Yarın 1 haftalık eşim olacak beyefendiye telefonda gıcırdadım az önce. Uzaktayız, işi icabı. İlgi isterim de falan dedim.

Şimdi sevdiğimiz dizinin yarın tvde yayınlanacağını görmüş bulunuyorum, yeni bölüm. Hemen aramak için deliriyorum?! Evlilik böyle birşey mi?

Uykusuz kapkalın çıkmış. Neresinden başlasam bilemedim. Önce bildiklerimi sonra yeni köşeleri okumaya karar verdim. Sonra okurken kararımı bozdum. Umut Sarıkaya'nın köşesine gelince eşimi andım yine. Tuvalette derginin cılkı çıkana kadar okunacağını düşünüp güldüm.

Zamanlamamız ve evdeki olan bitenler yüzünden, romantizm en sona kaldı bu aralar. Evlendikten 2 gün sonra gitti, balayımız zaten düğünden sonra, düğüne 2 ay var, evde işler dizboyu, nikahtan sonra hiç başbaşa da kalamadık, işimde bir sürü aksiyon var, devamlı arayıp bunlardan bahsederek zaten beynini yiyorum, günde 5 posta haber geçiyorum falan da filan.

Canım aşkım romantizm arka sıralarda kalsa da bugünlerde, şunu bilmeni isterim(bunu yazmak çok tuhaf birşey mi?!): En sevdiğim arkadaşımsın! Kucağında mıkırdanmayı, birlikte yemek yapmayı, birlikte temizlik yapmayı, maç izlemeyi, Hussain Bolt'u izlerken yemek yemeği, evladımız Hussain Bolt gibi olursa her koşusuna birlikte gideceğimizi düşünmeyi, Uykusuz'u önce sen alırsan sıramı beklemeyi, networkte oyun oynayıp devamlı sana yenilmeyi ve buna delicesine sinir olmayı, seninle The Closer izlemeyi, sen yokken izlememeyi, yemek yaparken sana habire laf sokmayı ama yaptığın yemek benimkilerden bin kat güzel olunca o lafların hepsini geri yutmayı, koridorda yaptığın o acayip şeyi :) çok seviyorum. Seninle yaşamayı çok seviyorum.

Hadi gel artık da, romantizmimizi de besleyelim. Bu arada aşkım, kuralar çekildi sana Galatasaray'ın rakiplerini attım ama, sen gene yoğunluktan bana dönemedin sanırım. Gözlerinden öperim.


Not: Yazının başı dün gece yazılıp sonu bugün getirildi :P Bütün yazı bu zaman akışına göre düzeltilmedi :)
Kendi işaretimi koymalıydım. Bu süreçte, kontrolün elimden kayıp gitmesini izledim aylarca. Sesimi çıkarmadım, herkesin isteklerini kabul ettim. Bu bende telaşa da yol açtı. Ben bunu mu istiyorum, diye kendimi sık sık sorguladım. Çoğunda da aynaya bakıp hayır cevabını aldım. Ama müdahale edemiyordum. Soranlara naapalım öyle istiyorlar, diyerek boyun büküyordum.

Sonunda sanırım bilinçaltım ve bir şekilde bilinçüstüm, bir yandan da sevgilimin destekleriyle, işe el koydum. Aileler de hayır demedi, çünkü kimse onların düğünlerini ellerinden almıyordu. Diğer programlar tam gaz devam, ama işte ben de koydum izimi, parmak izimi. Evet, Guns'n Roses "Sweet Child O'Mine" çalamadı biz yürürken. O benim hatam, cd'ye çekmeyi unutmuşum. Yine de çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir nikah öykümüz var artık! Pazartesi başvurduk, Cuma günü evlendik! Krem elbisem, minik buketim, keten pantolonlu sevgilim ve Kadıköy'de ışıl ışıl bir günde nikahımızla, hep hayal ettiğim gibiydik! Beyaz Mini Cooper gelin arabamız oldu. 3 günde çok tatlı bir bayan olan Gözdem Hanım'la nikah şekerlerimizi ayarladık. Birkaç gün içinde sadece soft kopyası olan davetiyemizi "e-mailledik". Nikah çıkışı 15 kişi Moda Teras'a gittik ve enfes bir deniz manzarası eşliğinde, sakin sakin yemeklerimizi yedik. İçtik. Güldük.

Bu da benim izim! Sevgili annelerim ve babalarım, üzgünüm ama benim de bir parçam olmalıydı artık kendi evliliğimde! Annecim, sana da gol atmış gibi oldum ama merak etme, seni de mutlu etmek için bir yol bulacağım. Ki zaten, bunu da ilerde yazıyı okur da konuyu yanlış hatırlarım diye not ediyorum, sen destekledin beni nikahını önceden yapabilirsin bir sakınca yoktur şeklinde.

Öyleyse diğer detaylar için izlemeye devam edeceksiniz. Zira bugünlük yazabileceğim de bu kadardır!
Heyecanı artırmak için küçük parçalar halinde vermeye devam ediyorum olan biteni :D Evlenmek aslında çok kolay birşeymiş. 4 günde halledilebiliyormuş. Pazartesi sabahı sevgiliyle uyanıp, hadi evlenelim demek; o gün başvurup Cuma evlenmek pek tatlıymış. Balayına gitmemek gıcık birşeymiş, balayı olarak Caddebostan'a yürüyüş yapmak da fena değilmiş. Devamı geliyoooor! :D
Hafta koşturmaca içinde geçti. Detayları vereceğim. Nikah başvurusu, nikah şekeri ayarlama, kıyafet alma, el çiçeği vs... Hepsini 4 günde hallettik. Pazartesi sabahı gün aldık... Evet detaylar daha sonra...
Anne hamamböceğine,
Az önce tam 8 yavrunu öldürdüm. O kadar miniklerdi ki, sizin sülaleden olmalarını anlamam zor oldu. Ama çok tatlılar, şimdiden sana benziyorlar: Uzaktan beni farkedince o minicik bacaklarıyla çılgınca kaçmaya çalışıyorlar. Yaklaştığımda ise sinip hareketsiz kalarak görünmeyeceklerini sanıyorlar. Oradan anladım, tam kendine yakışır çocuklar yapmışsın.

Ha bu arada, geçen hafta içinde de en az 10-15 tanesini katletmişimdir. Hepsi için üzgünüm... demek isterdim. Ancak büyüyüp sana benzeyecekleri günden dehşetle korktuğumdan, ayağımdaki zafer terliğimle evi tarayıp salak olanlarını her daim avlıyorum.

Ancak birazcık aklı olanlar... İşte onlar benim korkum. Kimbilir aşağıda, içerde, yukarda, yanda.. Daha kimbilir kaç tane var sizden. Hızla büyütüyorsun onları, tebrik ederim. Ben de bu hıza uyum sağlamaya çalışıp, her gece eve geldiğimde sizinkiler eşşek kadar olmadan, üremeye başlamadan yoketmeye çalışıyorum.

Kendiniz nerelerdesiniz sahi? Sen ve nükleer santralde yetişmiş diğer akranların. Çok merak ediyorum. Üşenip 2 ekmek 1 maltepe almaya hep veletleri gönderiyorsunuz. Daha da semiz olamayacağınıza göre... Dünyayı falan mı ele geçirmeye çalışıyorsunuz şu aralar?

Seninle meydan savaşım sürecek. Bu sırada tek olduğumu ve senden iğrendiğimi de hesaba katarsan çok memnun olurum. Haydi eyvallah!

Not: Evet, elektromanyetik dalga yayan böcek kovucu zottirik işe yaramadı.
Sinirliyim. Yorgunum. Üzgünüm.

Müstakbel eşimin sevgili dostu Nancy'nin arkadaşları Türkiye'de. Turlarının finalinde onları güzel bir yemeğe götürecektim. Mezeler, kebap, rakı. Format bu. Rezervasyon her birşey tamam. Ben de değil, E. yaptı uzaktan. Ne sipariş edeceğim, neyi nasıl servis edecekler, hepsini öğrendim.

Bir de tabii, Nancy'nin hatırı var. Küçük hediyeler hazırladım. Son dakikaya bırakılmış olsa da, 2şer yazma, ahşap bir tarak ve minik desenli hap kutuları gibi kutulardan birer hediye paketi. Nancy'e de var bi tane. Paketi yaparken gören biri, bunların söz veya nişan zamanı ailelerin birbirlerine gönderdiği hediyelere benzediğini söyledi. Tam istediğim havayı yakalamışım demek ki...

Eminönü Mısır Çarşısı önünde buluşulacak. Yemekler yenecek. Acaba ne sohbetler edilecek. Merak içerisindeyim, belki de çok güzel geçecek...

Ekildim. Tam 50 dakika (erken de gelmiştim) bekledim. Eğer bu akşam Yeni Camii'nin yan kapısı, Mısır Çarşısı ön kapısının baktığı meydanda ağaca dönmüş bir kızcağız gördüyseniz, o bendim. Sapsarı hırkamla görülmemem mümkün değil. Belki siz görmüşsünüzdür beni... Fotoğraf çekenlerin karelerine girmiş olabilirim yanlışlıkla. Eteğimin rüzgardan kafama geçmesine engel olmaya çalışmadığım sırada, beni kesen Türk erkeklerini yok saymakla meşguldüm zira.

Belki de beklerken bana hostel soran o iki Amerikalı kadının hayatını kurtarmak için orada bulunmam gerekiyordu. Bilemiyorum. Yazık oldu. Güzel içli köfteler, fındık lahmacunlar, gavurdağı ve diğer mezeler, mis gibi de kebapları kaçırdılar. B*k yiyin. Ben bu Cuma bunun acısını çok fena çıkaracağım, gövdemi kebaplara bandıracağım.
Şu an Kabak Vadisi'nde olmak istiyorum...

Fethiye'den yiyecek içecek son alışverişleri torba torba yapıp, sırt çantalarına tıkmak,

Sabahki dolmuşa yetişip o bir yanı ürkünç uçurum, bir yanı enfes dağ, uçurumun dibi turkuaz suları izleyerek ve yükseklik korkusu hafiften ısırmaktayken sevgilimle gülüşmek,

Kabak'a varınca dolmuştan inip, kendimi yol iz olmayan, sadece beyaz boyalı taşları izleyerek yuvarlana yuvarlana ineceğimiz yola vurmak,

Yolda Chris'e rastlamak, son havadisleri kısaca almak,

İniş sırasında ölesiye susamak ve Sultan'a gelince içilecek buz gibi bir bardak suyun hayalini kurmak,

Evimize varmak,


Azıcık eşyamızı ve marketten aldıklarımızı yataktan başka birşey olmayan bungalovumuzda bir taraf gardrop bir taraf buzdolabı olacak şekilde 3 dakikada dizebilmek,

Yavaşlamak için çaba harcamak gerektiğine şaşırmak,

Sultan Kamp'ın ennnnfes yemekler pişiren aşçısı Selda'ya inanamamak,

Her akşam yemekte Avustralyalı doğa parkı çalışanı bir çift ve Fransızca'dan başka bir dil konuşamayan ama herşeye gülümseyen çekirdek aileyle oturmak,

Onlarla 3 günde aile gibi olmak, sözleşmeden hep beraber oturmak,

Yemek sonrası tekila ve biradan kıyak kafalarla Aussie'lere hep güzel ülkemizden bahsettiğimizi görmek,

Bungalovumuzun verandasında Turan Abi'ye akşam yemeği öncesi tekila ikram etmek, gelen giden tipleri sormak,

Selda'nın yemeklerinden kafayı yemek,

Denizde yorulup kendimizi plajdaki taşlara vurmak,

Öğleden sonra bungalovun verandasındaki gölgeye minderleri atıp uykuya dalmak,

Çok sıcaklayınca Sultan Kamp'ın minik duru su havuzunda serinlemek,

Gene uyuklamak,

Uyanınca acıkıp nutellaya abanmak,

Hava az serinleyince Metin'in oraya gidip iki lafın belini kırmak,

Gece ay batarken manzaradan apışıp kalmak,

Telefonun çekmemesini umursamamak, bu alet neye yarardı diye bir yere atıp unutmak,

Selda'ya yemeklerden dolayı tapınmak,

Likya Yolu'ndan, eski uygarlıklardan, buraya eskiden zeytin toplamaya mevsimlik gelen insanlardan bahsetmek, bir gün Likya Yolu'nu baştan başa geçeceğimin hayalini kurmak,

Sahildeki taşların her birini elime alıp dokunma saplantısına sarmamaya çalışmak,


Gece gece tangır tungur müzik yaptığını sanan New Age özentilerini takmamak ve Fatih Türkmenoğlu'na yine yine hak vermek,

Vadiyi gezerken tuhaf bir şekilde orada tekmişiz ama yalnız değilmişiz hissini içime çekmek,

Bunların her birinde istisnasız E. ile olmak

istiyorum.... Onun hatırına şu aşağıdaki pozu yine vermek istiyorum.

Edit: Uçtu resimler. Tanınmayacak halde olsam da aman tikkat dediler.
Pek eğlenceli veya maceralı olmasa da, bu olayı çok anlatasım var:

Ofiste müdürümün odası benim masamın tam arkasındaydı. Sırtım dönük otururdum odasına. Camdan bir oda onunki de. Her konuşulan duyulurdu. Biz de defalarca uyarmıştık, önemli işlerinizi burada görüşmeyin diye, pek takmazdı. Gene de kendisi nazik, saygılı biridir.

Bir akşam mesaiye kalmıştım. Müdürlerden biri girdi odaya. Kapıyı kapattılar ve harala gürele konuşmaya başladılar. Belli ki bütün gün bu konuşmayı planlamışlar, herkesin gitmesini beklemişler. Ben sotedeyim, beni gören yok. Hepimizi teker teker çekiştirdiler. Sı.çıp sıvadılar resmen. Ne ara kademe yöneticilerimiz kaldı, ne biz. Ne kadar kötü çalıştığımızdan, ne kadar az çalıştığımızdan ne kadar beceriksiz olduğumuzdan. Coştular filan. Resmen bağırarak konuşmalarından, benim orada olduğumu bilmediklerini anladım.

Bir süre içinde çıkacaklardı. Zaten birkaç aydır devamlı fazla mesai istedikleri için onlara gıcık kapıyordum. Bu durumla yüzleşmek istemedim. Sinirimden yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Bir yandan da "Naber gö.tlekler" şeklinde onların konuşmalarına şahit olduğumu göstereceğim anın hayalini kuruyordum. Kararsız kalmıştım. Odadan çıktıkları an beni görecekler, gördüklerinde de olay patlak verecekti. Ne yapmalıydım...

Birden devasa kulaklıklarımı farkettim. Masada duruyorlardı, onları taktığımda pek birşey duymadığımı herkes bilirdi. Taktım, ancak konuşmaları dinlemeye devam etmek için de müzik açmadım. Birkaç dakika sonra odadan çıktılar. Benim orada oturduğumu gördüklerinde yüzlerindeki ifadeyi halen unutamam! Sakince yanıma geldiler ve birşeyler sordular: Kulaklık yüzünden duymadığımı işaret ettim, kulaklığı çıkardım. O kadar kaba ve abartılı konuşmuşlardı ki, diğer ekip arkadaşlarım bunları duysa herkesin siniri tepesine çıkardı. Haksızlık etmişlerdi. Ve onlar bu laflarını duymadığımdan emin olmak istiyorlardı. Hatta kulaklık varken hiçbir şey duymadığıma dair espri bile yaptılar, duymuyordum değil mi? En donuk ifademle, hayır duymuyorum dedim. Mesaiye kalmamla ilgili espriler yaptılar, kimse de görmemişti orada olduğumu. En başından beri buradaydım, sanırım siz beni görmediniz dedim. Sakinleştiler. Birkaç dakika sonra gelip duyup duymadığımdan emin olmak için -ne de olsa sinirli olurdum- biraz daha espri yaptılar. O halleri de gözümün önünden gitmez hiç...

Olay bu şekilde kapandı. Hakkında ileri geri konuşulan kişilere bu sözlerden bahsetmedim hiç. Kimi zaman içinde iş yerinden ayrıldı, kimi hala bizle. Bir gün anlatırım, nasılsa artık kimsenin canını yakmaz...
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler