* Yoğun bir gün olacak, hatta bazı randevularımı bir gün önceden ertelemem gerekti. İşte başlıyoruz!

* Önce dişçiye gidiyoruz. Karı ve koca. Evliliğe bu tip işleri birlikte yapabildiğimiz için daha bir bayılıyorum. Tek başına dişçiye gitmek bir stresken (evet ne var, sevmiyorum kafatasıma bir şekilde bağlı olan kemiklerin içinin oyulmasını dinlemeyi) yanımda birinin olması süpermiş. Tabii metal müzik dinlemek de belli bir saatten sonra beyninizi oyuyor ama o tercihli. Devam...

* Dişçiden (hekim demiyorum inatla bu yazıda farkındaysanız :P ) çıktık, yeni fırçalarımızı aldık. Bize şahane yeni fırçalar yazdılar. Eve yürürken, marangoz bulmamız gerektiğini hatırladık. Son 2 aydır en yüksek öncelikli iş buydu, kuyruktaki işlerin erime hızına bakarsak bu kuyruk hiç bitmez! Yürü marangoza.

* Marangozu eve getirdik ve ölçüler falan tamam. Fiyat çıkarmak için atölyesine geri dönerken, kediyi de veterinere götürmemiz gerektiğini hatırlayıp Miço'yu da yanımıza aldık. Marangoz bize biraz tuhaf bakıyor ama, aklı başında bir adam, pek takılmadı.

* Ufak bir sırt çantasının içinde seyahat ediyor Miço, kafası dışarda etrafı izliyor. Ama artık bu yolu kullanamayacağız sanırım, çünkü henüz 5 aylık ve şimdiden 4 kilo olmuş bile! Veteriner tırnaklarını zor kesti, çok kızdı ona Miço. Büyük bir kedimiz olacak! Şişko değil neyse ki :)

* Eve döndük, yemek yapıp bolca tıkınıyoruz, çünkü stadyumda yemekler kötü ve kalitesine göre pahalı. Üst baş bile değiştirmeden yola çıkacağız anlaşılan, old-time rocker gibi hissediyorum kendimi.

* Vapur süper. Vapurla metal konserine gitmek başka hangi şehir insanlarına nasip olabilir acaba? Çayımı da hüpletirim, hiç affetmem. Konser dürbünü burada çok işe yaradı, vapurun arkasından her yere bakıyoruz.

* Tembel ve evli barklı müzik dinleyicileri olduğumuz için gündüz gruplarını kaçırmışız. Kuyruğa girdik, saat 7'ye geliyor, Hayko Cepkin bile bitmiş. İçeri harala gürele giriyoruz, her zamanki yerimize yerleşiyoruz - her zamanki ehemmm- Diğer tanıdıklar da bizi bulur orada.

* Şu Sonisphere logosunun üzerinde bir sonraki konsere kaç dakika kaldığını geri sayarak gösteren saate bayıldım. Her baktığımda heyecan kaplıyor içimi!

* MANOWAR!!! Yihu. Tam bir kız sevinmesi oldu bu :) Geçen geldiklerinde izleyememiştim, şu an çok gazım, ve fakat ses sisteminde mi bir sorun var, bende mi?! Hiçbir şarkıyı nakarata gelene kadar algılayamıyorum.

* Evet, gerçekten ben hiçbir gitar riff'ini algılayamıyorum, vokalisti -lütfen- duyuyorum arada. Yine de sevdiğim şarkılar çıktıkça tepişiyoruz, tezahurat yapıyoruz, eğleniyoruz. Joey DeMaio'nun uzun ve mükemmel Türkçe konuşması hepimizi çileden çıkardı, gene coştuk ya, allah kahretmesin! Buradan bakınız...

* Other bands play, Manowar kills! Bu bir gerçek. Çok keyifliydi, çok iyilerdi. Daha uzun ve headliner olacakları bir konseri iple çekiyorum. Eşim tabii ki saniyesinde Manowar gazına gelip Rammstein'ı sildi kafadan. Ben hala alevli şovun etkisinden çıkamadım.

* Ve Accept. 45 dakika bekledik, kimileri yıllardır beklemiştir eminim. Şu an çevremde Accept'i ne adam gibi oturup dinleyen var, ne de bir şarkısını hatırlayan. Amcalar çok iyi ses çıkarıyorlar, o ne öyle!!! Bazı şarkıları da oradan buradan tanıdık geliyor bize amaaa... I-ıh. Duramayacağız. Çünkü aklım başka yerde :)

* Yıllar sonra tekrar Gizli Bahçe'deyiz! Eşimle tanıştıktan sonra İstanbul'da ilk görüştüğümüz yer. Anıları çok ve hoş, bu açıdan. Canım arkadaşım Gizem'in doğumgünü için geldik, iyi ki de geldik, herkesler burada! Eski dostlar, yeni sıcak insanlar. İçimden Gizem'in ne kadar şanslı ve içten biri olduğunu düşünüyorum; gelenlerden hiç tanımadıklarımla bile hemen sohbete koyulabiliyoruz.

* Çok kalamadık Gizli'de, ama kısa ve tatlıydı. Hediyem de beğenildi - sanırım :)

* Az müzik yorumlu, bol koşturmacalı bir gün oldu. İnternette bir sürü zaman geçirip, Cuma gününün yorumlarına ve videolarına baktım, yine geç kaldım uykuyla randevuma... Ve yarın dahası var! "Hail! Hail! Hail!" sesleri dönüyor kafamın içinde :) Ve bu hoşuma gidiyor...
* İşten erken çıkamadık. Stone Sour, Pentagram ve Alice in Chains'ın yarısı kaçtı.

* 3'ten sonra ofiste heyecandan oturamadım. Paso Ekşi Sözlükte içeri girenlerin yorumlarını okudum. Cumaları dolu olan Taksim servisine erken binip yer kapabilmek için ofisten 10 dakika erken çıktım. Ofiste üstümüzü değiştirdik, serviste şirketten konsere gelen kafa tiplerle sohbet edip eski konserleri yadettik.

* Stone Sour hakkaten kaçtı ya. Bir daha nereden denk gelecekler de burada konser verecekler...

* Alice in Chains'i Taksim'den aşağıya bir yandan hızlı yürür bir yandan elimizdeki tostları tıkınırken duymaya başlayınca bende nabız iki katına çıktı.

* Hmmm Alice in Chains... Aslında Layne Staley'den sonra (2002'de uyuşturucudan öldü) yeni vokale sarmadığımı söyleyebilirim. Ama festivl ortamına ısındık. Biralar gelsin, arkadaşlarla selamlaşılsın.

* Alice in Chains bitti... Sırada Rammstein var. Ve 1 saat boşluk.

* Rammstein için sahne kuruluyor. Yurtdışındaki sahne şovlarının kaçta kaçını burada yapmaya cesaret edeceklerini düşünüp duruyorum. Ne de olsa, pörnögrafi çizgisini pek seviyorlar. Sahne siyah bir örtü ile kapalı, gizem artmış durumda. Hava kararıyor. Beklendiği gibi yağmur yok.

* Yeni açık tribünde olduğumuz için yerleşim ya da kalabalıkla ilgili anlatacağım birşey yok. Yerimizde paşa paşa oturup, itişenleri izliyoruz. Saha içi için yaşlıyım ama bundan sonraki konserde bunu tekrar değerlendireceğim :)

* Motörhead tşörtüm süper. Ama siyah makyaj konusunda hamlamışız. Elektrik mavisi ojelerimi sürmeyi çok düşündüm bir gece önce, ve fekat tabii ki üşendim. Ofiste havalı olurdum gerçi...

* Dürbünümüz var. Süper bişey. Sahneyi herbir yeri görebiliyoruz. Ayrıca yarım dürbün gibi, tek göz için olduğundan kendimi Jack Sparrow gibi hissediyorum.

* Rammstein çıkıyor. Siyah perde hala kapalıyken vokal ve müzik hafiften başladı. Saha içinde çok fazla cep telefonu ile kayıt yapan var, uzaktan ateş böceği gibi çoklar. Saha içinde olsaydım beni sinir, hayır hayır deli ederdi. Bundan uzak olduğum için memnunum.

* Rammstein hala çıkıyor. Birden siyah perde düştü. Altından sahneyi hala tamamıyla kapatan dev, arkadaşlar DEV bir Alman bayrağı çıktı. Herkes herkes kudurdu, hepimiz çok gaza gelmiş durumdayız. Neden bilmiyorum! :)

* Bayrak da indi. Ateşler ve patlamalarla. Sanırım Rammstein herşeyiyle gelmiş İstanbul'a :)

* Bu sırada Alman arkadaşımız Kat'i bol bol anıyoruz. Buraya yazamayacağım bir esprisi sebebiyle... Off bu espriyi asla unutmamalıyım :DD

* Yukarda anlattığım girişi izlemek isteyenler buraya bakabilirler. Hayır, ben çekmedim. Girişten sonrasına tahammül etmeye uğraşmayın, ses kötü.

* Bayrağı toplayıp götüren minik adamcıklar var. Yani eğildikleri için pek minikler. Çok organize :)

* Yine Almanca öğrenmiş olmayı istiyorum. Rammstein'ı çok dinlemedim, ama çok çok iyiler. Ondan ayrı olarak, sahnede devamlı bir haltlar oluyor. Arkası dev ve ürkütücü bir fabrikayı andıran çok katlı bir stage kurmuşlar. Her yerden devamlı alevler patlıyor, fişekler uçuşuyor, solist elinde alev makinası ile orayı burayı yakıyor. Her şarkıda savaş çıkıyor sanki; dumanlar, dumanların arasından sızan spot ışıklarıyla ürkütücü güzellikte. Gülüyoruz eğleniyoruz.

* Sahneye -sahte- bir seyirci fırladı. Solist de (Till) onu alev makinası ile bir güzel yaktı. Dublör tamamıyla alevler içinde oraya buraya kaçıştıktan sonra, bir kenarda söndürüldü.

* Klavyeci (Flake) çok acayip bir adam. Demin Till ile kavga ettiler, Till onu koca pis bir küvetin içine koyup 5 metre yükseğe çıkarak - uçarak diyeyim - üzerine yanan bir sıvı döküp tutuşturdu. Flake küvetin içinde yandı, bitti, kül oldu. Sonra küvetten içeri atıldığında üzerinde olan siyah cübbe yerine yıldızlar gibi parlayan bir kıyafetle çıktı. Klavyesinin başına döndüğünde, artık onun için zemin yerine bir yürüyüş bandı vardı.

* Flake artık klavyesini yürüyerek, çoğunlukla koşarak çalıyor. Bant üzerinde. Manyak bu adam...

* Sahneden fırlatılan havai fişekler üzerimize doğru gelirken, ses kulelerinin orada başka havai fişekleri tutuşturup çok güzel bir görüntü oluşturdular. Hep gülüyoruz. Sanırım biraz da sarhoşum.

* Adını yazmasam iyi olacak şarkıyı çalıyorlar. Till bacaklarının arasına devasa bir hmmm... pembe bir... İşte ondan aldı. Tüm VIP'leri "köpüğe" buladı. Herkes yine kudurdu. Bayrakta yaşadığımız kudurmayı da bu şekilde açıkladım sanırım, "bu ne cüret" hissi insanı dellendiren. Devamında "Muhahahahaha iyi ki yapmışlar" oluyorsun.

* Düşünüyorum da, Metallica'yı Kreator'u Dio'yu (rahmetlik) ve daha pek çok grubu canlı izleyebilmiş biri olarak düşünüyorum da... Böyle bişey yok!!! "Paramızın hakkını daha ilk gecede verdiler, gerisi beleş yıh yıh" şeklinde bir laf geçiyor kafamdan.

* Sahneden indiler. Aslında kısaydı ama, değdi hakkaten. Ve inmeden önce, grubun sahnenin önüne gelip herkesin önünde saygıyla eğilmesi neydi o öyle. Bu hallerinden çok etkilendim. Seyirciye şovla gerçek hayatın çizgisini nerede çektiklerini gösterdiler, seyirciye nasıl gerçek bir çeşit saygı duyduklarını gösterdiler - Zira konser boyunca küfür, dayak ve sembolik olarak yakılmaktan kurtulamamıştık.

* Uzun bir haftasonuna güzel başladık. Eski günlerdeki gibi herşey...
Aşk-ı Memnu' nun finali için bu akşam Pina Bausch'un Nefes'ini ektiğime inanamıyorum. Bir daha dizi izlersem beni uyarın. Bütün kış bu saçmalığa her Perşembe -merakla- tahammül edebildiğime inanamıyorum.

Güzeldi aslında, yaşanmamışlıklar, ifade edilememiş duygular, kızgınlıklar ve Firdevs Hanım + hesaplarını düşünülünce keyifle de izledik. Fakat an itibariyle final için sarfettiğim lafları burada yazabileceğimi sanmıyorum, terbiyelerimiz müsaade etmez.

Beklerdim ki;

* Adnan sonunda kendini ifade edebilsin. Aylardır evin içinde anlayamadığı o dönüp duran olaylardan hissettiklerini kelimeleriyle ifade ede ede akıtsın.

* Behlül, Bihter ve Adnan bir kez yüzleşsin. Senaristleri mutluluktan coşturacak sahnedir bu derdim hep, kaç bölümdür bekliyordum. Bu mudur?! Önünüzde patlayan bir silaha bir adım dahi atamaz mısınız? O eve nasıl ambulans çağırılır? Bir insan nasıl elinizde ölür? Bu kadarcık mı?

* Nihal... Behlül'le son bir kez göz göze gelebilmesini dilerdim. Eee halinden anladığım kadarıyla kendisi de dilerdi bunu :P

* Behlül'e kemale ermiş, Kadir İnanır olmuş, saçı sakala karışmış, kendinden nefret eden adam havası vermeyeceklerdi! Bunun sonu bildiğimiz üzere bir balıkçı kasabasında Perihan Savaş ile mutluluğa ermektir. Behlül o toprakları ağzına yüzüne sürecekti, utancından vicdan azabından bir gram okuyamadım ben yüzünde. Yoksa Kıvanç kardeşimizin daha çok fırın ekmek ve hatta fırınların kendisini de mi yemesi gerekiyor?! Aaa yoo yoo, o kadar yemesin, yanları çıkabilir!

* Beşir'in sadece final değil tüm dizi boyunca en büyük gerzek olduğunu düşünüyorum. Ha son bölümlerde sanrılarından dolayı dakikada bir karar değiştirdiğini varsayarsak, bir mantığa oturtabiliriz. Ama değilse de bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Ya konuş ya sus be adam.

* Matmazel'in Adnan'ın yüzüne "Behlül ile Bihter" diyebilecek cesareti artık bir an olsun bulabilmesini dilerdim. Gitti gene "Behlül Nihal'i aldatıyor ama bilemiciim tam kimdir nedir" tribine girdi yaa. Ha belki sahnenin görünmeyen kısmında demiştir ama istedim ki ağzından duyabilelim. Bi cesaret Matmazel!

Beğendiğim bişey: Nihal! Ne şanslı kızsın. Yaslanacak dağ gibi bir baban var şu hayatta. Ben sanırdım ki Ednan'ın kalbi tekleyecek, Nihal aileyi çekip çevirmek zorunda kalacak. Ama yook, Adnan ki bunu nasıl atlattı. Atlatmış görülebiliyor ya da... Toparlanmış, çocukları için planını yapmış, uygulamaya koyuyor. Hemen, anında, sapasağlam. Hayran kaldım, inanamadım. Anne-baba olmanın nasıl da zor olduğunu okudum gözünde adamcağızın...

Of neyse, bitti artık. Kurtulduk. Dizi izlemek ne bela bişeymiş. Aman iyi ki bitti. Üzgünüm Pina teyze :)




Kedimiz olur da vukuatları eksik kalır mı... Anlaşılan bu yazıların hatırı sayılır bir kısmını Miço'ya ayıracağım bundan sonra.

Akşam eve yağmurları selleri aşarak geldiğimde, manzara hiç iç açıcı değildi. Evin durumundan ziyade eşimin suratı binbir şekle girmişti diyelim. Meğerse kedimiz pencerenin kenarındaki güzelim saksımı devirmiş, tüm gün kendisine aktivite olarak da o toprakları yaymayı bellemiş. Çiçeğin dallarını yapraklarını parça parça ettiği yetmiyormuş gibi, çıkan toprağı da halıya iyice sürmüş. Ortaya çıkan bitkisel karışımı da yerlere ve halıya yedirmek suretiyle görevini ifa etmiş.

Ben tabi ki biliyordum bir gün o saksının ineceğini ama, gittiği yere kadar teknolojisini kullanmak istedim açıkçası. Burasıymış meğer o çiçek için yolun sonu :/ Ama olan akşam yorgun argın gelip de evi o halde bulan sevgilime oldu.

Eve vardığımda eşim bir esmiş gürlemiş, kediyle iyice dalaşmıştı. Odasında cezalı takılan pisicik bir yanda, ortalığı temizleyip çamaşır sulayıp "halıyı nasıl çıkarıcam" diye düşünen eşim bir yanda... Halıya da ben el attım, eşim gelip gidip sinirini kediye homurdanarak gösterdi, olay bitti.

Ama tabi Miço ile tekrar içli dışlı olmak hemen istemeyen eşim, çalışma odasında takılan ben; kedinin tepişme ve oyuna devam etme isteklerini tatmin edemedik. Baktım şimdi, bizden hayır gelmeyeceğini anlayınca uyku için yerini hazırlamış bizimki. Onun için de en eski battaniyesini seçmiş.

Havalar ısınınca battaniyesini çok sıcak olmasın diye bir kenara tıkıştırmıştık. Şimdi Miço gitmiş o bayıldığı daracık köşede yerini yapmış fosur fosur uyuyor. Muhtemelen uyandığında canımızı çıkarmak için gerekli enerjiyi topluyor :)


Dün akşam alışveriş merkezinin (yağmurlu bir pazar için en güzel aktiviteydi) bilgilendirici & eğlendirici billboardunda şöyle bir yazı okudum:

"Gündüz şehir gece köy
İstanbul'un Maslak ilçesinde (ilçe?) gündüz nüfus 1,5 milyon olarak tahmin edilirken gece bu rakam 1857 olmaktadır!"

Şimdi bu bilginin şaşırtıcılığı bir yana, önce doğruluğunu sorguladım. Ehh orda yurt var; 400 kişi eder en az :) Hepsi bu mu yani?!? Bir yandan da Maslak'ın ıssızlığını bilen bir kişi olarak (Sevgiler Anne ve Bebişi) olabilemez mi diye düşündüm.. E hani oralara bir sürü rezidans yapılmıştı...

"Zaten ilçe diyerek patlamışlar" demeyin. Semt de yazıyor olabilir ama sanki ilçe gibi hatırlıyorum. Bu bilgi gerçekse çok şaşırtıcı, bu bilgiyi bulabilmek iyice bir şaşırtıcı ama biri de gidip bunu bir tarafından atarak yazdı ise işte bu en bi şaşırtıcı olaydır benim için arkadaş!!!

Maslak'takiler?!?! Parmak kaldırın, sayıcam...

Hayatta tahmin edemezdim bir gün bir kedim olacağını! Ama işte var!!! Benim bir kedim var. Yihhuuu!!!

3 aydır "Şimdiden yazarsam şurdaki gibi rezil olabilirim" endişem sebebiyle yazamıyordum. Ama deneme süreleri vsler bitti çoktan, balayı da geçti. Artık ben bir kedi anasıyım :D

Oğlumuz gezegendeki en yakışıklı kedi bence. Ayrıca hep de istediğim gibi sarmanın teki. Annesi balkonun altında yavruladığı zaman, sapsarı yavruları gördüğümde bunun bir işaret olabileceğini düşünmüştüm :)

Kısaca kendisinden bahsedeyim:

Çok temizdir. Eve ilk getirdiğimizde kumunun kokusu yabancı geldiği için tam 2 gün tutmuştu yavrum tuvaletini. Sonra eşim de ofisindeki kedinin kumundan getirip karıştırdı, kokusunu tanır tanımaz hemen gelip yapmıştı.

Sabahları çok dakiktir. Yatak odasından saatimin alarmını duyar duymaz kapının önüne gelir ve miyavlamaya başlar. Hem de öyle böyle miyavlama değil, bence konuştuğunu düşünüyor, kesik kesik kelime söyler gibi miyavlar. Dayanamayıp açarım, hemen guruldayarak içeri girer, sevilmek ister.

Veterinerinin söylediğine göre, çok büyük bir kedi olacakmış :) Öyle hızlı büyüyor ki, 23 Nisan'da tatile gittiğimizde 3 günde bile tipi değişmişti.

Çok meraklıdır. Sanırım her kedi gibi. Her tıkırtıya fışırtıya kıpırtıya kulak kabartır. Gider bakar, gerekirse pati atar.

Fazlasıyla enerjiktir. Evinde şu ana kadar 3-4 kedi yetiştirmiş bir arkadaşım, bunun kadar oyuncu bir kedi görmediğini söylemişti. Isırır da terbiyesiz. Ama zarar vermez, biraz çizer. Büyüyünce geçeceği hayali ile yaşıyorum, başka türlü terbiye edemedim :/

Bana hayvanları "gerçekten" sevebilmeyi öğretmiştir. Bu güne kadar uzaktan, dokunmadan hayvanlara karşı iyi duyguları besleyerek (ama uzaktan) geçti hayatım. Şimdi gördüğüm her kediyi tutup sıkmak, evi yavru köpeklerle doldurmak, 8-10 kedi daha bakmak istiyorum.

Hep çocuğumu evcil hayvanın olduğu bir evde yetiştirmek istemiştim. Ama tabi bunu yapabilmek için insanın önce kendisinin bunu becerebilmesi gerekiyor değil mi :)

Çok mutluyum kararımdan. İnşallah Miço da öyledir. Evimizin yeni ferdi, genç adam! (oldu bile)
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bir deee...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

İzleyiciler