Şöyle bir sözü olduğunu duymuştum vakt-i zamanında:
"Yazabiliyorken masadan kalkarım, tıkandığım zamanlarda değil."

Zihnimin derinliklerine böyle bir stil işlemiş. Belki Hemingway böyle birşey söylemedi, belki benzer birşey söyledi ama bana böyle geçti. Özetle, ne zaman birşey yaparken tıkansam, aklıma gelir. Tam masadan kaçacakken, kalıp sorunu çözmemi sağlar.

Masadan "yazabiliyorken" kalkarsanız, döndüğünüzde devam edecek bir noktanız olur. Ama "tıkanıklığı" gidermeden kaçarsanız, döndüğünüzde mevzu aynı sıkıcılığı ile orada duruyor olacaktır.

Çocukken aklıma yapışan ve üzerinde tuhaf uzun çocuk saatleri boyunca düşündüğüm, sonra bir gün birşey yaparken dank! diye ne demek istediğini anladığım bir laf. Şimdi yan tarafta aslında birşey yapmaya çalışıyordum, mola vermek istedim, yine aklıma geldi. Ama gördüğünüz gibi bu sefer kaçtım çünkü buraya yazıyorum :P

PS: Quotes yazarak birkaç arama yaptım, o söze en yakın bu çıktı karşıma. Belki de yanlış anlayıp kendimi mi kandırdım yıllar yılı :) Ama güzel bir yol, hoşuma gidiyor buna kanmak. Çalışmaya devam etmek için Hemingway'i düşünmek :)

"I learned never to empty the well of my writing, but always to stop when there was still something there in the deep part of the well, and let it refill at night from the springs that fed it."

Bir yerlerdeyim. Kiminde koşuşturuyorum, kiminde sakin eşya toparlıyorum. Bir telefon geliyor ya da bir haber... Gelinliğini al gel diye... Eee nasıl yani diyorum. Düğünün var diyorlar. Eşim yanımda hepsinde, dönüyorum, aaa nasıl yaa daha düğün mü var, iki tane yaptık ya diyorum. O da bana, elinden birşey gelmeyeceği ifadesi ile, naapalım, insanları üzmeyelim, hem bitçek gitçek kıvamında birşey söylüyor. Ben aa yeter ama, bir düğün daha çekemeyeceğim diye isyan ediyorum - İsyan ettiğime pek memnun oluyorum. Ama gene de tıpış tıpış gelinliğimi toparlıyor, gitmeye hazırlanıyorum. Bir keresinde 3. düğünüm bari kilisede olsun, kilisede hiç yapmamıştık dedim. Arkadaşım Kat'ı nedimem yaparım dedim. Ee yeter ama dedim. Bu nasıl iş, 3 düğün mü olurmuş dedim...

Bu tuhaf paragraf balayımızdan sonraki haftalarda gördüğüm ve bir hafta içinde 3 kez, farklı şekillerde tekrarlanan ama ruh hali ve teması aynı olan rüyalarımı anlatıyor. Sizi bilmem ama ben bu rüya fırtınasını çok matrak buldum! Yani hadi bir gördüm, üzerinde düşündüm; iki gördüm hmm dedim; üç gördüm artık ben buna gülmeyeyim de ne yapayım, bilinçaltım bari kilisede nikah yapaydın da hiçbir şeyden mahrum kalmayaydın kuzuummm diyerek resmen benimle dalga geçiyor diye pek bi keyiflendim. Düğünlerin yoruculuğu ve sıkıcılığının bir şekilde çıkmasını bekliyordum, bilinçaltımı gene ve gene çok sağlıklı bir tepki verdiği için alnından dudaklarından öptüm. Nitekim anlatırken bile gülünecek bir tortu bıraktığı için de bu rüya işine pek keyiflendim.

Fotoğraf Paris Centre Pompidou'daki bir..bir... Ne olduğunu tarif edemeyeceğim bir odadan :) Modern sanatlar merkezi olan ve aslen mimarisiyle şaşırtan bu binanın bir katında, böyle bir odaya girmiş bulunduk. Kimse yok içerde. Garip, melodisi belirsiz karmaşık bir piyano sesi geliyor fondan. Bu garip heykelimsi oluşum da, yerden 3 metre falan yüksekte o ahşap duvarın üzerinde duruyor. Altında gezinebiliyorsunuz. Fakat o burun var ya... O burun arkadaşlar, 4 metre en az ileri uzanıyor. Hakkaten devasa birşey. Ben burnu yandan çekemedim, çünkü ya bu sanat değilse ve rezil olursam endişesi taşıyordum ahahaha :DD Ama tabii içeri girer girmez, artistik ama ufacık odadaki bu orantısız sanat aman pardon burun ve müziğin saçmasapanlığı beni pırt ettirdi. Yani pııııırrrtttt diyerekten birden gülmeye başladım :) Zaten modern sanat düşkünü değiliz, Centre Pompidou'nun acayip binasını görmüşüz ve önündeki meydanda performans yapan sokak sanatçıları bize yetmiş. Haydi hızla bir içeri bakalım dediğimiz ve nereden başlayacağımızı bilememenin, yönsüz kalmanın ve foşur foşur sanata akan halkların arasında kuzu gibi yalnız hissetmenin hüznüyle bu odaya dalmıştık, vallahi de bana yetti. Dedim hadi gidip ucuz şarap, et ve crème brûlée yiyebileceğimiz, garsonlarının hiçbiri İngilizce konuşamayan ama güzel servis yapan bir yere gidelim, ki alışveriş için enerjimiz olsun :)

Hepinize iyi haftasonları, iyi eğlenceler!











Balayımız için kiraladığımız daireyi paylaşmak istedim sizinle. Birşey Paris'i hatırlattı bana bu gece... Bilmiyorum nedir. Koltukta birlikte kıvrılmak mı sevgilimle, Şebnem Ferah'ın yeni albümünü -Benim Adım Orman- dinlerken duyduğum akordiyon sesi mi... Yoksa pencerenin önündeki ağacın sokak lambasının altında ıslanışını sevimli bulmam mı...

Şimdi farkettim; Paris'te hiç akordiyon sesi duymadım. Sandığımdan çok farklı bir şehirdi; gencecik, enerjik yine de ritmi dingin. Öksürmekten bitap düşmem gerekirken, gece 11lere kadar sessiz ıslak sokaklarda deliler gibi yürüdüğümüz şehirdi Paris. Soğuk ama ML'in dediği gibi, insanın içini ısıtan... Her köşe başında bir sürprizle bizi karşılayan.

Fotoğraflar daireyi kiraladığımız şirketin sitesinden. Şirketle hiç sorun yaşamadık ve hizmetlerinden memnun kaldık, ilgilenenler http://www.clickappart.com/ sitesine bakabilirler.

Bazı Aşklar... Bu şarkıyı sevdim. Bu akşam. Ama kim bilebilir ki; yüzlerce kez dinledikten sonra en sevdiğim şarkı hangisi olur.

"Boynunun omzunla buluştuğu
Hem serin hem ılık çukurdan
Yavaş yavaş yudum yudum su içtim
Sonra kayboldum"

"Bazı aşklar yarım kalırlar, küskün kalırlar" demiş gerisinde şarkının. Sevgilime sordum, "Ben bu şarkıyı çok sevdim, ama yarım kalırlar küskün kalırlar kısmını almadan sevsem olur mu" dedim.. "Olur" dedi... Duvarlarımı kısıtlamalarımı aşabildiği esnetebildiği için gene sevdim sevgilimi.
Her yerden bu tip hikayeleri duyarız ama asla başımıza geleceğini düşünmeyiz değil mi... Ben de düşünmemiştim. Kuzenim evlenirken aceleci yengesi -çok da sevdikleri bir kadın değildir- fermuarı içteki kopçaları takmadan çekince cort! Fermuar patlamıştı. Oturup diktiler sonra, gelin arabasıyla eşi de yakındaki caddede 8-10 tur atmıştı herhalde...

Hiç olmayacak bir hikaye... Sonuçta fermuarı kopçaları taktırmadan çektirmeyeceğim. Öğrendim. Angut değilim ya. Peki bu gelinliğin sırtında zilyon tane düğme varsa ve hiç fermuar yoksa?!?! Aksiyona gelin.

Olaylar şöyle gelişti:
Gelinlikçim elindeki ölçülere %100 güvenerek benimle görüşmeden gelinliğin sırtını kesti, düğmeledi. Kızmadım çünkü geç kalmak üzereydik. Biraz işgüzarlık yapmıştı fakat detaylara takılıp stres yaratacak durumum yoktu.

Elbiseyi ilk giydiğimde ölüyorum sandım. O dehşetle kendi kendimi panik atak krizine sokmak üzereydim ki; sakinleşmemi çünkü gelinliğin kumaşının her halükarda esneyeceğini söylediler. Sakinleşmek derken, bir solucan gibi elbiseden pörçlememek için nefesimi kontrol etmekten bahsediyorum :) Şansa ufak bir provamsı daha vardı, orada da yarım saat kadar giymem gerekti gelinliği: Hakkaten esniyordu. Rahatladım. Esnemeye başladım :P

Sonra annemlerin oradaki düğün için memleketime geçtim. Sadece 4 gün içinde bu kadar kilo almış olamazdım değil mi... 10 yıldır ibre +1,-1 o da mevsim değişikliklerinde oynar. Tamam çok zayıfım demiyorum ama sağlıklı kiloda olduğuma inandığımdan, gelin diyeti falan denen şeylere itibar etmedim. Sonuçta sabit kilomdan biraz zayıflasam hemen aynı kiloya dönüyordum, aynı şekilde alınca da böyle oluyordu. Çabalarım vücut direncimle karşılaştıkça sinirimi bozacaktı, gerek görmedim. En son ergenlik çıkışı diyet yapmıştım. Bundan 10 kilo zayıfken!!!

Neysecime kuaförden eve geldiğimde -evde giyinmeye karar vermiştim- her gelin gibi programımın gerisinde kalmak üzereydim. Ki 12 yıldır herhangi bir yere yetişebilmiş değilim, kelimenin gerçek anlamıyla. Bu sefer manyaklık bu ya bütün işlerimi çok erken halletmiştim. Fazlasıyla erken gittiğim için de kuaför olsun makyajcı olsun, rehavetin dibini bulup beni geciktirmişlerdi. Sorun değil, bu sefer gerçekten erkenciydim...

Eve geldim ve sakince beni giydireceklere mevzuyu anlatmaya başladım. Katman katman giyindim, allahım gerçekten teferruatlı bir iş, sabredebilmem bir mucize. Son hamle, gelinliğin sırtındaki en üstteki ilk düğme iliklenmesi en zor olanı, sonrası çok kolay. Bizimkiler kasmaya başladı...

5 dakika sonra bana kötü haberi verdiler. Bu arada 37 farklı pozisyon denemiştik: Gelinliğin sırtı iliklenmiyordu, iliklenmediği gibi resmen kocca bir karış aralık vardı iki düğme arasında. Fakat önü ise bomboldu. Bu kadar kiloyu 4 günde nasıl almış olabilirdim... Elbiseyi üzerime oturtamadıkları barizdi. Bu noktada modellik vs de yapmış eşimin bir akrabası işi ele aldı. Daha doğrusu kaburgalarımı... Resmen elbisenin altında kaburgalarımı avuçladı, arkaya doğru ittiriverdi. Elbisenin üzeri de düğmeler de iç organlar da her bişey de oturdu. Ben rahattım fakat bu stres beni bitirmişti. Kimseye bağırıp çağırmadan, olay çıkarmadan kimseyi kırmadan mevzuyu atlatabildiğime inanamıyordum... Tabe düğün öncesi- fotoğrafçı sonrası beyle çaktığımız birer kadeh cin tonik de hem alkol kokmamamızı hem de gayet neşeli bir düğün geçirmemizi sağladı.

İkinci düğünümüz için -evet 2 düğün, 1 nikah, 1 bekarlığa veda partisi, 1 şirket kutlama yemeği- bir çare bulmalıydım; ya yine kapanmazsa paniği aldı beni. Kuzenimi çağırdım, gelinliği topladım kutuladım, kalktım gelinlikçiye gittim. Gelinlikçim kuzenime bütün detayları öğretti. Diğer düğünde de, kuaförde bir 3 dakikalık cebelleşme yaşansa da - bu sefer gerçekten kilo almış olabilirdim, güneyin yemekleri bir harika oluyor- kuzenim meseleyi bir çırpıda halletti. Ona da hatıra hayat boyu unutamayacağı iç giyimli görüntülerim kaldı. Ehem.

Sizlere tavsiyem, yanınızda eğitimli & tecrübeli birini bulundurun. Sadece dinlemekle öğrenilmiyor bu iş, gelinlikçinizin eşliğinde yapsın bu kişi elbiseyi kapatma işini. Ayrıca bir gelinlik sırtı kapatılamama yazısı yazaraktan ne kadar banal olduğumu an itibariyle farkettim. Olsun, bira kafası + facebook'taki bitmeyen evlilik fotoları insana neler yaptırıyor!!!
But a very bad one!!! The movie "Homo Erectus" sucks!!!

Bunu enternasyonel olarak algılanabilen bir dilde yazdığım iyi oldu. Belki biri bir gün görür de film kariyerini sonlandırır.

Bugün çok salakça bişey yaptım. Bir göz kapatıcı ile bir pudraya kucak dolusu para verdim. Ama gerçekten yanlışlıkla oldu. Fiyatını sormadan kasaya gitmiş bulundum, sonra da yiğitliğe toz kondurmamak için aldım çıktım.

İçime oturdu tabii. Ben bişey pahalıysa ondan soğurum: Pudramdan şu an nefret ediyorum. O paraya şimdi kocamla ben GS-Panathinaikos maçına bilet aldık iki kişi. Gözüm döndü bu aralar. Tutamıyorum kendimi.

Alışveriş merkezlerinden nefret ediyorum!!!
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler