İstanbul'umuza yakışır...

Güncelleme: Meraklıları için bazı bilgileri eklemek istedim. 7. Uluslararası İstanbul Lale Festivali 7 - 29 Nisan 2012 tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle sürdürülüyor. Lale ekimleri Emirgan Korusu, Yıldız Korusu, Yedikule Soğanlı Bitkiler Parkı, Hidiv Korusu, Beykoz Korusu, Göztepe Gül Bahçesi, Büyük Çamlıca Korusu ve Küçük Çamlıca Korusu'na yapılmış. Toplamda 104 türde 11.6 milyon lale ekimi gerçekleştirilmiş. En büyük lale koleksiyonu Emirgan Korusu'nda ve 112 türden toplam 1.8 milyon laleyi içeriyor.


Koyu kırmızı rengi çekmek çok zormuş gerçekten, yukarıdaki tonların hakkını veremiyor insan


Üstteki lalenin rengine bakar mısınız... Renklere bakmaktan kompozisyon düşünemiyordum...


Kadraj dolusu renk :)


Sabahki yağmurun damlaları hala tazecikti biz çekim yaparken...


Bu asi beyaz çiçeği kim akıl edip kırmızı lalelerin arasına dikmiş bilmiyorum ama çok güzel bir konu vermiş bize :) 


Yine kadraj dolusu renk. Başımı döndürüyor bu fotoğraf :)


Yukardaki de en sevdiğim fotoğraflardan... 


Tam 6 gündür bitmeyen bir çikolata krizi geçiriyorum. Önce ofiste yoğunluktan gidip yiyemedim, akşamları yatmadan önce aklıma düşer oldu. Evde de sürekli yenmesin diye bulundurmam pek. Cuma günü sonunda kafeteryadan bir Eti Karam stick alabildim ama kendimi tuta tuta iki kare yiyip kenara koydum.

Cumartesi koşturmacayla geçti ama hala canım çok çikolata istiyordu. Cumartesi akşamı evimize gelecek arkadaşlar bişey istiyor musunuz diye sordular, yanıtım tabii ki çikolata oldu! Onu da Pazar günü tükettim, ama akşama Survivor'da ödül oyunu olarak Milka vermesinler mi... Vallahi insanın yiyeceği yoksa bile istiyor bu pis reklamlar yüzünden bazen. Bu sefer de üzümlü fındıklı ve yoğurtlu çileklisi (ki ben çilek aromasından aslında nefret ederim) burnumda tüter oldu.

Dün de ofiste Cuma'dan kalan ve öyle azıcık azıcık yediğim Karam'ı resmen bir seferde mideye indirdim. Akşam eve dönerken gittim, aklımdaki Milka'ları aldım. Eve bir geldim, eşim de acımış ve bana çikolata almış. Yani bu kadar tatlıya benim çoktan midemin alt üst olması gerekirdi, normalde pek tatlı sevmem. Fakat işte yukarıdaki fotoğrafta, yemek sonrası kendime ölümcül bir kokteyl hazırlamak üzere nasıl da hevesli olduğumu görebilirsiniz :)

Bir an önce şu kriz bitsin istiyorum, yoksa ben biteceğim!!! Sanırım Fransızların şöyle bir sözü varmış; "Çikolata ağızda 15 saniye, p.o.poda 15 yıl durur" diye... Akıldan çıkarmamakta fayda var :)

Sizlere görmeseniz de bacaklarımdaki koccaman morlukların sebebini açıklamak isterim. Geçen hafta sonu bisikleti bodrumdan çıkardım. Okuyanlarınız hatırlar, bisiklete binmeyi daha geçen yaz öğrendim ben. Öğrendikten sonraki ilk hedefim, bir araba alıp bisikleti arkasına atıp sahilde iyice işi ilerletmekti. Aralık sonunda arabamızı da alabildik. Geçen hafta havayı güzel görünce hakkaten deli cesareti isteyen bişey yaptım.

Kalktım, bodrumdan bisikleti yukarı taşıdım. Ki 14 kiloluk şekilsiz bişeyi merdivenlerden bir kat yukarı taşımak iğrenç oluyor. Sonra sildim efendim, süpürdüm. Arabanın arkasına atmak ise tamamen benim kafamdan uydurduğum bişeydi, koltukları yatırdım, taşıyıcı olmadan bagaja sokmayı denedim. Uğraştım uğraştım yani şöyle düşünün, uğraşmalarımın sonunda eve dönüp yatıp uyumak istedim, öyle yoruldum. Ancak o pisiklet o bagaja sığmadı :) Aslında arkadaki araba o kadar yakın parketmiş olmayaydı, sığardı da... Neyse.

Ben de kalktım, gözümde güneş gözlüğü, efendim elimde iphoneda harita, Göztepe Özgürlük Parkı'na doğru yola çıktım. Yolda boş kaldırımlardan cesaret alıp biraz bisikleti süreyim dedim. Bir de ne göreyim?! ben bu bisikleti sürmeyi bildiğin unutmuşum!! Demek 30'undan sonra kurulan nöron iletişimleri o kadar da güçlü olmuyor. Tam da o sırada kapıcının kankası karşıdan gelmez mi... Adam kıs kıs gülüyordu halime, ben de rezil olmayayım diye bisikletin orasını burasını kurcalıyorum ki, sorun bende değil, bisiklette etkisi yaratayım :P

Bisikletle ben yürüye yürüye gidiyoruz, düşünün yani, koca yetişkin kadın, binemediği bisikleti yanında götürüyor. Yollardaki durumum bu. Göztepe Parkı'na yaklaşmışken ufak başka bir park görünce, bari şurada biraz denemeler yapayım diyip, orada çekirdek çitleyerek çocuklarını sallayan bir grup salak kadına rezil olmayı başardım.

Göztepe Parkı'na bayaaaa uzun bir yol katedip gittikten sonra bir baktım ki, bisiklet yolu yokmuş! Her yer insan kaynıyor ve adım başı yoluma bir çocuk, bir yavaş yürüyen kadın çıkıyor. Tabii ki acemi olduğumdan, onların arkasında kalınca hoop devriliyorum. 10 dkda anladım ki bana orada da şans yok. 10 dk sonra geri dönmeye karar verdim.

O kadar yolu sıcakta geri teptim. Zaten acıkmışım, sonlara doğru bayılma noktasına geldim. Bir yerlerden su aldım, resmen Allah yardım etti de en kısa yoldan ana yola çıktım. Süremediğim bisiklet yanımda, tam bir başarısızlık tablosu olduğumu söyleye söyleye eve gidiyordum. O kadar iğrenç bir histi ki... Her yanım orama burama çarpan bisikletten morarmış, acıyor. Açım.

Sonra eve yaklaşınca bir okul bahçesi gördüm. Orada eskiden de takılmıştım. İzin aldım güvenlikçiden, tam 1.5 saat bomboş bahçede kendi kendime bisiklet sürdüm. Tabi öyle döne döne sürmek bana pek tecrübe kazandırmamıştır ama en azından üzerinde nasıl duracağımı hatırladım vs.. Ve hevesimi aldım. Akşam olduğunda, en azından çabaladım, denedim diye kendimi bir parça daha iyi hissediyordum.

Eve doğru yürürken ise, kendimle gurur duyduğumu çünkü 30 küsür yaşında oramın buramın morarması pahasına, tüm muhite rezil ola ola, bişey yapmayı öğrenmek için samimi bir çaba harcadığımı ve bunun için güneşin ensemde olduğu bir gün üşenmeden o ağır şeyi sürükleyerek kilometrelerce yürüyebildiğimi düşündüm. Bundan sonraki maceralarım umarım daha iyi geçer, kırık bir kol ya da bacak olmasın çok rica ediyorum :)
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler